Demokrasi sen ne menem bir şeysin?

Uğur Bt gel*

Parlementer (temsili) demokrasilerin içinden çıkan otoriteryen ve totaliteryen rejimler temsili demokrasinin kötüye kullanımı mıdır; yoksa zaten onun tabiatında mı yatar? Demokrat olmak demokrasi fenomeninin sadece temsili formuna indirgenebilir mi? İktidarı elinde bulunduranlar, hem yasanın belirleyici, kapsayıcı ve kuşatıcı doğasıyla çelişiyor gibi görünen uygulamalarda bulunup, hem de meşruiyet üreten aygıtın bizzat şöför koltuğunda otururlarken, toplumsal süreçlerin geri döndürülemez bir hızla aksediyor olması, demokrasi kavramını nasıl içkinleştirdiğimizle de alakalı mıdır aslında?  

Gücü ve iktidarı elinde bulunduranların, otoriteryen teriminin yeniden tanımlanmasını gereksindirecek kadar hoyratlaşabileceği dönemlerde sormak farz olur zannedilse bile aslında daha bu tip süreçler su yüzeyine çıkmadan, işin en başından sormak gerekir; mutlak gücün tek elde toplanmasını isteyen, dönem ve şartlar doğrultusunda çok güçlendiği için mi zalimleşir; yoksa zaten bu, malum olanın körler ve sağırlara bile ilan edilmesi midir? 

Demokrasi Kavramı

Demokrasi kavramı Antik Yunanca’da Demos (İnsan Topluluğu) ve Kratein (Egemenliğin Kullanımı) kavramlarının hibritlenmesiyle oluştu. Aynı toplumun içerisinde yer alan insanların diğer insanlar üzerinde kural buyurabilmesi olarak tecelli etti. Her ne kadar demokrasi kelimesiyle self-organizasyona doğru yelken açmak istesek bile, temsili demokrasiyi felsefenin divanına yatırdığımızda, kavramının bizzat kendisinin diğer kavramları işgal edercesine kullandığını görüyoruz.  Kavramın temsili demokrasi formuna indirgenmesinin bizzat Self-Organizasyon vb. kavramlarla çatışıyor olduğunu görürüz. Bu çatışma hem kavramların teori düzleminde ihtiva ettiği anlamlar, toplum nezdinde sunuluşlarının mutfağında kullanılan malzemeler, hem de fiiliyata dönüştüklerinde uygulamanın ve süreçlerin başlı başına kendi tabiatı bağlamında tecelli ediyor. Başka bir deyişle, eğer demokrasi kelimesinden sadece ve sadece toplumu oluşturan tüm bireylerin eşit haklar düzleminde toplumsal kararları el birliğiyle, toplumsal faydayı hedefe koyarak ve ortaklaşarak verebilmesini anlamak istiyorsak, temsili demokrasi başlıca bir sürü sorunun kaynağı olabiliyor.  Demokrasi fenomeni günümüze kadar iki farklı formda vücuda geldi; doğrudan ve temsili demokrasiler. Bu yazıda öncelikle direkt ve temsili karşılaştırmasını değerlendirmeyi gerekli görüyorum. Akabinde temsili demokrasinin medeniyetin hangi düşünsel ve tarihsel besin kaynaklarına dayandığını kısaca vurgulayarak sosyal Self-organizasyon (öz yönetim olarak da okunabilir) kavramının derinliğine doğru bir perspektif geliştirmeye çalışacağım. Bu yazı bir zincir seriye girizgah olarak ele alınmalıdır. Alternatif model olarak batı dünyasında entelektüel gündemi ciddi işgal eden, tartışmalara yol açmış ve daha da açacağa benzeyen bir formu daha var ki ona da Akışkan (Liquid) Demokrasi denilmektedir. Serinin diğer parçalarında “akışkan demokrasi” kavramını ele almaya çaba göstereceğim. 

Doğrudan demokrasi ile başlayalım; direkt olarak demokrasiyi hayata geçirmekten bahsederken aslında neyi ifade etmiş oluyoruz? Politik hayatın bileşenlerinin fert fert toplumsal karar mekanizmalarına katılabiliyor olması cevabı yeterli midir? Siyaset alanı kurumsal uygulamaların alt katmanını oluştururken hem içerici, hem dışlayan, ama illaki kuşatıcı olarak tezahür eder.  Ziyadesiyle sosyal olanın kendinde organize olma durumu, aslında eşitlikçi bir siyaset alanı üretebilmek içindir, haliyle her bir bireyin bileşen olarak birlikte çalışmasına dayanmalıdır. Peki doğrudan demokrasi bu ilke göz önüne alındığında bir tür öz yönetim olarak tasavvur edilebilir mi? Buradan hareketle İsviçre ve Rojava teorik düzlemde aynı yere mi denk düşüyor? Elbette hayır! 

