A. Halûk Ünal

Sevgili Oğuzhan Kayserilioğlu’nun “Özgürlüğe Doğru Kopuş”başlıklı yazısını burada iktibas ederken, önüne yazdığım notta da belirtmiştim. Bence konu, yalnızca siyasi değil kültürel bir mesele. Bu nedenle “yeni insan” kategorisinde yayınladım. 

Aslında, siyasal olanın aynı zamanda kültürel olduğunu iddia ediyorum. Ya da devrim tartışması esas olarak kültür devrimi tartışmasıdır.

Hatta konuya sosyalist gelenek böyle bakmadığı için kaybetti ve kaybetmeye devam ediyor; bence. Ya da kazanımlar, zaferler, bu duvara çarpıp yenilgiye dönüşüyor.

Bireyin ahlakı veya bir örgütün, devletin formunu tartışmak, siyasal olduğu kadar aynı zamanda kültürel bir değişim tartışması da diyebilirim. Çünkü bu formların tamamı sosyal teknolojiler. 

Hemen sadede geleyim. Sevgili Oğuzhan, şöyle yazmış; Toplum bir Tarihin içinden çıkıp gelir ve yüzeysel bir bakışla sanılacağı gibi Tarih sadece geçip giden bir şey değil, ama aynı zamanda şimdi ve burada da hareket halinde olarak iş gören bir güncel gerçeklik, aktüel bir öznedir.”

Çok doğru, bence de tarih her zaman güncel. Peki tarihin güncelliğini sağlayan nedir? 

On bin yıldır insanın tekçi, merkeziyetçi, erkek egemen bir kültürü, zaten öyleymiş, öyle de olması “doğal”mış gibi kabul etmesini sağlayan nedir?

Soruları biraz daha çeşitlendirelim.

Eflatun’un söylediği gibi “siteyi akıl yönetmediği için” mi böyle?

İnsanın mayasında mı bir bozukluk var?

Siteyi yöneten akıl ile insanın mayasının uyumuna ilişkin bir sorunla mı yüzyüzeyiz?

“Toplumun alt yapısındaki mülkiyet biçimleri ve üretim ilişkileri”ne rağmen, “üst yapıda sosyal bir alternatif” neden yaratamıyoruz?

“Öncü örgütleri” neden komünist yetiştirmekte çok verimsiz?

Üretici güçlerin gelişim seviyesi buna uygun değil mi?

Bu tartışmayı bir bütün olarak tarım toplumları çağının üst yapısını kuran dinler ve felsefe de farklı saiklerle yanıtlamaya çalıştı?

Hızla değişen, insanlığa her sefererinde “farklı bir yalan” söyleyen, tam eski yalanın yanıtını bulduğumuzu sandığımız bir anda, o yalanı geçersiz kılıp, henüz yanıtını bilmediğimiz yeni bir yalanla bizleri kuşatan tarih, kendisini güncellerken “ahlakı” hep, yenilgiye uğrattı.

Neden ve nasıl?

Formasyonların güncelliği

Çünkü tarih kendisini hep formasyonlar (sosyal teknolojiler) aracılığıyla günceller. 

Aile, okul, kilise, cami, havra, askeriye, bilinen en kadim formasyonlar; üst yapı kurumları. Günümüzde bunlara sayısız yeni formasyon eklenmiş durumda. Dernekler, sendikalar, partiler, medya vb. 

Oğuzhan bu konuda diyor ki; “Aile kurumunun, anne ve baba kimliğinin, kadın ve erkek olmanın, belirli beslenme, barınma, eğlenme gibi toplumsal alışkanlıkların içine doğan bebek, çocukluktan gençliğe ve olgunluğa doğru uzanan yaşamının bütün dönemlerinde ve kendisini var ettiği bütün yaşam alanlarında sayıları artıp zenginleşen toplumsal geleneklerle çevrelenip belirlenerek ve kendisine dayatılan rollere bürünerek yaşar. O, önceden saptanmış ve kimisi ahlak gibi süslenmiş bazısı da zorla dayatılmış egemenlik işleyişine ait toplumsal ilişkiler ve kurumlarla tümüyle kontrole alınmış, zararsız ve uyumlu bir yapıya sokulmuştur.”

Katılıyorum. Bütün bunlar birer formasyon ve aynı zamanda –Louis Althusser’in de çok güzel analiz ettiği gibi- devletin de ideolojik aygıtları.

