Ümit Akçay Perşembe, 14 Şubat, 2019

Son açıklanan veriler, Avrupa’nın üçüncü büyük ekonomisi olan İtalya’nın resesyona girdiğini, yani 2018’in ikinci yarısında ekonomik daralma yaşadığını gösterdi. Üçüncü büyük ekonomide daralma yaşanırken, son açıklanan sanayi üretimi verilerine göre Avrupa’nın en büyük ekonomisi Almanya’da da resesyon zilleri çalmaya başladı.

Başlıktaki cümle, solcu bir iktisatçının dünya ekonomisi ile ilgili tahminlerinden esinlenen bir ifade değil. Başlık, geçtiğimiz hafta Dubai’de düzenlenen World Government Summit’te Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Christine Lagarde’ın sözlerinden oluşuyor. Lagarde, bu açıklaması ile 2019’da ve sonrasında küresel ekonomide büyük sorunların yaşanabileceği uyarısında bulunuyor. Aynı zirvede, Nobel ödüllü iktisatçı Prof. Paul Krugman da 2019 ya da 2020’de ABD’de bir resesyon beklenebileceğini belirtti.

Bu yazıda, Dubai’deki zirveden yükselen endişeli seslere kulak vererek, dünya ekonomisindeki güncel konjonktür üzerinde duracağım. Bu haftaki yazı, aynı zamanda, geçen haftaki yazının devamı olarak görülebilir. Geçtiğimiz hafta, FED’in 30 Ocak 2019 tarihli açıklamasının kritik önemde olduğuna işaret etmiştim. Kısaca hatırlatmak gerekirse, FED faiz artırım sürecine ara verdiğini, bilanço daraltma sürecini de otomatik pilottan çıkardığını ilan etmişti. Bu hafta, bu kararın arka planında olan önemli gelişmelere değineceğim.

2019: SENKRONİZE YAVAŞLAMA VE SOLO KRİZLER

Bu alt başlık, 2018’in Aralık ayında 1+1 Forum’a yazdığım son yazının da başlığı idi. 2019 yılında küresel ekonominin yavaşlayacağını ve bazı ülkelerin ekonomik krizler yaşayacağını belirtmek için bu başlığı kullanmıştım. 2018 başında küresel neoliberal teknokrasinin kurumları, 2018 yılının küresel ekonomi için senkronize bir büyüme yılı olabileceği, yani hem erken hem de geç kapitalistleşmiş ülkelerin aynı anda büyüyebileceği öngörüsünde bulunmuştu. Ancak 2019 başında, bir önceki yılda yapılan iyimser öngörülerin tutmadığı, aksine önümüzdeki dönemin ekonomik yavaşlama dönemi olacağı kabul edildi.

Son açıklanan veriler, Avrupa’nın üçüncü büyük ekonomisi olan İtalya’nın resesyona girdiğini, yani 2018’in ikinci yarısında ekonomik daralma yaşadığını gösterdi. Üçüncü büyük ekonomide daralma yaşanırken, son açıklanan sanayi üretimi verilerine göre Avrupa’nın en büyük ekonomisi Almanya’da da resesyon zilleri çalmaya başladı.

Avrupa ekonomisinde yavaşlama eğilimi belirginleşirken, dünyanın ikinci büyük ekonomisi olan Çin’de de 2008 sonrası başlayan yavaşlama eğilimi istikrarlı olarak devam ediyor. ABD ile Çin arasında süren ticaret savaşı, Çin ekonomisindeki yavaşlamayı daha da artırabilir. Ancak gerek iki ekonomi arasındaki ilişkiler, gerekse Çin’in küresel ekonomiyle bütünleşme seviyesi o kadar yüksek ki, Çin’deki ekonomik yavaşlama, sadece Çin’i ilgilendiren bir olay olarak kalamıyor.

