A. Halûk Ünal

Türkiye solunun son derece sorunlu geçmiş zihniyeti ve gelenekleri nedeniyle, HDP ile yazdığım her yazıya peşinen not düşmek zorunda kalıyorum; bu, hasımlar arası değil, hısımlar arası bir tartışmadır. Özellikle de isimlerini anacağım parti sözcülerinin göze aldıkları riskleri düşününce, daha da güç bir tartışmadır.

Devam edelim.

Yakın zaman önce – ‘Beka Sorunu’ ve ‘Yetmez ama Evet bile değil’adlı- iki farklı yazıyla HDP’nin seçim taktiğini eleştirmiş; yaklaşımın, en ayırt edici yanımız olan “üçüncü yol” politikası ile çeliştiğini ileri sürmüştüm. Bu yönde özellikle de Saruhan Oluç’un açıklamalarını kanıt gösterdim.

Oluç’un Artı TV’deki açıklamaları “Ülkenin veya toplumun bir beka sorunu yok, iktidarın bir beka sorunu var. Korku yayarak seçimi kazanmak amacıyla, ben gidersem ülke yıkılır anlayışı ile Türkiye’de beka sorunu olduğunu iddia etmek tamamen çarpıtmadır;” cümlesiyle özetlenebilir.

Yine de bu yaklaşımı hep yaptığım gibi sıfatlardan ya da bu tür tartışmaları ahlaki terimlerle yapmayı sevenleri sevindirmemek için, bu cümlenin ima ettiği başka cümleleri yakıştırmamıştım.

Gecen gece sevgili Garo Paylan yine Artı TV’de (iyi ki varlar) seçim politikalarını anlattı. Bilale anlatır gibi; basit, anlaşılabilir ve gayet net. 

Paylan, “ülke siyasetinin merkezinde bir boşluk olduğu” tespitinden hareketle, “diktatörlük inşasına karşı” merkeze yönelmek gerektiğini, “burada sağlanacak güç birliği ve ittifaklarla, önce hukukun kurtarılabilme ve anayasanın hiç değilse cari hale getirilebilme” ihtimalinin önemini anlattı.

Böylece benim Oluç’un cümlesinden, çıkarımla iddia etmek istemediğim yaklaşımın eksik kısmını tamamlamış oldu.

Bu tür durumlarda genellikle, açıklamalardaki olası dil ve kavram sorunlarının yaratacağı sıkıntıları giderme, parti hattının boyutlandırılarak anlatılması işini mükemmelen üstlenen sevgili Ertuğrul Kürkçü de -yine Artı TV de Ayşe Yıldırım’la Ayşe Çavdar’ın programında- eğer CHP ile ilgili çok özel bir diplomatik dil kullanmasa yine çok takılmayabilirdik.

Oysa Kürkçü’nün açıklamalarında da CHP’yi benim katiyen anlamadığım ve anlayamayacağım bir incitmeme özeni söz konusuydu.

Benim “neo sosyal demokrat” olarak adlandırdığım ya da “merkeze doğru dümeni kırmak”denilen yaklaşım tam da bu.

Ama KÖH karar vericilerinin de bu taktiği desteklediğini düşününce, alışılmadık bir söz birliğiyle karşı karşıya olduğumuz açık.

Kürdistan’da üçüncü yol, batıda merkez sol…

Bu noktada benim gibi düşünen hısımlara iki yol kalıyor; ya “benden akıllı değilsiniz” demek ya da “bir bildiğiniz vardır” diye düşünmek. 

Elbette ikincisini seçip, süreci izlemeyi, ve yoldaşlarımızı desteklemeyi sürdüreceğiz.

Bildirge ve Kürdistan çıpası

Tabi HDP siyasetindeki “karmaşa” bununla kalsa tartışma çok basit olabilirdi.

Oysa şu anda HDP hattını tanımlayan iki önemli olgu daha söz konusu.

Birisi, HDP’nin, üzerinde ciddi bir emek verildiği sabit, seçim bildirgesi. 

Diğeri ise, Leyla Güven’in açlık grevi ekseninde başlayan, hızla HDP yönetiminin de sahiplendiği ve şu anda bütün dünyaya yayılan talebin oluşturduğu nitelik.

