A. Halûk Ünal

“Türk” demokratik kamuoyunun tuhaf bir alışkanlığı var. 

Kürt Özgürlük Hareketi, Fırat’ın batısında bizim elimizi güçlendirdiğini düşündüğümüz her taktiği, hamlesi sonrasında haliyle çok memnun oluyoruz. 

Ama yaptıkları Fırat’ın batısında beklentilerimizle zıt ise “oyun bozan”lık yaptığını ileri sürüyor; “şimdi bunun zamanı mıydı” diye sitem ediyoruz.

31 Mart sürecinde KÖH’nin “Kürdistan’da kazanmak, Batı’da kaybettirmek” taktiği; hemen her kesimden muhalifin kararmış enselerini aydınlatmakla kalmadı, nerdeyse tıpkı 7 Haziran’daki gibi, ülkeye demokrasi gelmiş sanabileceğimiz abartılı sevinç gösterilerine bile sebep oldu.

Sinizm, orta sınıf solculuğu, yeniden hortladı; seçimler ve parlementer mücadele yoluyla faşizmin kurumlaşmasının önüne geçilebileceği hayalleri tavan yaptı.

Bu ruh halinin izdüşümü olarak da, aynı kesimler “Kürt Halk Önderi Öcalan’ın üzerindeki mutlak tecridin kırılması amacıyla süresiz, dönüşümsüz açlık grevi eylemleri” ne karşı “oyun bozanlık” itirazlarını yükselttiler. “Şimdi bunun zamanı mıydı” homurtularını duymayan kalmadı. Liberal solun “yaşamdan değerli hiç bir dava yoktur” mottosu yazılı bayrakları yükseldi. 

Ayrıca KÖH, silahlı mücadeleyi bu gün bıraksa, geçtik “demokrat”ları, “Türk solu” nun önemli bir kesimi en çok sevinenlerden olabilir. 

Dilerim, “ne mutlu türküm” toplumu, PKK’nin silahlı öz savunma çizgisi olmasa, Türk, Fars, Arap ırkçı sömürgeci bölge devletlerinin, emperyal patronlarının da desteğiyle, yirminci yüzyılın ilk iki çeyreğine taş çıkartacak büyük soy kırımlardan geri durmayacaklarını, bir gün bizzat deneyimleyerek anlamak zorunda kalmazlar.

Faşizme karşı mücadele yerel değil bölgeseldir

“Türk solu ve demokrasi hareketinin” sanırım hala anlamakta zorlandığı, faşizmin kurumsallaşma sürecinin yerel değil, bölgesel olarak gelişiyor olması.

Öyle bir çağdayız ki, aslında her şey çok açık ve gözümüzün önünde olup bitiyor. Biraz dikkatle bakan herkesi görebileceği bir netlikte üstelik.

Hatırlayın, İslam Devleti (İD) faşizmin yeni bir versiyonu değil miydi? Ortadoğu’da devletleşmedi mi? 

Bu süreçte Avrasyacılar, Akp/MHP  başta olmak üzere bütün küresel ve yerel emperyal güçlerin İslami Faşist Devletin yükselişine verdiği desteğe tanık olmadık mı?

Erdoğanist ittifak, bir yandan İD’ni destekler ve onlarla petrol alışverişi yaparken, diğer yandan Müslüman Kardeşler denilen uğursuz bileşimin abiliğine soyunmamış mıydı?

Bütün bu çoklu ittifaklar küresel sermaye ile yerel emperyal güçlerin güncel çıkar ortaklıkları üzerinden gelişmiyor muydu?

İD’in Suriye’deki ilk hedefi Şam değil Rojava/Kobane olmadı mı? 

Recep İvedik’i ağzından salyalar akıtarak “düştü düşüyor” müjdeleri verirken izlemedik mi?