Politik-Ekonomik bir çok farklı analizin konusu olabilecek olmasına rağmen ben yapısal farklılıkların en başlıcasına parmak basılmasını gerekli görüyorum; İsviçre örneğinden hareketle doğrudan demokrasi pratiğinin etkinlik ve yeterlilik düzeyi, modelin salt referandumlarla ortak karar verme mekanizmalarını işletiyor olması, onun, öz yönetimlerin tarihi etkileme, coğrafyayı dönüştürmeveya toplumsal kaynaştırıcı doğasına sahip olduğunu göstermez. Her şeyden evvel bir kapitalist refah toplumunun egzersizidir ve amiyane tabirle dar alanda kısa paslaşmalar ile mevcuda gelir. 

Ölçeği gezegene genişletirsek eğer, bu yazının ana konusu olan temsili demokrasilerin karşısında doğrudan demokrasilerin esamesi okunmaz. Bu yazı serisi temsili demokrasiden hareketle derine doğru kazarak kanunsuzluğu meşrulaştırma yöntemlerinin öncesine geçecek ve bizatihi olgunun doğasını anlamaya çalışacaktır. En başta siyaset alanından başlayarak, temsili demokrasinin uygulanabilmesi için toplumsal yaşamı oluşturan ve insanı kuşatan tüm diğer alan ve katmanlara kadar  sürdürülebilir bir eşitsizliğe neden gereksiniminin olduğunun, bir nevi bir ön şart olarak tecelli ediyor olmasının teorik olarak resmini çekmeye çaba sarfedeceğim. 

Demokrasi Ulus için mi Devlet için mi?

19.yy sonundan itibaren artık tüm gezegen ulus devletlere bölünüyor olduğundan, görece çok düşük bir Self organizasyon yeteneği ihtiva etmesinin büyük faydasıyla temsili demokrasi egzersizi, sanki içine doğulan ve sürekli yeniden üretilen, geniş toplum yığınlarınca modern yaşamın alternatifsiz görülen paradigması haline geldi.[1] Hattızatında teori ve uygulamanın arasının ne kadar açılabileceğinin göstergesi oldu. Temsili demokrasilerin kağıt üzerinde adil ve meşru, düzenleyici ve yarışmacı seçimlerle bireysel hak ve özgürlüklerin rasyonel bir siyaset alanında teşekkül etmesiyle vücuda gelmesi bir tasarımdır sadece; gözardı edilen şudur; eğer bir alan varsa, kaçınılmaz olarak alanın içinde ve dışında kalanlar olacaktır. Bu alansallık olmasaydı, siyasetin biçimlenmesinde bürokratik ve sistemin kilidi olan güçlerin bugünkü gibi yadsınamaz etkilerinden bahsedemezdik. Halihazırda siyaset alanının hemen hemen her ülkede farklı ölçeklerde bile olsa dengesiz, engebeli hatta eşitsiz olduğu su götürmez[2].

Kısacası mesele içeridekiler ve dışarıdakiler olmaktan ziyade, alınan kararların uygulanması ve bu kararları devreye sokan mekanizmalar ile kararlara maruz kalanlar arasında vücut bulan çatallanma yani dikotomidir. Çatallanmanın kökünü merkez kabul edip (iş bu merkezi tarihin sınıflara bölünmeye başladığı döneme kadar götürebilceğimiz gibi güncelin içerisinde her bir seçim döneminde yenileneceği ileri sürülen ve geniş halk yığınlarınca sosyal kontrat gereği kabul edilen parlemento dönemleri olarak da kabul edebiliriz ki aslında tarih ve güncel her daim birlikte bir sarmal halinde var olurlar) kapanamaz bir açıklık gibi uzuvların genişlemesi olarak ifade edilebilir.  Bu bağlamda temsili demokrasinin tabiatı, fıtratı, varlığının röntgeni, iskeleti, esasında yatan ontolojik karşılığı, nasıl adlandırırsak adlandıralım katı bir belirlenimciliktir, üstelik Des-Cartesian bir şemaya bilfiil oturmaktadır.  

