A. Halûk Ünal

Politik hayatın süresince karşılaştığın en büyük sorun nedir; diye sorulacak olsa bürokratizm derdim. 

Bence toplumsal mücadele zeminimizde yeşeren ve özgürlük mücadelemize en ciddi hasarı veren kötülüktür.

Elbette insanın olduğu her yerde insana ait bütün olumsuzluklar da ortaya çıkar. Hırs, rekabet, kıskançlık, öfke, nefret, iktidar tutkusu, bencillik, insanla kaimdir.

Ama bürokratizm, bütün bu kötülüklerin aklileştirilmiş, “makul ve mantıklı” kostümlerle giydirilmiş hali olarak, sinsi, aşırı dayanıklı ve bulaşıcıdır.

Ele aldığımız örgütlenme ister bir kitle örgütü, sendika, ister bir parti olsun. Hepimizin gözü önünde ceryan eden, hatta çoğu kez parçası haline geldiğimiz, rapor süreçlerini düşünün. Tabi böyle bir alışkanlığınız varsa ve hala sürdürüyorsanız? 

Raporlar alt merkezlerde toplanır ve üst merkezlere doğru yola çıkarlar.

Her rapor öbeği sonuç olarak onları toplayan alt merkezin mülkiyetine geçer ve bir anda istisnai durumlar haricinde anonimleşir. 

Bu noktada bu süreci iki açıdan ele almak zorundayız.

Biri raporların anonimleşmesi, içerdiği emeğin görünmezleşmesi; ikincisi ise, genel olarak içeriklerindeki en büyük ortak payda olan rutinlerimizin yarattığı vasatlaşma, memurlaşma.

İkincisinden başlayalım.

Memurlaşma

Raporların en büyük ortak paydasını rutin faliyetlerin bilgisi oluşturur. Bir başka biçimde söylersek faliyetimizin önemli bir kısmını rutin çalışmalar oluşturur.

Nedir rutin faliyetler? 

En büyük yeri işgal eden elbette yıllık anmalar takvimimizdir.

Bu, başlı başına trajik bir durumu da yansıtır. Çünkü kuruluşundan bu yana T.C. gibi bir ırkçı, sömürgeci bir devletin verdiği bütün zararları, soy kırım ve kıyımları, yitirdiğimiz binlerce yoldaşımızı zaten tek tek anmak pratik olarak imkansızdır. Biz de içlerindeki en sembolik olay ve kişileri anmakla yetinmek zorunda kalırız. 

Bu koşulda bile yılın her ayı anmalarla doludur. 

Kalan zamanda ise devletin yeni hamleleri, yeni saldırıları, yarattığı yeni gündemlere tepki vermeye çalışırız. 

Bildim bileli planlı, programlı bir çalışma alışkanlığımız olmadığı için, gündemimizi hep devlet belirler, ve biz onun belirlediği gündemlerin arkasından sürükleniriz. 

Ama nihayet sorunun ilgilendiğimiz tarafı itibariyle, bu sürükleniş ve refleksif tepkilerimiz de faliyetler raporunda anlamlı bir yer işgal edecektir.

Sonuç olarak rutinlerimiz ve reflekslerle ortaya koyduğumuz tepkilerimizden örülü bir rapor dönemi yaşamış oluruz. 

Peki, en tepeden başlayarak, en alt merkezlere kadar yönetim kademelerinin temel çabası ve kaygısı ne oldu sizce?

Bütün komiteciler, rutinlerin ve reflekslerin başarılı bir biçimde gerçekleşip gerçekleşmediğiyle ilgilendi ve bunu başarmışsa raporunu yazdı ve “yürek ferahlığıyla” oturduğu koltuğun, ona “teslim edilmiş yetkinin” hakkını verdiğini düşündü.

Rapor döneminin mutlulukla kapatılmaması için hiç bir sebeb yoktur artık. Gelsin yeni rapor dönemi.

Bunun adı memurlaşmaktır. Ve eminim, bu gün çok ciddi bedelleri göze alarak mücadele içinde yer almakta ısrar eden herkes bu memurlaşmanın da farkındadır.

Anonimleşen emeğimiz

Her yönetim katı, kendisine ulaşan raporlarda saklı emeği anonimleştirir demiştik. Alt merkezin eline gelen raporlar bir üst örgüt merkezi için raporları iletenin imzasını taşır. 

İlgili merkez, kendi sorumluluk alanında, neyi başarıp neyi başaramadığının belgesini sunmuştur. 

Aslında dikkat ederseniz bu, son derece “masum” bir “el koyma ve mülk edinmedir.”

Bu sorunun bir ucu “parça ve bütün” tartışmasına açılır; diğer ucu da kapitalizmden öğrendiğimiz, emeğimizi kiralama usulüyle başkasına teslim etme, mülk edinilmesine rıza gösterme alışkanlığımıza açılır.  

Benim gençlik yıllarımda içinde yer aldığımız – bu gün de hala bir çok örgütte daha yumuşayarak devam eden- “şef tipi” örgütlenmelerde, felsefi olarak parçanın bütüne feda edilmesi gereğini tartışmayı bile aklımızdan geçirmezdik.

Çünkü, “parçanın bütüne feda edilebilirliği” felsefi bir mesele olmaktan çıkıp, aynı zamanda ahlaki bir içerik de kazanır her zaman. 

