Halûk Ünal 

17 Mart’ta Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Kapalı Cezaevi’nde bulunan tutuklu Zülküf Gezen Kürt halk önderi Abdullah Öcalan üzerindeki tecridi protesto etmek için yaşamına son vermiş, cenazesi Diyarbakır Yeniköy Mezarlığı’nda toprağa verilmişti.

Bu gün de Gebze Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan 24 yaşındaki Ayten Beçet de (PAJK) sabaha karşı saat 05.00 sularında aynı amaçla yaşamına son verdi.

Bütün bunların yanısıra Dünya’nın onlarca şehrinde yine Kürdistan İşçi Partisi (Partiya Karkeren Kürdistan) militanları, sempatizanları, en geleneksel deyimle “Apocular”ın eylemleri hızla yayılıyor.

Leyla Güven’in Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin kaldırılması talebiyle başlattığı süresiz dönüşümüz açlık grevieylemi ise 136. gününde.  

1 Martta ise 7 bin Kürt tutsak çeşitli hapishanelerde eyleme katıldıklarını ilan etmişti. 

Fırat’ın batısında yaşayan (Türkler ve Türkleşmeyi kabullenmiş olanlar, kısaca “Türkler” diyelim) kahir ekseriyetimiz için bu eylemlerle duygudaşlık kuramadığımız gibi, anlamakta bile zorlandığımızı görmek için özel araştırma yapmaya gerek olmadığı kanısındayım.

Dahası, solun geniş kesimleri için KİP’in varlığı, silahlı isyan çizgisi ve direniş tarzı için en hafif deyimle “oyun bozanlık” yakıştırmasının çok yaygın olduğunu da iyi biliyoruz.

Oyun bozan Kürtler

Biz “Türkler” Fırat’ın bu yakasında Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana devletle ilişkisini, “döven de seven de, sonunda ekmeğimizi veren, sokağa düşmemizi engelleyen bir babaya sadakat” temelinde kurmuş olanlar, “babaya isyan” eden kardeşimizi anlamakta hep zorlandık. Dahası, isyan eden kardeşin yapabildiklerini yapamayan kardeşler gibi, gizli gizli öfke, hınç ya da sitem biriktirmekten geri duramadık. Onu, “evin huzurunu bozan, barışla, dialogla elde edilebilecek olanı da engelleyen” olarak dışladık.

Bu gerçekten mümkün müydü? Yani Kürt halkının talepleri barışçı yoldan, babaya isyan etmeden kazanılabilir miydi?

Özellikle son on yıl bu ülkenin tarihinde devletin gerçek niteliğinin bütün çıplaklığıyla ortaya döküldüğü bir dönem olarak kayıtlara geçecek.

Kuzey Kürdistan şehirlerinde nelerin, nasıl yaşandığını hayal bile edemeyenlerin de, bilip de “çaresizlikle” sırtını dönenlerin de artık güçlü bir kıyas imkanları var. 

Cumhuriyetin kurucu, kollayıcı omurgası (askeriye/ergenekon) ile ittifak halindeki islamcılık içine yuvarlandığı kriz karşısında devletin bütün “demokratik” örtülerini sıyırıp atarak; Fırat’ın batısında da gerçek yüzünü gösterdi.

Elbette hala “demokrasiye barışçı geçiş, temiz kapitalizm” hayali kuran “Türklerin” sayısı azımsanmayacak kadar çok.

Ama her geçen gün göreceğiz ki, yaşadığımız kabusun nedeni yalnızca Saray ittifakı değil, bu ülkenin bütün sermaye kesimi ve müesses nizam güçlerinin yaşadıkları hakiki bir beka sorunudur.

En azından egemenler çok iyi biliyorlar ki, esneklik, serbestiyetlerin genişlemesi, zaten yönetemez hale geldikleri toplumun bambaşka beka planları yapmasının kapısı açacak.

Ve bizler de her geçen gün daha iyi anlayacağız ki, Kürtler’den başka “Türklere” elini uzatan hiç bir halk yok.

Tersine bu ülkenin çevresindeki her halk “bizlerden” zerreyi miskal hazzetmiyor. Bize sempati duyabilmelerine Osmanlı tarihi geçit vermiyor

Sömürgeciliğin encamı

Fırat’ın batısında yaşayan bizler, bu toprakların kadim halklarından ve gerçek sahiplerinden olan Kürtlerin, 12 bin yıllık tarihini bir kenara koyalım, okuyucunun kişisel hafzasıyla sınırlı bir zamana bakalım;1990 lardan bu güne, son 28 yıla. 