Kartezyen şema ile kastedilen iki boyutlu bir düzlemdir. Öklid geometrisinden daha farklı olarak kartezyen geometri yatay ve dikey olarak sonsuza giden iki akstan oluşur.  Tüm nesnelerin, olguların, hareket ve haliyle dönüşümlerin bu iki boyutlu düzleme indirgenebileceği kabulüne dayanır.  Temsili demokrasi pratiğinde ise dikey olarak (y-aksı) elitler ve sıradanlar, yönetenler ve yönetilenler arasında bir hiyerarşi kurulurken, yatay olarak yüzeyde (x-aksı) ideolojik kategoriler farklı türevleriyle sağ ve aşırı sağ, sol-liberal sentez, sosyal demokrasi ve ileri sol olarak yayılır.  Doğasına uygun olarak bu tip bölümlemeler yasamanın ve yürütmenin altında yatan normların devr-i daim etmesi sürecinde, sistemin kendi kendisini yeniden üretebilmesinin gerek şartıdır.  Seçimler demokrasinin şenliğidir vb. şekillerde dolaşıma çıkartılan söylemler, hükümet ile muhalefetin çatalın bir tarafına, halkın diğer tarafa konumlanmasını anlatır aslında bizlere. Kademeli olarak hükümet olan ile muhalefet arasında ‘meşru’ bir ayrıma giderken, ön yüzüne parlementonun oturtulduğu sistemle geniş halk yığınları arasında daha keskin, daha hayati bir mesafe çoktan oluşmuştur. Bu demektir ki, dışsal olanın idamesi, oligarşik bir temelin temsilciler nezdinde yeniden üretilmesi söz konusudur. Bu bağlamda, temsili demokrasi modeli özü itibariyle kendiliğinden bir self-organizasyon değildir.

Toplumsallaşmanın aksine politik ve ekonomik kaynakların kontrol ve yönetimini benimsemiştir[3]. Bu ajandanın varlığını inkar ettikçe temsili demokrasi anlaşılamaz. Sadece o kadar da değil, solun temsili demokrasi ile olan ilişkisine durup buradan bakmak da gerekir. Hattızatında, politik olanın ne olduğu ve ne olmadığı ayrımı tıpkı meşruiyetin nerede başladığı nerede bittiği, neyin legal neyin illegal olduğunun sınırının çizilmesinde olduğu gibi, sistem eliyle ve çok katı bir belirlenimcilikle yapılabilsin için, bu iki boyutlu düzlemden yükselen mevzubahis çatallanma gerek şarttır. Bir başka deyişle, temsili demokrasinin hem ‘meşruiyet’ dediğimiz büyük kümenin oluşumunda sistem için vazgeçilmez bir nüve oluşu hem de bu meşruiyet kümesini kurup onu totaliteryen amaçlar için kullanabilmek sürecinde çok etkili bir elementtir.  Bizatihi bu onun kendi tabiatından ileri gelmektedir, kötüye kullanılmasından ötürü kaynaklanıyor değildir.  O halde, aynı zamanda hem çatalların birinde olup hem de diğer tarafa öykünmek, onunla travma bağı kurmak değilse, ne olabilir?

Görünen köy kılavuz istemez; temsili demokrasi artık iyice yaşlanmıştır, temelinde yatan örüntüleri felsefi açıdan çok eskiye, erken modern (17-18 yy) paradigmalarına saplanıp kalmıştır ve günümüzün kapitalist toplum düzeninin bile kendi çelişkileri ve süreçleri ile başa çıkamamaktadır.[4]

 Demos ve Kratein’in bir kez daha fakat modern parlemento formunda hibritlenmesi tecelli ettiğinde iş bu yeniden biçimlenme masum bir dönüşüm olarak kalmadı, yakın ve alakalı kavramların muhteviyatını da değişmeye zorladı. Örneğin ulus devletler, sınırları belirgin bir coğrafyaya hükmetmeden egemenlik ilkesinin geçerli olamayacağı aşikar olduğu için, birleşmiş bütünleşmiş bir Pazar üzerine birleşik bir ulusun devlet eliyle üretilmesidir. Tarihi westphalia antlaşmasına (1648) kadar geriye sarıp yeniden oynattığımızda devletlerin önce kendilerini bina edip sonra ulusları birer ideolojik program olarak, (devlet= hardware, ulus =software)  yarattığını ileri sürmek hakikate içinden bakmaktır. 

Bu durumda temsili demokrasinin etkilerinden başlıcası Res Publica kavramını temsil edilenlerin birliğinden temsilcilerin birliğine doğru dönüştürmesi oldu. Meşruiyet bağlamında sistemin tasarımı, karar mekanizmalarını temsili demokrasi ile birlikte çalıştırarak etkinlik alanlarını hem sınırları belli bir fiziki coğrafyada hem de siyaset alanında yeterince yoğunlaştırabilir. Bugünün dünyasında gelişmiş demokrasi pratiği olarak kabul edilen ülkeler için bile bütünün kararı sayılabilir miktarda temsilcilerin eline bırakılmış durumdadır.  Haliyle meşruiyet bir kere halk oyuyla aktive edilmeye görsün, onu tutabilene aşk olsun.

