Şenay Aydemir, endüstriye dönük en ciddi fikri takip içinde olan sınırlı sayıda haberciden biri. Sinemanın zenginlerinin kavgasının tozu dumanında gözlerden kaçması çok mümkün olan, ama bence de sürecin asli tanımlayıcısı gelişmeleri aktarmış. Sektörün en politik ürünleri belgesellerde ağırlık kazanıyor ve iktidarın saldırısı da hiç gecikmedi. Aydemir’in tespitlerine ve öngörüsüne katıldığımı söyleyip, aradan çekileyim. (AHÜ)

Şenay AYDEMİR
Şenay AYDEMİR – Evrensel

Memleketin ana akım sinema gündemi Yılmaz Erdoğan’ın “Organize İşler: Sazan Sarmalı” filmini vizyon gösterimi devam ederken Netflix’e satması oluşturuyor. Bu işlemin etik ve hukuki boyutu bir haftadır sinemanın biricik gündemi olarak yerini koruyor. Oysa aynı günlerde mail gruplarını, ana akımın dışında işler üreten sinemacı çevrelerini aşamayan ve bir türlü görünür hale gelemeyen başka bir sarmalla uğraşıyor ülke sinemacıları. Çoğunluğunu belgesel sinemacıların oluşturduğu hatırı sayılır sayıdaki sinema emekçisi filmleri nedeniyle yargılanıyorlar. ‘Filmleri nedeniyle’ vurgusu önemli çünkü bu sinemacıların mahkeme karşısına çıkma nedeni adli ya da politik bir eylem nedeniyle değil, doğrudan filmleriyle ilgili.

Susma Platformunun 2018 sansür raporuna kısaca bir göz atmak bile durumun vahametini ortaya koymaya yetiyor. Yaklaşık dört yıl önce 2015’in nisan ayında devam eden İstanbul Film Festivali’nde sansüre uğramasıyla gündeme gelen “Bakur” belgeselinin yönetmenleri Çayan Demirel ve Ertuğrul Mavioğlu’nun Batman’daki yargılanmasına 21 Şubat Perşembe günü devam edildi. Savcı ‘Örgüt propagandası yapmak’ suçlamasıyla 5 yıla kadar hapis cezası talep ediyor. Ülkenin birçok kentinde gösterilen bir filmin yalnızca Batman’daki gösteriminin ardından dava konusu olması tek değil.

Geçen hafta da yine Batman Savcılığı tarafından açılan bir başka dava nedeniyle “Nû Jîn” Belgeselinin Yönetmeni Veysi Altay ve filmin Batman’da Yılmaz Güney Sinema Salonu’nda gösterilmesini sağlayan eski müdürü Dicle Anter’e ceza verildi. Altay 2 yıl 6 ay. Dicle ise 2 yıl 1 ay ceza aldı. Her iki isme de yurt dışına çıkış yasağı konuldu. Görüldüğü gibi her iki vakada da sinemacılar eylemleriyle değil, filmleriyle yargılanıyorlar.

Yine geçen ay Belgesel Yönetmeni Medet Dilek hakkında, Koçgiri İsyanı’nı aktardığı “Taş Düğmeler” filminde “Atatürk’e hakaret” ve “suça teşvik” gerekçeleriyle suç duyurusunda bulunuldu. Dilek ifade verdi. Hakkındaki soruşturma sürüyor. Bir başka belgesel, “Roza- İki Nehrin Ülkesi”nin Yönetmeni Kutbettin Cebe’nin eserinden dolayı yargılanma nedeni ise çok tanıdık “terör örgütü propagandası” yapmak!

Geçen yıl festivallerde gösterilen, vizyona giren “Benim Varoş Hikayem” isimli Filmin Yönetmeni Yunus Ozan Korkut hakkında aylar sonra “Suçu ve suçluyu övmek”, “Halkı uyuşturucu kullanmaya özendirmek” suçlamalarıyla dava açıldı. Yönetmen Kazım Öz hakkında ise ‘silahlı terör örgütüne üye’ olmak suçlamasıyla 15 yıla kadar ceza isteniyor.

Sinema ve sinemacılar üzerindeki yoğun baskı yalnızca çekilmiş filmlerle de sınırlı değil üstelik. Çekilen filmlere de engel çıkarılıyor. Bodrum’da KHK ile işinden atılanların belgeselini çeken Nejla Demirci ekibiyle birlikte gözaltına alındı. Diyarbakır’da Özkan Küçük’e çöp toplayan çocuklarla ilgili belgesel filmi için çekim izni verilmedi. Seyri Sokak Video Eylem Kolektifi Üyesi Oktay İnce’nin evine yapılan baskında 18 yıllık görsel arşivine el konuldu.

Yalnızca filmler değil, festivaller de yoğun bir baskı altında. Ankara Valiliği LGBTİ+ filmlerinin gösterimlerini her yerde yasakladı. Ocak ayında Pera Müzesi’nde düzenlenmesi planlanan Kuir Kısalar etkinliği, Beyoğlu Kaymakamlığınca “Kamu esenliğinin sağlanması” gerekçesiyle yasaklandı. Documentarist tarafından düzenlenen Hangi İnsan Hakları Film Festivali’nin Diyarbakır ayağı Diyarbakır Valiliği tarafından gerekçesiz yasaklandı.

Memleket sinemacılarının kaymak tabakası, üç kuruş için ortalığı ayağa kaldırıp saray huzurunda yasa çıkartmayı kutlarken diğer tarafta baskı giderek artıyor. Özellikle de ‘Kürt sorunu’na odaklanan, LGBTİ+ teması içeren yapımlar hukuki ya da keyfi uygulamalara tabii tutuluyor. Bu filmlerin gösteriminin engellenmesi yetmiyor, yaratıcıları mahkemelere çağrılıyor o da yetmiyor çekilmelerinin önüne geçilmeye çalışılıyor.

Filmlerin yargılanmaya başlandığı bir ülkede bu işi yapan hiç kimsenin özgür olduğunu iddia edemeyiz. Hukukun, kolluk gücünün keyfi bir şekilde filmlere yöneldiği bir yerde ister ‘sanat’ ister ‘gişe’ filmi çeksin işini düzgün yapmak isteyen hiçbir yönetmen bu saldırıdan muaf değildir. Sadece ‘şimdilik’ sıra ona gelmemiştir!