“Yiğidi öldür hakkını ver.” 

Bildirge 24 Haziran’da kadınların son derece başarılı biçimde açtıkları bildirge yolundan yürüyor ve büyük ölçüde radikal demokratik bir  hattı işaret ediyor. 

Bildirgenin açıklandığı toplantıda da sevgili Sezai Temelli’nin “demokratik cumhuriyet” eksenli konuşması da bunun bir tesadüf olmadığının kanıtı.

Oluç’un ve Paylan’ın açıklamalarında ifadesini bulan taktik, bildirge ve Kürdistan çıpasına bağlanmış sanki. Elbette Kürdistan’da seçim öngörüleri, ileri sürülen iddialara uygun gelişirse.

Leyla Güven çıpası

Şu anda Anadolu ve Ortadoğu’da bir “üçüncü yol” imkanından sözedebiliyorsak, elbette bu KÖH sayesinde elde ettiğimiz tarihi bir kazanım.

Leyle Güven’in başlattığı açlık grevi de KÖH geleneğinin içinden süzülüp gelen bir eylem. Kurulduğu günden bu yana HDP’nin de “yasal tehdit”ler nedeniyle uzak durduğu bir talep, karanlığın en koyu olduğu bir anda merkezi bir talebe dönüşmüş durumda.

Burada çok az HDP’linin itiraz edeceğini sandığım şahsi düşüncelerimi ifade etmeyi önemli buluyorum.

Abdullah Öcalan ve PKK benim gözümde ulusal ağırlıklı bir eksenden yola çıkmış, geldiği noktada küresel bir özgürlük hattına dönüşmüştür.

Bu da Kürdistan’ın bütün parçalarındaki sömürgecilik karşıtı mücadele ile emek eksenli mücadelenin sentezlenebileceği muazzam bir zemin yaratmıştır.

Öcalan, Nato’nun Ortadoğu’daki demokratik odakları Amerikan mihverine ekleme operasyonunun bir parçası olarak tuzağa düşürülmüş ve sömürgeci Türk devletine teslim edilmiş, ama bu hesap tutmamıştır. PKK hiç bir mihvere teslim olmamış, tek miğfer olarak Kürt halkını kabul etmeyi sürdürmüştür.

PKK, bir terör örgütü değil, küresel özgürlük mücadelesinin öncü güçlerdendir.

Bir çok yazıda da altını çizdiğim gibi küresel sola zapatistalar gibi çok güçlü bir ortak gündem hediye etmiştir.

Leyla Güven’in Öcalan’ın üzerindeki lanetli tecrit politikasının sonlandırılması için başlattığı eylem, Rojava’da tanıdığım binlerce “Apocu” genç kadının feda çizgisinin bu ülkeye tercümesinden başka bir anlam taşımaz.

Bu talep ne CHP ne de bir kısım Türk soluyla uzlaşılabilir niteliktedir. Sadece bizden bucak bucak kaçmalarına neden olur.

Bana göre, Tahir Elçi’nin de kendisine yönelebilecek tehdidi çok iyi bilmesine rağmen tereddütsüz ortaya koyduğu hakikat, üçüncü yolun da barışın da en tutarlı savunulma biçimlerinden biridir.

Zaten biz “Türk” solcuları 40 yıl sonra hala bu hakikati “Türk” toplumuna anlatamayacaksak neyi anlatabilir, hangi demokrasi tartışmasında ortaklaşabiliriz?

40 yılı anti emperyalist ve anti faşist ilkelerle geçiştirmiş, anti şövenizme öcü gibi bakmış olmanın kayıplarını nasıl tamamlayabiliriz?

Eğer partinin Kürdistan ve batıdaki seçimlere ilişkin öngörüleri gerçekleşmezse, komplo ve hilelerle çelinirse, yine de Leyla Güven çıpası önemli bir kazanım olarak kalıcıdır.

“Merkeze yönelme siyasetiyle” çelişik de dursa Leyla Güven çıpası sağlam ve güçlüdür.

Bu nedenle benim gibi düşünenlerin içi rahattır. 

Bize de onu ve bütün grevcileri saygıyla selamlamak, desteklemek ve Türklere anlatmak kalır. 

Elimizden ne geliyorsa.