Küreselleşen dünyada, iletişim devrimleri çağında ne kadar resmi tarih varsa hepsi çöp sepetini boyladı aslında. Ama yine de inandırıcılık için, 2012-2014 arasında kuzey Kürdistan’da (Türkiye’nin doğusu) 2014-2015 te de batı Kürdistan’da (Suriye’nin kuzeyi) iki farklı film için her yaştan yüzlerce çocuk, kadın ve erkekle görüşme yaptım. Okuduklarımdan fazlasını nefesim kesilerek dinledim, eksiği yoktu.

Kürdistan’ın dört parçasında da milyonlarca Kürt çocuğu, egemenliği altında yaşadıkları devletlerin eğitim kadrolarından ana dillerini konuşmayıp, egemen dili öğrenmeleri için sayısız dayak yedi. Şiddet her biçimiyle şiddettir ama yine de kıça vurulan bir iki tokat sanmayın; “eşek sudan gelene kadar dövmek” denilir ya, benimle öyle anılar paylaştı, yüzlerce insan. ( bunlardan yirmibirinin tanıklığını vimeo kanalımızda bulabilirsiniz)

Haklarını talep edenler ve bu doğrultuda sivil siyasi mücadeleye kalkanlar, devletlerin güvenlik güçlerince ve yargı sistemlerince en ağır işkencelere ve idam dahil en ağır cezalara muhatap oldu.

Yalnızca Bakur’da, doksanlı yıllarda dört bin köy yakıldı. Milyonlarca insan zorla göç ettirildi. Köy meydanlarına her gün toplanıp, çırılçıplak soyulup, aşağılandı, şiddete, tacize, tecavüze uğradı. Dışkı yedirildi. Bu ve benzeri onbinlerce köy halkı güya yurttaşı olduğu devletin güvenlik güçlerinin günlük şiddeti, tarassutu, ablukası altında, işgalci bir ordudan farksız davranan güvenlik güçleriyle yüzyüze, sömürge bir yurdun insanları olarak, yaşamını sürdürmeye çalıştı. 

Ve sanmayın ki bunlar münferit vakalardı. Tersine bir halk son 40 yıldır sistematik şiddetle, açlıkla, tacizle ve tecavüzle terbiye edilmeye, Türkleştirilmeye çalışılıyor.

Ama Anadolu’nun diğer halkları üzerinde hızlı ve geri dönülmez sonuçlar veren bu kanlı soykırımcı politika, Abdullah Öcalan ve KİP sayesinde 40 yıldır duvardan duvara çarpıyor, başarısızlıktan başarısızlığa savruluyor. 

Feda çizgisi

Kürdistan İşçi Partisi (PKK) işte böylesi bir tarihin içinden geçen, 68 Dev-Genç geleneğinin bütün olumlu yönlerini alıp, milliyetçi-şoven yanlarıyla yüzleşen bir avuç Türk ve Kürt sosyalistince kuruldu. 

Niyetim, KİP tarihini anlatan edinmesi zor, bulundurması artık çok tehlikeli olan kitapları burada özetlemek değil elbette.

78 yılında kurulan KİP’in askeri kolu 1984 yılında 15 Ağustos’ta Bakur kırsalında Eruh ve Şemdinliyi basıp, devlet güçlerine saldırarak, bu güne kadar sürecek olan kurtuluş savaşlarını da ilan etmiş oldu.

Bu gün başlayan açlık grevlerini ve ne yazık ki sayısı her geçen gün artacak olan feda eylemlerini anlamak için KİP’in seksenlerde Amed zindanlarındaki direnişini Hz. Googla sormak gerek.

Mecazen değil bizim dışımızda bütün dünyanın duyduğu bir gerçek olarak, Nazi toplama kamplarından yalnızca zehirli gaz odalarına sahip olmayışıyla ayrılan Amed zindanı, Türk devletinin asimetrik savaş temelinde Dr. Mengele kadar bilimsel yöntemlerle kurduğu bir işkence laboratuvarıydı.

Amaç, KİP militanlarını psikolojik olarak çökertmek, teslim almaktı. 

