A. Halûk Ünal

Ülke tarihi bakımından çok önemli bir yol ayrımına geldik. Virajın nasıl, hangi hızla, ne yöne doğru dönüleceği konusu ise, iktisadi ve siyasi depremlere gebe.

Uzun zamandır, hepimizin malumu, Türk devleti’nin içinde aleni bir çatışma ve saflaşma yaşanıyor. 

Ya da daha pasif bir cümle ile ifade edersek, “hayat” Türk devletinin önüne iki temel konuda iki temel soru koymuş durumda. 

Bu sorulardan ilki, Türkiye’nin geleceği Batı kampında mı (NATO/ABD/AB); Doğu kampında mı (Rusya/Çin) vücud bulacak?

İkincisi ise, Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) ve Ortadoğu’da onu izleyen milyonlarca Kürt ve ilhamını Öcalan’dan alan Suriye Demokratik Federasyonu, stratejik düşmanımız mı, stratejik dostumuz mu?

Her iki çatışma alanında egemen sınıfların ve toplumun vereceği karar, ülkemizin onlarca yıl sürecek geleceğini belirleyecek.

Batı mı Doğu mu?

Kısaca hatırlayalım, 1989, bu konuda devletin içinde uzun zamandır pişirildiği belli, bu yeni stratejinin de toplumda duyulmaya başladığı yıl. 

O dönemde müesses nizamın kulislerine egemen olan zihniyet, başta TSK olmak üzere devleti ve toplumu bu yola sokmaya karar verdi ve bunu ilan etti. 

Söz konusu stratejinin sözcülerinden en hatırlanan isimlerden biri  MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç, ve Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt.

Batı kampının, AKP ve Fetullah cemaati işbirliğiyle, devletin kritik noktalarında egemenlik tesis etmiş olan bu kliğin tasfiye operasyonunu çok iyi hatırlıyoruz. 

Ancak AKP’nin “beklenmedik” bir yola girip, “Arap Baharı” rüzgarıyla Müslüman Kardeşlerin ağabeyliğine soyunması, kendisine sunulmuş BOP öncülüğü yerine yeniden “milli görüş” çizgisine dönmesi ve 2002 de üstlendiği bölgesel ihalenin kontratını tek yönlü bozması, bu projeyi altüst ettiği gibi; zaten ciddi bir yapı bozuma uğramış olan  devletin, daha da güçlü iç çatışmalarla sarsılmasına neden oldu. Hep birlikte izledik.

Tarihen hiç bir koşulda bir araya gelebileceği hayal bile edilmeyen “benzemezler”, İslamcılık ve sömürgeci, ırkçı Türkçülük tarihsel bir blok oluşturdukları gibi, toplumun yarısını da arkalarına almayı başardılar.

Uzun süre topluma “F-35 mi S-400 mü” kod adıyla sunulan bu derin ve tarihi çatışma, artık toplum önünde de aleni konuşulur, tartışılır hale geldi.

Müesses nizam, Türk egemen sınıfları, tarihi bir eşikteler ve bu eşik, içine yuvarlandığımız iktisadi kriz nedeniyle, uzun süre durulabilir bir nitelik arzetmiyor. 

Burası aynı zamanda tarihi bir iflasın da eşiği.  Ufukta çok ciddi bir gıda kriziylede  yüz yüze olan ülke ekonomisi, kendisini iflastan kurtaracak acil çözümleri bekliyor. 

Çözümün adresleri de belli. Ya her zaman olduğu gibi IMF kapısına gidilecek, ya da Çin IMF’nin rolünü üstlenecek.

Çin bunu yapabilir mi derseniz, IMF dışında yapacak imkanlara sahip tek ülke olduğunu söyleyebilirim. Yapar mı derseniz, elbette kesin konuşmak imkansız.

Yapabileceğinin en yakın kanıtı olan Venezüella’da ortalığın bu kadar ani bir biçimde karışmasının nedeni, Maduro’nun Çin’den petrol karşılığı kredi alması ve bir askeri üs için liman vermeye kalkması olduğunu hatırlayacak olursak, Türkiye gibi bir ülke için de ihtimali küçümsememek gerekir.

ABD için yalnızca Türk Akımı ve S-400 meselesini bile ele alsak, daha hafif bir tehdit olduğunu sanmayacağımız kadar açık oynanıyor oyun. İlgilenenler biliyor ki, asıl liste epeyce uzun.

Burada asıl gelmek istediğim noktayı tahmin ettiniz sanırım. 

Ülke tarihinin toplamında bile neredeyse tanık olmadığımız kadar büyük fırtınalar, depremler yaşanırken, muhalefetin bu konularda sesi soluğu çıkmıyor.

Devletin labirentlerinde süren bu çatışma artık topluma mâl olmak üzere. 

Çatışmanın taraflarının da elinde bu konuyu örtecek gerekçeler tükenmiş görünüyor.

Artık doğrudan bizi iflastan kurtulacak kaynağı nereden bulacağız; tartışması temel gündem olacak. 

Kürtlerle ilişkiler bile büyük ihtimalle bu seçimin sonuçlarına göre tanımlanacak.

Chiprastan daha ürkek olmadıkları malum, yarın bu konuda bir referandumla karşılaşsak ne diyeceğiz? Tavrımız ne olacak? “nasılsa Batı’dan kopamazlar” yaygın inanış ve örtük temennisinin gölgesinde geçiştirmeye devam mı edeceğiz?

