A. Halûk Ünal

Kürt Özgürlük Hareketi ile Türk solunun HDK/HDP projesi temelinde ortak mücadele kararı alması, Türkiye siyasi mücadele tarihi açısından tarihi bir dönemeç oluşturdu.

Yani her ne kadar “bileşen” olarak adlandırılan örgütlü yapılar bu yapının temelini oluştursa da, toplumda yarattığı etki alanı, yalnızca seçmen olarak bile yüzünü ona dönenlerin toplamı, potansiyel olarak ülke geleceğinde çok önemli roller oynayacak iki temel demokratik çizginin “ana rahmini” oluşturan bir nebula ile kuşatılmış bir iç çekirdek durumunda. 

Söz konusu nebula ise ülkedeki gelecek vaadeden tek sosyo kültürel ve siyasi sol odak.

Bence bu zeminde iki ana eksenin “mücadelesine” tanık oluyoruz. 

Bir yanda kurucu “radikal demokrat” çizgi, onunla yarışan da “neo sosyal demokrat” diyebileceğimiz çizgi. (Böyle kategorizasyonlar yaptığımda düştüğüm standart notu yine düşeyim. Geleneksel olarak bu tür kategorizasyonlar siyasi olarak kalmaz, ahlaki olarak da anlamlandırılır maalesef. Ben bu geleneğe de karşıyım ve bu kategorizasyon hiç bir negatif ahlaki anlam taşımamakta.) 

Ama nihayet her soyutlama gibi bu da HDP’nin hegemonya alanındaki dinamiklerin diyalektiğini yeterince anlatmıyor. Bu cümle daha çok sayısız vektörün bileşkesini anlatıyor.

Yani HDP bir mozaik gibi değil, daha çok – Anadolu gibi- bir ebruya benziyor. 

Bu nedenle eleştiriyi, ve analizleri bu farkındalıkla okumakta büyük yarar var. 

“Beka sorunu” turnusolu

Yukarıda da söylediğim gibi bu iki çizgi fiilen kimi uzlaşarak, kimi sentezlenerek, kimi çatışarak HDP nebulasına yön veriyor.

Her durumda kapitalizmin ve devletin seçtiği stratejiler ve taktikler karşısında da her iki çizgiyi önermeleriyle tanımlayabiliyoruz.

Bu açıdan “beka sorunu” tartışması, son derece güncel ve yapacağımız analizler, seçeceğimiz taktikler itibariyle geleceğimizi belirleyecek nitelikte olduğu gibi, aynı zamanda iki çizginin farklarını ortaya koymak bakımından da turnusol kağıdı işlevi görüyor. 

Önce soralım bu ülkenin gerçekten bir beka sorunu var mı? 

Yoksa bu iddia, başta HDP resmi sözcüsü Soruhan Oluç ve eş başkanların ifade ettiği gibi “MHP ve AKP’nin bir hilesi mi? Türkiye’nin aslında bir beka sorunu yok” mu? 

“Ülkenin veya toplumun bir beka sorunu yok, iktidarın bir beka sorunu var. Korku yayarak seçimi kazanmak amacıyla, ben gidersem ülke yıkılır anlayışı ile Türkiye’de beka sorunu olduğunu iddia etmek tamamen çarpıtmadır.” (S.Oluç)

Yani MHP/AKP, siyasetin çok bilinen temel kuralını işletip, yine, kendi dar çıkarlarını toplumun genel çıkarı olarak tercüme etmeye mi çalışıyorlar?

Bu soruya verilen yanıtlar, yalnızca HDP nebulasındaki iki çizginin değil, bütün siyasi partilerin de turnusol kağıdı niteliği taşıyor.

Bu kez gelişmeler açık açık gösterdi, hatta kanıtladı ki, Bahçeli’nin kamuya taşıdığı bu “uyarı” esas olarak MHP/AKP için değil, İYİP, Saadet başta olmaz üzere bütün sistem partilerine, devletin çelik çekirdeğince yapılan bir duyuruydu.

İster uygarlık krizi, ister kapitalizmin uluslar arası krizi diyelim, sonuçta küresel sistem artık yerel kapitalist şubelerin krizlerini subvanse edemez durumda.

Merkez ülkeler dahil, “sarı yelekliler”de en veciz görünümünü kazanan kitle hareketleri ve isyan alametleri küresel olarak yayılıyor.