Peki Ortadoğu son yüz yıldır bir ırkçı sömürgeci açık diktatörlükler bahçesi değil miydi? Amerika’nın ırak işgali, Suriye iç savaşı, Mısır’da darbe, İsrail’de gelişen siyonist diktatörlük ve nihayet Türkiye’de Avrasyacıların geliştirdiği faşist diktatörlük süreci, ne değiştirdi? Binici değişti eşekler baki.

Ortadoğu, faşist veya faşizan ideolojilerin, ve onların egemen olduğu diktatörlüklerin bahçesi olma özelliğini yitirdi mi?

Erdoğanist/Avrasyacı iktidarın bu iktidar ve idolojilerle birbirini nasıl besleyerek, çatışarak ve barışarak, birleşik ve eşitsiz bir diyalektik ilişki içinde, ilerlediğini görmüyor muyuz?

Örnekleri sınırsız biçimde çoğaltabilirim, ama sizlerin bilmediği hiç bir şey söylemiş olmayacağım.

İşin kötüsü, bütün bunları görmemize rağmen, mücadelenin hala Ortadoğu sathında değil de sanki yerel sınırlarımız içinde yürüyormuş gibi davranıyor olmamız.

KÖH’ün 31 Mart ve sonrasında olası hamleleri

Ölüm orucuna dönüşen açlık grevleriyle başlayalım. 

Bu, Ortadoğu’da KÖH’ü destekleyen milyonlarca Kürdün bir hamlesi ve faşizmin Ortadoğu çapında kurumsallaşma sürecine karşı Kürdistan’ın kuzey parçasında başlatılmış bir serhıldan. 

Serhıldan’ın hep sokakta, şehirde yapılması bir kural değil. 

7 binin üzerinde “Apocu”nun ağırlıklı kesimi Türk zindanlarında olsa da bütün dünyada onlarca ülkede başlattığı eylem bir serhıldan.

KÖH’ün açlık grevi ve ölüm orucu çizgisi, “Türk solu” deneyimlerimize benzemiyor. Bu konuda internette kapsamlı bilgiler bulmak mümkün. 

Ne zaman böyle bir yola girdilerse, düşmanlarına geri adım attırmadan direnişi bırakmadılar. 

Burada eylemcilerin uslubundan çok eylemin mesajını doğru okumak önemli kanısındayım.

Açlık grevi serhıldanı, yalnızca Türk devletine mesaj vermiyor; esas olarak Öcalan’ı tutsak edip, KÖH’ü felç etmeyi, parçalmayı, olmadı denetlemeyi deneyip, başaramamış olan NATO ittifakına ve küresel kapitalizmin Birleşmiş Devletler (milletler) örgütüne yönelmiş çok ciddi bir uyarı.

Bu iddiamı abartılı bulanlara sormak isterim ki, kimilerince “üçüncü dünya savaşı” veya, savaşın ön cephesi olarak adlandırdıkları Ortadoğu savaşları sürecinde İD’in arkasında hangi küresel ittifaklar vardı?

İD bu ittifaklarca bir koç başı olarak kullanılmıyor muydu?

Peki bu gücü askeri olarak bitiren, ciddi bir hezimete uğratan KÖH değil miydi? 

Yani Suriye’de Ortadoğu’da “oyun” tamamiyle küresel ve KÖH de oyun kurucu güçlerden biri.

Bu nedenle T.C.nin Suriye”deki bir hamlesine yanıt, Irak’tan gelebilir, Iraktaki bir hamlesine yanıt Bakur’dan gelebilir. Ya da 31 Mart seçim taktiği olarak gelir.

Süreç uzun zamandır böyle işliyor ve bundan sonra da böyle işleyecek. Bu bir dezavantaj değil, biz “Türk demokratları, sosyalistleri” için büyük bir avantaj. Yeter ki KÖH ile açık sözlü, içten, cesur, yoldaşça bir ilişki içinde olabilelim ve kaçak güreşmeyelim.