Bunlara “ideolojik aygıt” vasfını veren, bireyler bu formasyonlarla ilişkiye geçtikleri andan itibaren onlara yalnızca bilgi değil, bundan daha önemli olan, davranış modelleri, ilişki biçimleri de edindirmesi. Yani bireyi eğitme yetenekleri.

Senaryosunu Tom Schulman’ın yazdığı, yönetmenliğini Peter Weirin üstlendiği “Ölü Ozanlar Derneği” (1989) adlı filmi bilmeyen var mıdır, bilmiyorum? Henüz izlemediyseniz, bence mutlaka izleyin.

İngiltere’nin övüne övüne bitiremediği eğitim sisteminde, son derece seçkin kabul edilen geleneksel ve marka bir okulda, dünyaya çok farklı bir açıdan bakan ve öğrencilerine de bu açıdan bakmayı teklif eden John Keating (Robin Williams) hem öğrencilerin, hem okul yönetiminin bütün ezberlerini bozar.

Filmi izlemeyenler için küçük bir spoiler yapayım; filmin şah beyiti, Keating’in sınıftaki bütün öğrencileri tek tek öğretmen kürsüsünün üzerine çıkartıp, oradan sınıfa bakmalarını sağladığı sahnedir bana göre. 

Geleneksel eğitim sisteminin o tartışılmaz iktidarının sembolü olan kürsünün üzerine tek tek ayaklarıyla basıp çıkar, sınıfa bakarlar; iktidarın hep baktığı açıdan.

Hoca girince ayağa kalkılır, sıra sıra birbirimizin ensesine bakarak oturulur, ve hoca karşıda tahtanın yanında ahşap bir yükseltinin üzerindeki masasından bütün sınıfa bakar. 

Peki, hocayla eşit bir zeminde oturduğumuz, bütün öğrençilerin bir çember biçiminde yerleştiği ve herkesin eşit zeminde birbirinin yüzünü gördüğü bir sınıf düzeninin farkı yok mu sizce?

Bu iki fiziksel düzenleme iki ayrı bilinç, eğitim ve ideolojik önerme içermiyor mu?

Örnekleri çoğaltmak mümkün ama hepsi de aynı kapıya çıkıyor.

Kopuş imkanı

“O zaman, bizzat kendisi egemenlik sisteminin bir ürünü olan birey, ona karşı nasıl dövüşecektir?” (O.K.)

Bu kuşatmadan özgürlüğe doğru kopuş imkanı var mı?

Böyle bir çaba bireyin “iç savaşı” ile mümkün mü?

Ya da “bir dönem komünist siyasal mücadelede bulunmuş hatta ağır bedeller ödemiş bazı insanların, şu ya da bu sebeple siyasal mücadeleyi bıraktıktan sonra hızla sistemle bütünleşmesi ve mücadele içindeyken edindiği neredeyse bütün kazanımlarını terk ederek sistemin sıradan bireylerinden birisine dönüşmesi” (O.K.)söz konusu “iç savaşı” vermemiş olmaları nedeniyle mi?

Ya da “Güncellik ve Tarih her an/her dönem çarpışır, o çarpışma kırılmalar yaratarak Tarih’i geleceğe doğru”fırlatacak olan nedir?

Yazıda bu konuda “alternatif formasyonlara” işaret ediliyor.

On binyıllık sosyal yapı, tekçi, erkekçi, merkeziyetçi, tanrıya, krala ve devlete biatı esas alan bir formasyonlar ağı yarattıysa; bizi besleyecek ademimerkeziyetçi, cinsiyet özgürlükçü, çoğulcu formasyonlar da var mı?

Bence buraya işaret edilmesi çok doğru. 

Peki, komünist olmak isteyenlerin türdeşleriyle bir araya gelip, “başka türlü bir dünya/toplum” un oluşması için mücadeleye ivme katmayı, hatta yön vermeyi hayal ettikleri formasyonlar; eski dilde party veya örgütler, bu denklemde nerede duruyor?

Şöyle de sorabilirim yazının girişinde bahsi geçen teslimiyet pratikleri, o günlerde bu gün işaret edilen formasyonlar olmadığı için mi komünistlik “mertebesine” ulaşamadı. 

Komünist olmayı belirleyen bireyin “iç savaşı” mıdır? Çevre koşullarının buradaki rolü nedir? 

