A. Halûk Ünal

Özeleştiri zamanı… 

HDP seçimlerle ilgili iki yönlü taktiğini ilk açıkladığında, eleştirenlerden biriydim. Düşüncelerimi ise “Yetmez Ama Evet Bile Değil”, “Beka Sorunu” ve “Leyla Güven Çıpası” üç farklı yazıda ifade etmeye çalışmış; bu yaklaşımın “ayırt edici yanımız olan üçüncü yol politikasıyla çeliştiğini” ileri sürmüştüm. Önceki gece ortaya çıkan sonuçlar, bu eleştiri ve öngörüyü bazı yönleriyle yanlışladı.

Seçimlerin gayrı resmi sonuçlarının ilk ortaya koyduğu en önemli hatamın, Fırat’ın batısındaki oylarımızı iktidar dışında kalan partilere yöneltme konusundaki kararımızın yaratacağı sonucu doğru öngöremeyişim olduğunu düşünüyorum.

Seçim taktiğinin hedeflerinden birinin; “iktidar blokunun iç çelişkilerinin derinleştirilmesi, mümkünse çatlatılmasını hızlandırma” olması konusunda HDP yönetimi ile hemfikir olmamıza karşın; böyle bir sonucu yaratacak olan hamlenin CHP ve İYİP’e destek vermek olmadığını düşünenlerdendim.

Bu kez de iktidar blokunun – söz konusu yazılarda da ayrıntılı paylaştığım – daha önce etkin biçimde kullandığı “seçim darbesi” planlarını yine eksiksiz kullanacağını; bu sayede tabanındaki erime de dahil içine girdiği krizi aşmak için, bir dört yıl kazanmak zorunda kalacağını öngördüm.

Bunun karşılığında iktidarı ve seçimleri topyekûn gayrı meşru ilan etmek, iktidara dönük büyük bir meşruiyet tartışması başlatmak, bir anlamda çok daha radikal bir faza geçmek bu gelişmenin tek mantıklı yanıtı olabilirdi.

Ancak, Kürt Özgürlük Hareketi ve HDP ortak aklının farklı nabızlar tuttuğu, farklı duyumlara sahip olduğu, bu nedenle “batıda kaybettirme, doğuda kazanma” taktiğini seçtikleri anlaşıldı.  

Bir çok yazımda HDP’nin ortak aklını oluşturanlar gibi ben de, iktidarın önünde iki stratejik seçenek olduğunu; “Kürtlerle savaş ya da barış” olarak özetlenebilecek bu iki stratejiden, “savaş”ı temsil eden ittifakın, diğer kesimlerle de sömürgeci politikalar ve tekçilik temelinde ittifak halinde olduğundan kuşku duymuyor; varolan iktidar blokunu en az bir dört yıl daha koruyacaklarını düşünüyordum.  Ya da farklı terimlerle Bahçeli’nin gündeme taşıdığı “Beka” sorunu konusunda bütün sistem partilerinin “savaş politikasında” mutabık olduklarını düşünüyordum.

Oysa HDP’nin Saruhan Oluç’un şahsında dile gelen (bkz Beka Sorunu) “T.C.nin bir beka sorunuyla malul olmadığını, Bahçeli’nin açıklamalarının yalnızca AKP/MHP’nin sorununu ifade ettiği” yönündeki açıklamaları bu tespitle ve HDK/HDP müktesebatımızla çelişen bir arka planı ima ediyordu.

Demokratik Cumhuriyet ve yeni bir anayasa talebimiz ise Partinin kitlesel iletişiminde merkeze yerleştirmesi gerekirken, nadiren ağıza alınır olmasının bu söylemle yarattığı olumsuz uyum, devlet, iktidar, küresel ve bölgesel koşullarla ilgili görüş birliğimizle ilgili de çok tartışmalı bir tabloya neden oluyordu.

Bu da “üçüncü yol” stratejimizle uymayan, “neo sosyal demokrat bir söylemin hakim olduğu” eleştirilerime kaynaklık etti.

Ancak – söz konusu söyleme karşı hala geçerliliğini koruyan- yargılarımın yarattığı kötümserlik, “batıda yetmez ama evet” taktiğine karşı da bende ön yargı üretti.

Genel olarak konuyu mezhepçi bir tutumla tartışmadığımı biliyorum. Ama bu, bir özeleştiri ihtiyacını değiştirmiyor.

Çünkü “yetmez ama evet” bu sefer de 2010’da yarattığı çok yönlü sonuçları yaratabilirmiş; ve dün geceden itibaren yaratmaya başladığına da tanık olmaya başladık.

Nedir?

2010’da da “reformcu” görünen parti, serbestiyetleri genişlettikçe olumlu, ayak sürüdükçe olumsuz eleştirmek, genişletme yönünde baskı görevi yapmak, AKP kitlesinin sola karşı sağırlığında, ön yargılarında önemli bir aşınmaya sebeb olmuştu. 