Üstelik tarihin hiç bir döneminde olmadığı kadar ortak talepler etrafında hareketleniyorlar.

Elbette buna rağmen Türkiye gibi bir yerel şube bu krizden nasibini alabilir, ama henüz “beka sorunu” denilebilecek bir noktada olmayabilirdi.

Oysa Türkiye Cumhuriyeti her açıdan gerçek bir beka sorunuyla yüzyüze.

24 Ocak 1980 kararlarıyla neo liberal strateji, küresel kapitalizmin köprü başları olan ulus devletleri franchising programlarıyla küresel sisteme entegre etti.

Bu, bir kısmı için “sınıf atlama” vesilesi olurken, bir kısmı için de kalıcı çözümler üretemedi.

Özellikle T.C. gibi öz kaynakları çok cılız bir ekonomi, toplumsal mutabakatı da sürdüremeyince ciddi bir krize yuvarlandı.

Tabi bunu tetikleyen temel olgu, 1978’de başlayan ve 1984’de yeni bir aşamaya geçen son Kürt isyanı.

Uzun bir tarih kesitinin sunduğu sayısız kanıtı atlasak ve analizi yalnızca 24 Temmuz 2015’te Kandil’e hava operasyonlarıyla başlatılan, güya “PKK’yi topyekun imha hedefiyle yürütülen ‘Çöktürme Planı’ ile başlatsak bile son üç yıldır yaşananlar, Türk devletinin gerçek ve çok ciddi bir beka sorunu ile yüzyüze olduğunun güçlü kanıtlarından biri.

Diğer kanıtı ise, devletin bu kez Kürdistan’a farklı Batı’ya farklı davranmayıp, devleti açık bir savaş devleti, bir diktatörlük olarak yeniden inşa etmesi.

Yani Türk devleti ve onun kurucu zihniyeti çevresinde örülen faşist diktatörlük/beka bloku gerçek bir çöküşle karşı karşıya. 

Bu çöküş, bu zihniyeti taşıyan hiç bir kesimle engelenemez.

Yani Saruhan Oluç’un tespitine katılmak mümkün değil. Ve HDP’nin bu tespitten hareketle alternatif bir söylem kurması da çok yanlış bence.

Bu tespit, bütün meseleyi AK/MHP iktidarıyla açıklayanları ve onlarla ittifakı meşrulaştıran, böyle bir restorasyon ihtimalinin mümkün olduğunu kabullenen bir tespit.

Bütün bu analize katılmıyor da HDP içindeki bir kesimin halka önerdiği gibi CHP ile ittifakın ülkeyi faşizmden kurtaracağını, veya Batı’da Millet ittifakına hayır oyu niyetine destek vermenin, acil ve yakın tehlikeyi bertaraf edeceğini düşünüyorsanız, krizin de kapitalizm içi çarelerle yumuşayabileceğine, Kürtler ve sol muhalefet için çok daha elverişli bir serbestliğin oluşabileceğine inanıyorsunuz demektir.

Bu gün Bilgisayar Mühendisleri Odası’nın yayınladığı raporbile tek başına, nasıl bir seçim operasyonu ve çaresizlikle malül olduğumuzun kanıtı.

Bu konuda kısa süre önce yazmıştımama bu yazıda bu tartışmayı da parantez içine alıyorum.

Çünkü farklı dönemlerde “ortak akıl” şu ya da bu taktiği seçebilir, hiç bir taktik mutlak doğru garantisiyle de seçilemez. Bilime aykırıdır. Ama ana stratejimizi oluşturan analizlerdeki mutabakat, örneğin bu aşamada devletin beka sorununu nasıl analiz ettiğimiz, çok belirleyicidir.

Yine HDP sözcüleri “bu taktiğin demokrasi için fedakarlık” olduğunu dile getiriyorlar.

Hangi demokrasi?

Bu gün Yeni Yaşam gazetesinde HDP örgütlenmeden sorumlu eşbaşkan yardımcısı Alican ÖnlüHDP’nin karar verdiği taktik yönelimi “üçüncü yol” olarak takdim etmiş.

Yani radikal demokrat eksen.

Oysa bu gün seçim taktiği benim baktığım yerden “neo sosyal demokrat” ekseni temsil ediyor.