Bence yazının değinmediği en temel konu bu. Dipnotta “kendimize notlar” başlıklı bir seri yazının ikincisi olduğu belirtildiğine göre; bu konuya da sıra gelecek büyük ihtimalle. 

Toplumsal alternatif formasyonlarla ilişkimizi tayin eden “volan kayışı”nın niteliği üzerine konuşmadan, hatta önce kıyaslamalı bir analiz yapmadan, alternatif formasyonlarla bireyin ilişkisi de derdimize derman olmayacak.

1975’de Kurtuluş hareketi ortaya çıkarken ilk ve tek örnek olarak “Sosyalist Ahlak Devrimci Tavır” başlıklı bir kitapla bu sorunu çözmeye çalışmıştı(k).

Çünkü “iç dinamikler belirleyicidir, dış dinamikler etkileyicidir” ezberimizle de bunun felsefi zemini de vardı.

Oysa zamanla gördük ki, bunun tersi de doğru olabilirmiş. Yani biz, her konuda olduğu gibi, bu felsefi önermeyi de indirgemeci bir yerden okumuşuz.

Böylece felsefi olarak materyalizmi izleyemeye çalışırken, idealizmi yeniden üretmişiz. Ahlak sorununun önemi aslında çok da yerli yerinde tespit edilmesine rağmen, binlerce yıldır ruhbanların ve kitapların yenildiği konuda, bir başka kitap yazmanın ötesinde ne yapmak lazım, doğru soruları soramamışız.

Endüstri 4.0 ve buhar makinası

Bir kere geçerken bir kenara not edelim. Marks ve Engelsin bize sunduğu son derece değerli, çağ yapıcı analizler, toplumun üst yapısına ilişkin bütünsel bir teori ortaya koymaz. Tıpkı “cinsiyet körü” olduğu gibi, üst yapılar konusunda da Paris komünü ile sınırlıdır analizler. 

Yirminci yüzyıl sosyalist siyasetini ise belirleyen, bu konudaki açığı kapattığı kabul edilen, Lenin, Troçky, Mao, Kautsky ve Stalindir. 

Parti, devlet, ekonomi, siyaset, kültür alanlarının tamamında bu isimlerin Marksın hipotezinden geliştirdikleri teorileri, tezleri tartışılmaz kabuller görmüştür.

Şimdi geriye doğru baktığımızda bütün bu fikriyatın ortak paydasının da ne yazık ki merkeziyetçi, devletçi, tekçi ve erkek bir kültürün ürünü olduğunu görebiliyoruz. 

Bir başka açıdan ise hep newton fiziğinin mantığıyla düşünmek durumunda kalmış bir çağın isimlerinden söz ediyoruz.

Ya da Tayfun Atay’ın yine burada iktibas ettiğim “Gutenberg asıl şimdi ölürken” başlıklı o güzelim yazısındaki mecazlardan mülhem “Gutenberg Galaksisi’nin tipografik insanlarından” söz ediyoruz. (Homeros, Gutenberg ve Bill Gates Galaksileri)

Marks ve Engels hariç bu siyasi liderlerin tamamının doğruluğundan hiç bir kuşku duymaksızın benimsediği siyasi formasyon/teknoloji, hepimizin Leninist Parti olarak bildiğimiz siyasal formasyonun çeşitlemeleridir.

Oysa artık Leninist Parti adını verdiğimiz sosyal teknoloji, buhar makinasıdır

Bu sosyal teknoloji demokratik sıfatını da ekleseniz, merkeziyetçidir, rekabetçidir, tekçidir.

Sosyalist demokrasi ve çoğulculuk fikriyatının Türkiye’deki öncüsü Kurtuluş, kaç parçaya bölündü hatırlayın. (Yazılarımda örnekleri hep Kurtuluş Örgütünden seçmemin nedeni, emek verdiğim ve uzun süre içeriden bakma şansım olmuş bir yapıdaki emeğimin yarattığı doğal hak nedeniyle. Yoksa verdiğim örneklerin çoğu bütün sol örgütlere de teşmil edilebilir.)

Çünkü çoğulculuk, ancak ademi merkeziyetçilikle ve cinsiyet özgürlükçülükle birlikte gerçek anlamını kazanır. 

Geleneksel Marksizm kavrayışı, öncünün doğruyu temsil etmesini zorunlu kılar. İkircikli, şüpheci öncü yoktur. Yani hepimiz Newtoncuyuz, quantum fiziğiyle tanışmamız çok taze.