2014 yılından bu yana KÖH’ni oldukça yakından tanıma ve gözlemleme imkanına sahip olmuş biri olarak tereddütsüz söyleyebilirim ki, ölüm orucu 15 kişiyle kalmaz. Sermaye merkezleri test etmeye kalkarsa çok üzülerek söylemeliyim ki, hapisanelerdeki 7 bin kişinin “yaşamdan daha değerli bir dava” ya sahip olduklarını kanıtlayacaklarından kuşku duymayın. Ve bu kanıtlama süreci, hapisanelerle sınırlı kalmayacak. 

Üstelik KÖH’ü iyi tanıyan bütün “uzmanlar” ve istihbarat örgütleri bu tür bir eylemin kimi kara probagandacıların ileri sürmeye çalıştığı gibi merkezi kararla olmayacağını, gönüllülük gerektirdiğini çok iyi bilirler. 

Şu ana kadar on binlerce genç kadın ve erkek gerillanın Bakur’da Başur’da Rojhilat’da Rojava’da “feda kültürü” konusunda hayatlarıyla sunduğu kanıtlar bir ahmağın bile anlayacağı kadar güçlü ve berrak. Değil ki, milyarlarca dolarlık bütçelerle çalışan istihbarat örgütleri anlamasın.

Aslına bakarsanız, Türk devleti de, emperyal ülkeler de bizle kıyaslanmayacak kadar derinlemesine KÖH tarzını, “feda çizgisi”nin anlamını çok iyi biliyorlar. 

Örneğin, son yirmi yıldır KÖH’nin istese bütün Türkiye kentlerini yangın yerine çevirebileceğini, ama sivil halka zarar gelmemesi, gerçek bir iç savaş ikliminin doğmaması, şiddetin yaygınlaşmaması için, ilkesel nedenlerle, terörle aralarına çok net bir çizgi çektikleri için, bundan uzak durduğunu çok iyi biliyorlar. 

İşte bu nedenlerledir ki, mesaj bence gerekli bütün oyun kurucu merkezlerce alındı. 

Asıl garipsenmesi gereken, yedi bin devrimcinin verdiği kararın, pasifistler, liberaller, şiddet karşıtlarınca rahatsızlık konusu olmasıdır.

Hatt-ı müdafaa yok sath-ı müdafaa var

31 Mart’da KÖH’ün seçim taktiği hepimizi son derece mutlu etti ve faşist blokun sendelemesine neden oldu. KÖH çok önceden bu bahar ve yaz aylarında iki stratejik hamle yapacağını açıklamıştı. 

Gerillanın profesyonel bir anlayışla, 21. Yüzyılın ihtiyaçlarına uygun olarak, reorganize olduğunu ve bunun yarattığı yeni yetenekleriyle Bakur’da bir “zafer hamlesi”; Suriye’de ise Afrin’in işgalcilerden kurtarılması için büyük bir “özgürleştirme hamlesi” başlatacağını ilan etmişti.

Açlık grevleri serhıldanı, bu hamlelerin fiilen önüne geçti. 6 ayın sonunda da “ölüm orucu serhıldanı”na dönüşmeye kapı araladı.

Peki bu serhıldanın barışçı olmadığını, ülkede hüküm süren demokrasi cephesindeki gelişmelere zarar verdiğini kim söyleyebilir?

KÖH ortak aklı bu tür eylemlere başlama kararı veremez ama, durdurma kararı verebilecekken, Kandil de kendi kadrolarından gelen bu teklifle, bu eylemin kendi askeri hamlelerinin önüne geçmesine çok sıcak bakmış oldu.

Burada bir an, Kürdistan İşçi Partisi Yürütme Komite üyesi Duran Kalkan’a kulak verelim. 