Radikal demokrasi ile sosyal demokrasi arasındaki en temel ayrım noktası, demokrasiyi tanımlama biçimi çünkü.

Biz demokrasiyi kır komünlerinden, şehir meclislerine devletin karşısında ve dışında bir olgu olarak ele alırız. 

Sosyal Demokrasi ise, demokrasiyi devlet merkezli tanımlar. (Siz isterseniz buna Kautsky çizgisi de diyebilirsiniz. Ki 2. Ve 3. Enternasyonal’in Lenin sonrası sürecini de belirlemiştir.)

Burjuva demokrasisi de proleterya demokrasisi de devlet merkezli tanımlar oldukları için çok benzer sonuçlar üretirler. Bir uçta sosyal devlet kapitalizminin şahikası, öbür uçta otoriterliğin şahikası.

Bu nedenle bizler, topluma kapitalist zihniyetlerden demokrasinin kırıntısının bile gelmeyeceğini ilan ederiz.

Kapitalist devletin sunmak zorunda kaldığı bazı serbesiyetlerle demokrasiyi de birbirine karıştırmamaya özen gösteririz.

Bu nedenle radikal demokrasi ekseni çağımızın geçiş programı perspektifidir.

Bu nedenle Ali Can Önlü’nün dediği gibi “üçüncü yol”dan ilerlemeyi sürdürüyorsak, sözcülerimizin de tercin ettiğiniz taktiği temel analizlerle uyumlu bir biçimde takdim etmesi gerekir.

Bunun da “ülkeyi bu hale getiren AKP/MHP ittifakıdır” cümlesi olmadığını bilecek tecrübe, bilgi ve deneyimde bir “ortak akla” sahip olduğumuzdan henüz kuşkum yok.

Beka Bloku

Türk Devleti tarihi ve çok gerçek bir beka sorunuyla yüzyüze olduğu için son savunma/saldırı hattına çekiliyor ve faşist diktatörlük inşasına hız veriyor.

Meral Akşener mesajın alındığını Iğdır örneğinden söz ederken “sistem” kavramıyla özetliyor. 

Peki CHP’yi anlatmaya gerek var mı? 

2015 ten bu yana hangi blokun parçası olduğunu çok net kanıtlarla ortaya koymadı mı?

“Yeni Kapı ruhu”na sadakatinden hiç taviz verdi mi?

Karşımızda bir “Beka Bloku” var, ve danışıklı döğüş yeni bir seçime hazırlanıyorlar.

Kürdistan’daki belediyelerle ilgili sözümüzü kurarken de Faşist devletin, bütün yerel idareyi de temellük etmiş durumda olduğunu unutamayız.

Faşist diktatörlük kavramını benimsemek, burjuva devletinde bile hiç bir “özerk alanın” kalmadığını söylemektir.

Bu durumda her türlü mücadele çağrısı, siyasete ve seçimlere aktif katılım taktiğini de anlayabilirim, ama bunun sonucunda “belediyeleri alacağız, kayyumu göndereceğiz” vaadi yalnızca ters tepen bir silah olacaktır bilmeliyiz. 

Hileli masaya oturmayız, oturuyorsak da zarların hileli olduğunu ve oyunu bozmaya geldiğimizi söyleriz.

Faşist diktatörlükçe bütünüyle temellük edilmiş bir sömürge yönetimine karşı, onyıllardır idari olan için değil, siyasi olan için emsalsiz bir mücadele vermiş olanların, bu aşamada da açık alandaki kitleye dönük söylemi geleneklerine uygun kurmalarını beklemek hakkımız değil mi?

Yoksa radikal demokratik eksenin bu aşamada çalışmadığı, bir süre “neo sosyal demokrat” bir uslup ve söylemle ilerlenmesinde yarar görüldüğü yönünde bir “kararlaştırma” mı söz konusu.

KÖH ve onun ortadoğudaki yarattığı nebulaya devrimci bir imkan olarak bakmaktan vazgeçmediğimiz sürece, her tür taktik yönelime de aynı ihtimamla yaklaşabilir, tartışabiliriz.

Hal böyleyse bunu da paylaşabileceğiniz kadar ergin ve politik bir seçmen kitlesi olduğumuzu hatırlatmama gerek var mı bilmiyorum?