Son olarak, Avrupa’daki resesyon riskine ve Çin’deki yavaşlama eğilimlerinin sürmesine ek olarak, geç kapitalistleşen ülkelerde de 2013 sonrasında görünür hale gelen sorunların giderek daha yoğunlaşmaya başladığını izleyebiliyoruz. Aralarında Türkiye’nin de olduğu pek çok ülkede ya ekonomik daralma yaşandı ya da halen yaşanmaya devam ediyor.

FED’in 30 Ocak 2019’daki açıklamasını ele alırken kısaca özetlediğim bu üç gelişmeden oluşan güncel dünya ekonomisi tablosunu aklımızda tutalım.

BİLİNMEYEN SULAR

FED açıklamasını daha kapsamlı bir şekilde değerlendirmek için bir başka konuyu da gündemimize almamız gerekiyor. Harvard Üniversitesi’nden Prof. Kenneth Rogoff, 4 Ocak 2019 tarihinde Project Syndicate sitesinde yazdığı ‘Central Bankers’ Fiscal Constraints’ başlıklı yazısında, politika yapıcıların bir sonraki krize oldukça sınırlı bir alet kutusu ile gireceklerine dikkat çekti.

Esasında Rogoff’un derdi, bir sonraki krizde maliye politikası kullanılarak uygulanacak bir canlandırma programının mahzurlarına değinmek. Zira, faizlerin çok düşük olması nedeniyle para politikasının işlevsiz hale gelmesi sonucunda maliye politikasının ana müdahale kanalı haline gelebileceği endişesi, Rogoff’un makalesinde dile getiriliyor. Kısacası, Rogoff’un makalesi, mealen ‘aman ha, maliye politikasına dokunmayın, negatif faiz dahil para politikası alanında başka neler yapılabileceğine odaklanın’ öğüdü ile bitiyor.

Oysa, dünya ekonomisindeki son 30-40 yılın hikayesi, iktisat politikasını para politikasına indirgemekten ibaretti. Dahası, sadece kriz sonrası Avro Bölgesi’ndeki politika tepkisine baksak dahi, Rogoff’un bu önerisinin çoktan yanlışlandığını görebiliriz. O nedenle, yazısının önemli olan yanı mali politikasının ana akım için halen bir ‘tabu’ olduğunu vurgulaması değil. Önemli olan, bir sonraki krizde para politikalarının da maliye politikalarının da, ana akım tarafından kullanıldığı şekliyle işlemeyebileceğinin, yine ana-akım bir kalem tarafından da dile getirilmiş olması.

FED’in 30 Ocak 2019 kararını değerlendirirken aklımıza tutmamız gereken ikinci önemli gelişme bu.

FIRTINAYA HAZIRLIK

Geçen haftaki yazı ile birlikte düşünürsek, şimdiye kadar ele aldığım konulardan iki ara sonuç çıkarabiliriz.

İlki FED’in yaklaşan ‘fırtınaya hazırlık’ nedeniyle faiz artışı döngüsüne ara verdiğidir. ABD ekonomisi açısından baktığımızda, FED’in miktarsal genişleme programları ile finansal varlık alımına girişerek varlık fiyatlarının yüksekte tutma ve borçlanma maliyetini azaltma hedefleri, sonuçta karşımıza büyük bir varlık fiyatı balonu ortaya çıktı. Aralık ayındaki FED toplantısı sonrasında ABD’deki S&P 500 Endeksi’nin çok sert bir şekilde düşmesi, faiz artışlarına devam edilmesi durumunda yeni bir finansal çöküşün tetiklenebileceği endişesini yaratmışa benziyor. Zira FED’in bu kararından sonra borsa hızla yükseldi.

İkincisi, 2008 krizinin üzerinden 10 yıl geçmişken ekonomik sorunların halen aşılamadığını ve halen 2008 konjonktürü içinde yer aldığımızı gösteriyor.

Bu kadar uzun süren bir kriz konjonktürünün nasıl adlandırılması gerektiği konusuna şimdilik girmiyorum. Önümüzdeki hafta, FED’in 30 Ocak 2019 kararını, 2008 küresel ekonomik krizinin gelişimi bağlamında değerlendireceğim.