Basitten karmaşığa doğru bir nedensellik haritasını çıkartan yazar ve akademisyen Jose M. Ramos[5] temsili demokrasinin keşfi ve yürürlüğe girmesi dönemlerinde günümüz ile karşılaştırılamayacak derecede sınırlı bir ulaşım ve komunikasyon imkanının olmasına dikkat çekerek meşruiyetin görünen yüzü için belirli miktarda temsilcinin başkentlerde toplanmasına atıfta bulunur.[6]  Unutulmamalıdır, temsili demokrasinin bebeklik evresi tarım temelli toplumlardan erken sanayi toplumlarına geçiş dönemine denk düşer. Ulus devletlerin parlementoları ve diğer temsilcilerin olduğu görece küçük yasama organları, karşılaştırmalı olarak incelenirse, günümüzün endüstriyel ve teknolojik gelişmeleri ile kıyas bile edilemeyecek ölçüde küçük; fakat sosyal ve tarihsel etkileri günümüzden çok daha güçlü bir dönemin çocuklarıdır.  Bu ve benzeri süreçlerin içerisinde temsilcilerin belirli bir merkezde düzenli olarak toplanması ve yasama organını vücuda getirmesi politik elitizmin de kaçınılmaz bir sonuç olarak kabul edilmesine sebebiyet vermiştir.  Aristokrasiyi deviren burjuvazinin onun yerine geçmesi tesadüfi değildir ve sadece politik ekonominin konusu da değildir. Tarihin motoru, bu belirlenimci şemada yeniden kurulan çatallanmalar üzerinden çalıştırıldı denilebilir. Bugünün dünyasını ve onun sorunlarını anlamak için bilimsel metoda başvurduğumuzda bizatihi hem bilimsel paradigmaların hem de bilim felsefesinin almış olduğu mesafe görülecektir. Süphesiz kartezyen şemacılığın çok daha ilerisindeyiz. Fakat henüz hala daha temsili demokrasinin bu anlatılan ikili tabiatını, karar vericiler ve karara maruz kalanlar olanlar ifade edebileceğimiz ikili tabiatını tartışmaya aşmış değiliz.  Öte yandan yaşanılan tecrübeler yeterince gösteriyor ki öz maddesi çelişki olan demokrasi fenomenini yeniden üretebilmeyi düşünmek bile başlı başına radikal bir yönelimdir. Hattı zatında karakteristiği radikal olan demokrasi pratiğinin akışkan bir formunun da olması gerekmektedir. 

Sonuç yerine;

Tarihin motorununun benzini praksis kadar theoria’dır; teori ise ampirik bilgi ile çerçevelenebilirse ancak bir arka plan işlevi görebilir.  Termodinamik yasalarının keşfedilmesinden bugüne alabildiğine bir hızla ilerliyor bilim tarihi ve kendi etki alanında katı olan her şeyi alabildiğine bir hızla buharlaştırıyor. Bu gerçeğe en çok eğer kavramları birer araç-alet olarak görüp kullanırsak alet çantasının (techne) artık hayatın maddi ve çok dinamik gerçeğine yeterli gelmediğini gördüğümüzde tanıklık ediyoruz. Ediyoruz etmesine lakin genellikle sadece görmüş ve tecrübe etmiş olmakla yetiniyoruz. 

İş bu yazı dizisi bu konulardan hareketle demokrasi kavramının kendisiyle ve temsili demokrasinin eşitsiz siyaset alanına duyduğu gereksinim aksinden kapitalist toplumlarda hukuk ve demokrasi ilişkisini sorgulamakla devam edecek.

[1] Fuchs C.; 2002, Concepts of Self-Organisation, Human Strategies in Complexity

[2] Bkz: Levitsky S & Way L.A, Competitive Authoritarianism Cambridge Universitesi Yayınları, 2001

[3] Fuchs C., 2002; Concepts of Self-Organisation, Human Strategies in Complexity

[4] Ramos M, 2015; Liquid Democracy and the Futures of Governance

[5] Queensland University of Technology; Brisbane -Australia

[6] Ramos M, 2015; Liquid Democracy and the Futures of Governance

(*) UMUDA YOLCULUK’a yeni genç bir kalem katıldı; sevgili Uğur Bt gel.
Uğur, bağımsız bir araştırmacı ve yazar. Bu güne kadar Türkçe dışındaki dillerde yazdığı yazılarının yanı sıra, bu blogda da yazmayı sürdürecek.
Akademik yolculuğunda ise bir doktora adayı. Çalışma alanları Bilim Felsefesi, Siyaset Felsefesi ve Politik Coğrafya. On senedir göç ediyor.