Mahallelerimizde altı yıl sonra selam vermeden geçecek olanlarla her konuyu sukûnetle konuşup, tartışabiliyorduk. Farklı partilerin seçmen kitleleriyle bir “ortak toplumsal fayda” gündemi ve kavrayışı gelişmeye başlamıştı. 

İkinci önemli sonuç da çok farklı gerekçelerle de olsa müesses nizamın omurgası olan askeriyeyle çatışan AKP, bu tutumumuzdan güç alıyor çok daha radikal hamleler yapacak cesareti buluyordu.

2010 referandumunda da bu genel iklimin bir sonucu ve devamı olarak “yetmez ama evet” dedik ve müesses sömürgeci nizamın 70 yıllık “iç istikrarı ve uyumu” dağıldı. Omurgası olan “Ergenekon” ağır bir darbe aldı. 

Bu gün de Fırat’ın batısında “yetmez ama evet” taktiği doğru seçenekmiş, benzer sonuçları yaratabilirmiş. Dün gece erken saatlerden itibaren de bunu görmeye başladık.

Görünen ilk önemli sonuçlar

Benim baktığım yerden en önemli olan ilk sonuç; faşist iktidarın kriminalize etmeye çalıştığı HDP’nin – iktidarın seçimi referanduma çevirme taktiğinin de ters tepmesiyle – bütün toplumsal tartışmanın merkezine oturması ve herkesin yeniden bize bakmaya başlaması.

Bu kez elbette çok temel bir değişiklik gündemde; Kürt Özgürlük Hareketi seçimi boykot etmedi, aktif olarak iki farklı coğrafyaya iki farklı taktikle oyun kurucu olarak siyaset sahnesine bütün gücünü taşıdı. HDP nebulasının merkezinde, en büyük bileşeni olarak da rolünü iyice görünür kılmış oldu.

Başta CHP olmak üzere bütün partilerin seçmenleri, HDP bileşenlerinin, özellikle de batıdaki Kürtlerin en ufak bir mezhepçilik gütmeksizin, kompleksiz, koşulsuz, şartsız, savaş ve kriz blokuna karşı, diğer seçeneklere destek verdiğine ve seçimin anahtar gücüne dönüştüğüne bizzat tanık oldular. Ve itiraf etseler de etmeseler de hepsi biliyor ki, bu sonucu yaratan anahtar güç HDP blokudur. Böylece yeniden ülkenin tek gerçek demokrasi bloku, “toplumsal ortak fayda” gündeminin asıl sahibi olduğunu kanıtlamış oldu.

Hemen görünür olan ikinci önemli sonuç, Leyla Güven öncülüğünde başlayıp bu gün dünyanın bir çok yerinde ve bütün Türk zindanlarında 7 bini aşkın insanın katıldığı süresiz dönüşümsüz açlık grevleri ile verilen mesajdır. KÖH’ün fedai geleneğinde hiç bir aşınma olmadığı; bu çizginin yalnızca gerillaya değil metropoldeki “Apocu”lara da ait olduğu kanıtlandı.

HDP nebulası ilk kez çok açık bir biçimde ve topyekûn Abdullah Öcalan’a uygulanan tecride karşı durdu; ikirciksiz biçimde bu talebi kitleselleştirdi. Onlarca yıldır sömürgeci/Nato’cu devletin algı operasyonlarıyla kriminalize edilmiş olan Abdullah Öcalan’ın adına Türk ve Kürt solu ilk kez bu boyutta sahip çıkmış oldu. Böylece seçimlerde HDP ile birlikte en yaygın duyulan taleplerden biri de Öcalan’ın ismi ve hakları oldu. 

Üçüncü önemli beklentimizin ilk sinyali Ergenekon’un “haberci çocuğu”ndan geldi. Doğu Perinçek iktidar içi çatışmanın yeni fazını müjdeleyen açıklamasını bizim saatle 01.00 de Ulusal Kanal’da yapmıştı bile :

“Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, yerel seçim sonuçlarını değerlendirdi. AKP’nin tek başına devam etme şansı yok, diyen Doğu Perinçek, erken seçim ile ilgili Cumhurbaşkanlığı sistem içerisinde bir çözüm yok. Cumhurbaşkanlığı seçiminin yenilenmesi veya Cumhurbaşkanının istifası dışında görülen bir çözüm yok.”

Bu gün Aydınlık’ta kendisiyle yapılan söyleşide ise bu cümlelerdeki tabloda eksik bıraktığı unsura ilişkin resmi kendince tamamlamış; 

“Türkiye’de saatler durdu. Bu seçim neredeyse zamanın durduğunu gösteriyor. Türkiye, seçmen açısından, önümüzde karşılaşacağı büyük ekonomik çıkmaz ve dış tehditlerle ilgili bir karar alamıyor. Statükoyu koruma, bekleme eğiliminde ‘Acaba ne olacak, şimdilik hiçbirşeye dokunmayalım’ diyen bir seçmen iradesi çıktı.”