Bu denklemi sorgulamak isteyenler de, açıktan sorgulamaya giriştiklerinde başlarına gelecek olanı bilip, “bireycilik, örgütü küçümsemek, sağ sapma vb.” suçlamalarla karşılaşmamak için genellikle susarlar.

Oysa “parçanın bütüne feda edilmesi” önermesi felsefi idealizmin şahikası olduğu kadar, son yüz yılın bilimsel gelişimini de tümüyle reddeden bir saçmalıktan başka bişey değildir.

Bu tartışmayı çok daha kapsamlı ve başlıca bir yazıya bırakıp, buraya bir kayıt düşerek devam edeyim.

Kendi payıma hala liberallerin sıkça dillendirdiği “yaşamdan daha kutsal bir dava olmaz” önermesini son derece yanlış buluyorum. Kesinlikle yaşamdan daha kutsal davalar vardır ve o davalar sayesinde hayat gerçek anlamını kazanıyor. 

Yüzlerce yıldır milyonlarca komünistin, onbinlerce gerillanın hayatını ortaya koyarak uğruna mücadele verdiği davalar, yaşama anlamını veren varoluş biçimleridir. 

Üstelik bu tür mücadelelerin en verimli biçiminin de örgütlü olarak gelişebileceğine de her zamankinden çok inanıyorum.

Ama bununla birlikte artık ne parçanın bütünle, ne bütünün parçayla kıyaslandığı, karşı karşıya getirildiği önermelere kredim var. 

Ben benim, örgütte binlerce “ben”den oluşan somut bir yapı. Her “ben” haddini de bilmeli hakkını da.

Örgüt içinde yeni bir yaşamın nüvelerini oluşturmak zorundayız, ve “yeni yaşam” parçayı bütünün hükmü altında ezerek kurulamaz. Ezilmiş, sindirilmiş, yok sayılmış bireylerden oluşan yapılar, bize ait olamaz. Her hangi bir uygarlığı da temsil etmez.

Emeğimizin anonimleşmesine örgüt içinde bile rıza göstermemiz, önce de yazdığım gibi kapitalizmce öğretilmiştir. 

Emek bireyin varoluşsal faliyetidir. emeğimiz yoksa biz de yokuz. Emeğimiz değersizse bizim de en ufak değerimiz yok demektir.

Oysa hepimiz (profesyonel devrimciler hariç) bir yandan kapitalizmle uzlaşıp, bir maaş için, sonra da dönüp kapitalizme karşı mücadele için örgütle çalışıyoruz.

Bu dilemmanın yarattığı travmatik hayatlarımın çözümlemesi bir yana, bize öğretilen en temel bilgi, “emeğiniz kiralıktır ve anonimdir; takdir edilen maaşı alır gidersin.”

Ücretli emeğin yarattığı yabancılaşma üzerine kütüphaneler dolusu çözümleme var. Ama aslında konu çok basit ve hepimizin algılayabileceği kadar çıplak.

Bizi biz yapan faliyet, bir maaş için rıza gösterdiğimiz bir varoluş. Çok azımız varoluş olarak seçtiğimiz bir faliyet karşılığında kiramızı ödeyebiliyoruz.

Büyük çoğunluğumuz ise, hangi faliyet bize bir maaş sağlıyorsa yaşamımızı bunun üzerine inşa etmek zorunda kalıyoruz.

Bu kadar yıkıcı, yok edici bir yabancılaşmaya maruz kalan insanın, buna karşı mücadele etmek için katıldığı örgütte de emeğine sahip çıkması, o emeğin görünmezleşmesine, anonimleşmesine itiraz etmesi ne kadar zor farkında mısınız?

Özellikle merkeziyetçi örgütlerde her kademede anonimleşen, görünmezleşen, temellük edilen emekler, o emeği teslim ettiğiniz kişiye hizmet ediyor yalnızca. 

Bizlerin emekleriyle pekişmiş küçük iktidarların, itiraz ve sorgulama karşısında nasıl kıyıcı olabileceklerini bilmeyen var mıdır acaba?

Benzetmeyi sevmeyebilirsiniz ama, örgüt dayanışmasının dışına düşürülüvermek günümüzün KHK pratiğine epey yakındır.

Bu tartışmayı derinleştirmek için kendinize sorun,

Emeğinizin, ya da başkasının emeğinin yanlış kullanıldığını gördüğünüzde hiç sorguladınız mı? Sorgulayanların tartışmaları ne sonuç üretti? 

Örgüt rutinleri dışına çıkan, yeni açılımlar, yenilenme, değişim ve dönüşüm hedefleri içeren kaç öneri getirdiniz? Bu öneriler, merkezlerce nasıl karşılandı?

Kapitalizmin içine doğar, onun içinde büyürüz, ama özgürlük mücadelesinin değerleri, kapitalizmin öğrettikleriyle yüzleşmemiz için vardır. 

Devrim ise, öncelikle bir kültür devrimidir. Eğer devrimin itici gücü mevcut üretim ilişkileriyle çelişen üretici güçlerin gelişme seviyesi ise; yeni bir uygarlığın imkanları da bu seviyede saklıdır. 

Bu nedenle tarih içinde üretici güçlerin yarattığı ve geleceği ima eden ne varsa, öncelikle “öncü”de ve “öncü örgütte” içerilmelidir. 

Bürokratizm ise sistemin ürettiği zihniyetin, muhafazakarlığın örgüte sızmasından başka bir anlam taşımaz. Ama ne yazık ki bu sızmanın sebebi de içimizdeki apartçiktir. 

(*) İçimizdeki Aparatçik – 1