Soruyu şöyle de sorabiliriz; biz, Türkiye’nin bu krizi atlatması için nasıl bir programa sahibiz? Şangayla mı; Atlantikle mi; ilerlemeliyiz? Ya da “üçüncü yol” nedir? Bu iki strateji karşısında kendi sözünü nasıl kurar?

Savaş mı Barış mı? 

Gelelim ikinci stratejik çatışma konusuna. 

Gelecek on yıl veya daha uzun bir dönemde Kürt siyasi iradesi PKK ve PYD ile barış içinde mi olacağız, savaş içinde mi?

Ya da bu günlerin popüler deyimiyle Türkiye’nin bekası için Kürtlerle savaşmalı mıyız; stratejik ortak mı olmalıyız?

Bu sorunun yanıtı tek değil. Her sınıf kendi açısından bu soruya farklı yanıt veriyor.

Türk sermayesi ve devletinin 1923 den bu yana yanıtını iyi biliyoruz; savaş, asimilasyon ve kıyım, Kürtlerle ilişkinin eksenini oluşturuyor.

Kürt halkının Rojava’da ortaya koyduğu siyasi alternatif, demokratik konfederalizm, yerel sömürgeci devletler için “gerçek bir tehdit ve beka sorunu.” 

Neden derseniz, elbette uzun bir tartışma gerekebilir, ama yalın ve bu yazının sınırları içinde ihtiyacı görecek bir yanıt için yine Suriye’ye bakmak iyi olabilir.

Bu gün Suriye’nin neredeyse bütün petrol kaynakları SDF’nin kontrolünde. Demokratik Cumhuriyet(Ulus) Ortak Vatan şiarı uyarınca SDF, “bütün bu zenginlikler Suriye halklarının ortak malıdır. Kullanımı ve paylaşımı konusunda da ortak karar vermek gerekir” diyor. 

O andan itibaren, yüz yıldır Esad benzeri diktatörleri ve çevresini, bir kısım bürokratı, satın alarak işlerini halletmeye alışmış küresel sermaye sözcüleri koltuklarında oturamaz oluyor. 

Bu gerçek Türkiye’de farklı mı? Kürdistan’ın yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin kullanımı, paylaşımı konusunda Kürtlerin hiç fikri alındı mı? Yoksa 1923 den bu yana her karar Ankara mahreçli emperyal güçlere satılmış sivil asker bürokratlarca mı verildi?

Sanırım artık herkes farkındadır, Kürdistan’ın Türkiye, Irak, İran ve Suriye tarafından parçalanmış ve sömürgeleştirilmiş kadim toprakları, bu gün Ortadoğu’da bütün küresel emperyal güçlerin uğrunda savaştığı yeraltı ve yer üstü zenginliklerinin ana kaynağı. Kürt halkının 19 ve 20. yy’da devletsiz bırakılan tek halk olmasının sebebini de başka bir yerde aramamak gerekir.

Bu gerçeğe Türkiye penceresinden bakacak olursak, Türk devleti ve egemen sermayesinin bu noktada da tarihi bir çıkmaz içinde olduğunu görmemek, ağır bedelleri olacak bir siyasi körlüktür. Özel’dan bu yana devlet ve temsil ettiği iktidar bloğu, bu meseleyi havuç ve sopayla çözmeye çalıştı. 

Havuç her zaman bir takım “demokratik” siyasi kırıntılarla Kürt halkını ikna etmekti. 

Sopayla da bu yalanlara inanmayın diyen PKK’yi ve ondan etkilenen kitleyi yoketmeye çalıştılar. 

Ama olmadı, başaramadılar. Dahası, PKK büyüdü, serpildi, ciddi değişim ve dönüşümlerden geçerek, bölgesel bir güce ve oyun kurucuya dönüştü.

“Ortadoğu komünal evi” olarak da tanımladıkları yeni proje, öncelikle Kürtlerin yaşadığı bütün topraklara adem-i merkeziyetçi, çoğulcu bu modeli öneriyor. 

Devletler ve temsil ettikleri sermaye de bu bakış açısını ortaya koyan ortak aklı savaşla tasfiye etmek için elinden geleni ardına koymuyor.

Bahçeli’nin “beka sorunu” diye bas bas bağırmasını bir siyasi laf ebeliği, bir algı operasyonu olarak görmek ve göstermek, en hafif deyimiyle HDK/HDP, radikal demokrasi, üçüncü yol projesinden hiç bir şey anlamamış olmakla eşdeğerdir.

Oysa Ortadoğu ve Mezopotamya çerçevesinde halkların kendi zenginlikleri üzerinde söz sahibi olması, bu zenginliği bir barış, huzur ve değişim imkanı olarak kullanabilmesi bütün yoksulların, çalışan sınıfların, ezilenlerin kazanması, büyük sermayenin kaybetmesidir.

Önemli olan biz, ilki gibi bu ikinci stratejik soruya da hangi yanıtı vereceğiz? Türkiye’nin yüzde 99’u nun bekasını hangi stratejik ittifakta görüyoruz? Ülkedeki bütün toplumsal sınıflara hangi yönü teklif edeceğiz? Devlete hangi yönde baskı yapacağız?