“Açlık grevleri temelli direniş hamlesinin, “Gerillayı, PKK’yi, Kürt’ü yok edeceğiz, ezeceğiz” diyen, ancak başaramayan TC devleti ve AKP-MHP yönetimi için “O halde işler bu kadar acılı olmasın, daha fazla kan akmasın, gerçeği görün ve makul çözüme gelin” mesajını da taşıdığını söyleyen PKK Yürütme Komitesi Üyesi Duran Kalkan, “Fakat 6 ay geçti ve görüldü ki, çok fazla laftan anlar durumda değiller. Gözleri kararmış, egoları patlamıştır. Dolayısıyla mesajı doğru ele almadılar. Sanki bir zayıflık gibi görüp gereğini yapmadılar ve 6 ay geçti. İnsanlar 6 aydır hücre hücre eriyorlar. Belli ki anlamadılar. Madem anlamıyorsanız sizin anladığınız dilden konuşuruz, diyor. Gerillanın yaptığı da budur. Karşı taraf bunu istiyor, dayatıyor, diretiyor, bu kadar analara hakaret ederek alçaklık gösteriyorsa hepsinin hesabını gerilla soracak. Gerilla bundan sonra çok daha aktif olarak her yerde olacak. Sadece dağda, sadece askere karşı da olmayacak. Bütün faşist katillerden, polis çetelerden, ajan ihbarcı yapıların hepsinden hesap soracak. Artık hesap sorma devri geldi. Böyle olmasını istemedik. O halde istediğinin karşılığını bulacak. Yaptığının hesabını verecek, hepsi burunlarından getirilecek. Her an gerillanın gürzü enselerinde patlayabilir. Rustemê Zal’ın gürzü gibidir, vurduğunu devirir. Belli ki faşizm başka dilden anlamıyor. Sömürgecilik, soykırım zihniyeti başka dilden anlamıyor. Önderlik, Hareket ve halk olarak fırsat ve şans verdik ama anlamamazlıktan geldiler. O halde başka çare yok.” 

Söylenen çok açık değil mi? Zındanlarda başlayan serhıldanın geri dönüşü de yok, bu eylemin Öcalan’a tecrit kırılmadan durma ihtimali de yok.  Gerek liberallerin gerek bazı komünistlerin iyi niyetinden en ufak kuşku duymadığım çabaları, girişimlerinin bir karşılığı ne yazık ki yok. Çünkü önce de söylediğim gibi eylem “yerli ve milli” değil. 

Arabuluculuk için de “yerli ve milli” profiller yeterli olmayacak.

Örneğin şu anda James Jefrey Sarayla SDG arasında arabuluculuğa başlamış durumda. Çok yakında uluslararası etkinliği olan yeni figürler de ortaya çıkar. 

Eminim “Ada”nın trafiği de çok yoğunlaşmıştır. Türk ırkçı sömürgeci iktidar bloku ise, bu yazı içinde işaret ettiğim üç hamleyi birden göğüsleyebilecek kapasitede zaten değil.

Elbette onların da eli gül dermeyecek, Kürdistan’ın bütün parçalarında KÖH yerleşimlerine dönük yapabildikleri tek şeyi, hava saldırılarını sürdürecekler.

Bir de acaba KÖH bir hata yapıp, CHP kitlesini etkileyebileceğimiz, yanımıza çekebileceğimiz bir iklime zemin sunar mı diye dua ediyorlar.

Bu noktadan sonrasını izleyip göreceğiz, tahmin yürütmek çok zor. Çünkü Anadolu ve mezopotamya tarihi devlete karşı bu yazının konusu olan üç hamleyi eş zamanlı geliştirebilen bir muhalefet odağına hiç sahip olmamıştı. 

Faşizme karşı mücadeleyi de biz “Türk”ler hiç bir zaman bu boyuta taşıyamadık. 

Bence yapmamız gereken, KÖH’ün 31 Martta ilk sonucunu aldığımız bu çoklu taktiğinin başarısı için elimizden gelen desteği vermek, bulunduğumuz yerde elimizden ne geliyorsa katkı vermek, elimizi taşın altına sokmak.