Merkeziyetçilik, Eflantuncu bir bakışla (akıl siteyi yönetsin) sevk ve idareyi esas alır. Ve en demokratik olanında bile sevk ve idare yukarıdan aşağıyadır.

Yani “aşağı”ya güvenilemez. Asıl akıl “yukarıda”dır. Sevk ve idare de siteyi yöneten akıl tarafından sağlanmak zorundadır.

En akıllı olduğunu düşünenler, siteyi yönetmek üzere büyük bir rekabetin tarafı olurlar. Azami verimlilik, yukarılara tırmanmayla özdeşleşmiştir. Bu rekabeti yönetemeyenler ise ne kadar akıllı olursa olsun “kenarda” kalmaya mahkumdur. “Kadrolar” rekabetçi, bürokrat, güçlüye zayıf, zayıfa güçlü olmaya meyyaldir.

Bu yapıların tamamı açık ya da örtük biçimde “proleteryanın doğru çizgisinin kendileri olduğunu” kabul etmek zorundadır. Bu pozitivist düşünce tarzı aksi halde varlık sebebini yitirir.

Böyle olunca da her yeni farklı fikir, varoluşa adı konulmamış bir tehdit içermeye başlar. Bu nedenle örgütlerin “iç çatışmaları” dış çatışmalardan daha sert olur çoğunlukla. 

Bu arada komünist kimlik de zaten doğruları bulmuş merkezi akıla bağlılık, sadakatle özdeşleşir.

Böyle bir yapıdan ayrılmak, gidilen yapı için “doğruyu bulmak” olurken, ayrılınan yapı için “dönekliktir.”

Yani tıpkı devlet gibi “yapıya inanç ve sadakat” adı konmaksızın kutsallaşmış, teolojikleşmiştir.

Peki bireyin kültürel gelişimi için yapı neler önermektedir?

Hiç bir şey.

Bir kısmı feodal muhafazakarlıkla eşdeğer ahlak normlarını kültürün merkezine koyarken, bir kısmı da modernist bir kültürü merkeze almayı tercih eder. Komünistlerin kapitalizm altında/içinde kültürel yaşamlarının, öz eğitimlerinin ana kriteri “özdisipline” dönüşmüştür.

Muhalefetin partileri, sendikalar, STK lar vb. formasyonların büyük çoğunluğu demokratik merkeziyetçilik dedikleri aslında merkeziyetçiliğin cilalanmış biçimiyle sistemi yeniden üretmeye eğilimlidirler. İçlerindeki bireyi bu yönde eğitir ve biçimlendirirler.

Zaten “aşağıdan yukarıya” çalışan bir sosyal teknolojiye de tarih tanık olmamıştır. 

Ama çevreden merkeze, ademi merkeziyetçi teknolojilere tanık olundu. 

Son elli yıl içinde ise bilişim devrimiyle birlikte bunların sayısı büyük bir hızla artıyor.

Özellikle de kadın hareketi bütün dünyada bu sosyal teknolojinin öncülüğünü yapıyor.

Günümüzün Gezi isyanından, sarı yeleklilere, occupy hareketinden, arap baharının şafağına günümüzün bütün kitlesel hareketlerinin endüstri 4.0 ı taklit etmeleri tesadüf değil. Sarı yeleklilerin merkezsiz, çok merkezli modelini nasıl sıfatlandırabiliriz?

Tıpkı Leninin daha Fordizm uygulamaya girmeden bunu siyasete tercüme etmesi gibi.

Leninist model veya “demokratik merkeziyetçilik” bütün kapitalist sosyal teknolojilerin de ilham kaynağıdır aslında.

Rusya’da da “burjuva demokratik devrimi” tamamlayan, devlet kapitalizmine geçişi sağlayan sosyal teknoloji mentalitesinin en veciz ürünlerinden biridir.

Komünal olanı geliştirememiş, eflatuncu, merkeziyetçi bir devletin kaynağı olmuştur.

Bu nedenle buhar makinası da Leninist Parti de kapitalizmin şafağının olağanüstü teknolojik buluşları olarak tarihteki yerlerini almışlardır.

Şimdi ihtiyacımız, amaca uygun aracı, komünist öncünün münbit toprağı olacak, “üretici güçlerin gelişme seviyesine uygun”, üretici güçlerin gelişme seviyelerinin yarattığı kitlesel isyan formlarına doku uyumu gösterebilen, sosyal/siyasal teknolojiyi inşa etmektir.