Bu distopik laboratuvarda gelişen, KİP’in mücadele çizgisinde son derece belirleyici ve tanımlayıcı bir yer tutan “zindan direnişleri,” sayısız ölüm orucu ve 4 KİP militanının bedenlerini ateşe vermesiyle, devlete geri adım attırmayı başarmıştı.

Devletin ezberini bozan, söz konusu partinin üyelerinin “feda çizgisi” olarak adlandırdığı bu direniş ruhuydu. En önemlisi de öncü unsurların hata yaptığı, tereddüte düştüğü yerde en beklenmedik, “sıra neferlerinin” parti ruhunu, bedenlerini yakarak onlara iade edebilme yeteneyiydi.

PKK bu ruhu hiç yitirmedi, tersine 40 yılda, bir yandan Ortadoğu’da bir oyun kurucu haline geldi, öbür yandan da bütün kitlesine bu ruhu yaymayı başardı.

Üçüncü yol ve süresiz dönüşümsüz özsavunma

Bilmem ne kadar farkındayız, son üç gündür Kürt toplumu yine Newroz şahlanışı içinde. Bütün güvenilir kaynaklardan işittiğim, bu yıl geçen yıla göre katılımın daha güçlü olduğu. Ama bu yıl böylesi bir kitleselliğin farklı bir anlamı daha var.

Evet, newroz kutlaması Kürt halkının en özel tarihi şölenlerinden biridir. Her zaman kalabalık ve çoşkulu yaşanır. 

Ama bu yıl Newroza katılmak her tür melaneti, saldırıyı ve provakasyonu göze alabilecek olanlara mahsus bir seçim özelliği taşıyordu.

Bunun için Diyarbakır mitingine yapılan bombalı saldırıyı, Ankara’daki katliamı, Suruç katliamını hatırlatmaya bilmem gerek var mı?

Buna rağmen böylesi bir katılım, Kürt halkının son yıllarda biriktirdiği ekstra öfkeyi kararlılığı da göstermesi bakımından çok doğru okunmalı bence.

Hem de “Türk solunun” büyük çoğunluğunun çok sevdiği “ şimdi hendek direnişininin ne lüzumu vardı, halkın moralini kıracak” tespitine rağmen, alanlara yansıyan kararlılık, yeni kapsamlı direnişlerin habercisi.

(Her ne kadar konu dışına çıkmak olacaksa da buraya bir not düşmeden geçmek doğru olmayacak. Yunanistan’da tanışıp uzun sohbetler ettiğim “öz yönetim direnişi savaşçılarını” (YPS) dinleseniz, sağduyu ve vicdan sahibi herkesin, az bile yapmışlar diyeceğine inanıyorum. )

Bu yıl KİP, onlarca yıldır olduğu gibi, hatta artık vazgeçilmez biçimde strateji ve taktiklerini Ortadoğu bütünlüğü içinde ele alıyor.

Bakur’da başlayan ve bütün Dünyaya yayılan açlık grevlerinin yanısıra, Rojava’da İslam Devleti katillerinin bütün toprakları ellerinden alındı ve SDG’nin destansı tarihi zaferi askeri açıdan noktalandı.

Artık, Kuzey Suriye Federasyonu, bir yandan emperyal güçlerle diplomasi savaşını sürdürürken, diğer yandan bütün kuşatılmışlığına rağmen, enerjisini ve kaynaklarını Türk sömürgeci ve işgalci güçlerinin elindeki Kürt (Suriye) topraklarını özgürleştirmeye ve devrimin inşasına yöneltebilecek.

Bakur’da ise, HPG ve YJA Star 2019’u “zafer yılı” olarak ilan etti, bahardan itibaren büyük bir “hamle dönemine” gireceklerini açıkladı. 

Kürdistan’ın bütün parçalarında milyonlarca “Apocu” bir yandan Leyla Güven’in başlattığı direnişi desteklerken, diğer yandan Sömürgeci Türk faşizminin yıkılışı için hayatlarını ortaya koymaya çok kararlılar.

Bir çok yazıda ifade ettiğim gibi 40 yıldır Türkiye’de sömürgeci iktidarın bütün hükümet ve devlet biçimlerinin değişimlerinde temel parametrelerden biri KİP oldu. Artık her anlamda tükenen Türk ırkçı sömürgeciliğini tarihe gömecek olan mücadelenin öncülüğünü de yine “Apocu”lar yapacak. Kimsenin kuşkusu olmasın.