Kürdistan cephesinde durum

Bu cephede geçmişteki 102 yerleşimde elde edilen belediye başkanlıklarının sayısı düşmüş görünse de, kitlesel açıdan hiç bir kayda değer gerileme olmadığı gibi, tersine batıda AKP kitlesinde yaşanan erozyonunun buradada geçerli olduğu, önümüzdeki günlerde benim gibi gözlemsel değil bilimsel verilerle çok tartışılacak.

KÖH ile HDP bloğunun arasını açma çabalarına, PYD ile PKK arasında nifak üretmeye çalışanlara, Demirtaş ile Öcalan rekabeti hayali görenlere de tanık olacağımızdan kuşku yok.

Ama bu seçim sürecinin tartışılmaz gerçeği, KÖH güçlerinin seçim çalışmalarını, tarih kitaplarında okuduğunuz türden klasik sömürgecilik dönemlerinden kalma akla ziyan bir iklimde yürütmüş olmasıdır.

İstisnasız herkesin her an canından olabileceği bu iklimde, sokakta çalışmak, miting alanlarını doldurmak, milyonlara malolmuş KÖH bilincinin demokrasi mücadelemize katkısının yeni bir kanıtı. 

Açık ki, “kayyumların süpürüleceği, belediyelerin geri kazanılacağı” söylemi idari açıdan hala hiç bir anlam ifade etmiyor.

Biliyoruz ki Saray, bir yandan kayyum seçeceğini elinde tutuyor, diğer yandan belediye kasalarını da merkezi kasasının içine kattı ve kendisinin onaylamadığı bir kuruşu bile harcatmayacak.

Batı’da da Kürdistan’da da hangi belediyeyi kayyumla, hangisini parasızlıkla terbiye etmeye çalışacak onu önümüzdeki günlerde anlayacağız. 

Umuyorum ki, KÖH kitlesinin öz yönetim direnişlerine yeterli desteği vermeyen (şehirli orta ve küçük sınıflar) kesimi de özyönetim felsefesinin özüne çok daha büyük sadakatle sarılıp, resmi ve idari olanla yetinmeyip, halkın gerçek belediyelerini, demokratik moderniteyi, özde kurmaya başlamaktan başka yol olmadığını görmüştür.

Anadolu insanının insanileşmesinin; “kapitalizmin köpeği” olmaktan kurtulmaya başlamamızın öncülüğü de doğu (Rojava) ve kuzey Kürdistan’dan (Bakur) başlamaya çok daha yakın. Türklerin ve Arapların aradaki açığı kapatacak büyük bir sıçrama yapabilmesi için de bu görgünün Batı’ya tercüme edilmesine ve yeni kanıtlara ihtiyacı var.

Sonuç yerine

Anadolu ve Mezopotamya tarihi bakımından bu seçimlerin yarattığı iklimle yeni bir dönemeçteyiz. Elbette son on yılın öğrettiği üzre süreci artık Ortadoğu bütünlüğü içinde okumayı öğrenmek zorundayız.

Elde edilen sonuçlar bir yandan “yüzde elli ayrıntısı”nın diyalog ve işbirliği zemininde, aşağıdan nasıl bir imkana dönüşebileceğini, “üçüncü yol” siyasetinin kitlelere tercüme edilmesinin önemini bir kez daha hatırlattı.

Öte yandan seçim taktiğimizin yarattığı olumlu sonuçlar, yeniden “demokrasiye barışçı geçiş, temiz kapitalizm, parlementarizm” hayallerini hortlatmış görünüyor. 

Gelmekte olan mükemmel fırtına bu hayalleri yeniden yerle yeksan edecek ama, KÖH ve müttfekilerine de yeni ve büyük görevler yüklemiş durumda. 

Sevgili Ertuğrul Kürkçü’nün blogumda da iktibas ettiğim 25 Mart tarihli son yazısı böyle bir değerlendirme için çok elverişli bir açılış ve çerçeve sunumu niteliği taşıyor. Bu gün de aynı yazının devamı niteliğindeki bir başka yazıyı da “Gazete Duvar”da yayınladı. 

“Barışçı, parlementarist” yoldan gerçek bir demokrasinin kurulmasına hiç bir devletin izin vermeyeceğini bilen, “Gezi isyanıyla, Berxwedan” tarzını birleştiren bir usluba, söyleme ve HDK’nın radikal demokratik projemizin temeli olarak, başlangıç noktasına iade edilmesine, Demokratik Cumhuriyet talebinin yeniden iletişimimizin merkezine yerleşmesine acilen ihtiyacımız var.