A. Halûk ÜNAL


2004’ten bu yana yürürlükte olan 5224 sayılı “Sinema Eserlerinin Sınıflandırılması ve Desteklenmesi” yasası; yeniden revize edilip, Cumhurbaşkanı’nca onaylandı.

Onay anını bir iletişim etkinliğine çevirmeyi de elbette ihmal etmediler. Böylece AKP iktidarının en çok çekindiği, öfke, hatta nefret duyduğu sektörün kalantorlarıyla “barış” çubuğu içilmiş oldu. Bundan böyle parayı Recep’ten alacaklarına göre, Türk ticari film ve diziciliğinin düdüğünü de sarayın çalacağı ilan edilmiş oldu.

Bu, ilk bakışta AKP kitlesi nezdinde Saray’ın önemli bir başarısı. Kendilerine en dik, en laisist kesimin önde gelenlerini makamında sıraya sokmuş olmak, yabana atılmayacak bir siyasi hamle.

Halkayı büyük yapımcılardan kavradığınız zaman, zinciri de istediğiniz gibi çekebilirsiniz. Şimdi sıkıysa bu gelişmelere birileri laf etsin, sadece Saray’ın değil, bu yapımcıların da kara listesine giriverir.

Dışarıdan bakıldığında aklınıza şöyle bir soru düşebilir; “yahu bu yapımcıların tamamı zaten kitlesel bazda çok satılır ürünler üretmeyi başarıyordu, iç pazarın yarısından fazlasını bunlar topluyordu, ürettikleri diziler uluslararası alanda Türkiye’yi bir dönemin Brezilya’sı haline getirmişti. Saray’ın pabucunu yalamaya ne gerek vardı?”

Bu kesim birçok nedenle, gelmekte olan “mükemmel fırtına”nın yaratacağı sonuçları hepimizden önce sezme yeteneğine de sahip.

1994, 2001 krizlerini hatırlayanlar, reklam verenlerin yıllık reklam bütçelerini yüzde elli ve üzerinde kesintiye uğrattığında, dizilerin ve dolayısıyla film sektörünün nasıl ansızın durduğunu, nasıl yaygın bir üretimsizlik, işsizlik dönemi yaşandığını hatırlar.

Yanlış duymadıysam, bu yılın başında bütün kanallar üç hafta süreyle dizi yayınlamadı. Bu da fırtınanın ilk işaretlerindendi.

Diktatör, ülkenin bütün kaynaklarını tekeline alıp, başına da damadıyla kendisi oturduğundan beri amaç zaten bu, kriz korkusuyla herkesin sarayın avlusuna kapağı atması. Siyasi hegemonyanın en eski, en bildik yolu.

Sinemanın zenginleri de yaklaşmakta olanı görüp, soluğu sarayın avlusunda aldılar.

Bu yazıda sizleri ayrıntıya ve hukuka boğmadan, yasanın yapısal özelliklerinden söz edip, ilk haliyle kıyaslayacağım, ilk olarak da tam bu bahiste, sayıları beşe çıkartılan destekleme kurullarının birinden söz etmek şart.

Yasada özel olarak, yabancı ortaklı yapımlarla, dizilere verilecek destekler için tek bir kurul oluşturulmuş.

Bu ülkede yabancı ortaklı veya çok ortaklı film denildiğinde söz konusu olanın “sanat filmleri” olduğunu bilenler, elbette bu tarz filmlerle alaturka Brezilya dizilerinin desteklerinin neden ortak bir kurulda toplandığına şaşırmış olabilirler.

Diyebilirsiniz ki, çok ortaklı yapım yalnızca “art house” sinemada mı olur, ticari filmlerde olmaz mı?

Elbette olur. Ama zaten bunu 2004 yılından itibaren denediler, olmadı. Hollywood bizimkileri hiç bir zaman partner adayı olarak görmedi.

Yasanın yeni versiyonunda geçtiğimiz süreçten ders çıkartmışlar.

Onlar hangi adla söz ediyorlar bilmiyorum, ama zihinlerinde “ihraç ürünü üreten sinemacılar” diye bir kategorinin oluştuğunu, bu konuda lokomotifin diziciler olarak tanımlandığını, zararsız, hatta yandaş “sanat sinemacısı”nın da özel muameleye tabi tutulması gerektiğini düşünmüşler.

Zaten dikkatli bakarsanız, çok uluslu “art house” türde film yapabilenler de ülkedeki en muhalif, en radikal sinemacılar arasından çıkmaz çoğunlukla.

Bu kurulun en büyük paraları dağıtacağından hiç kuşkunuz olmasın.

Bu havucun muhtemel sahipleri de elbette öncelikle sarayın avlusunda toplananlar olacak.

Diğerleri ne olacak?

Onlar da diğer kurulların etrafına toplansın, bir yandan usul erkan öğrenirken, bir yandan da nasıl beşinci kurulun muhatabı olacak, stajını yapsın.

Saray/bakanlık sinemasına doğru 

Evet, Saray’ın bence önüne koyduğu net hedef bu.

Erdoğan’ın ah vah ettiği “kültürel hegemonya” sorununda devşirmeler olmadan, meseleyi çözemeyeceklerini anlamış olmalılar.

Kısaca hafıza tazelemekte yarar olabilir.

2003 yılında sektör olarak ortak mutabakatımız özerk bir sinema kurumunun oluşması yönünde olsa da bakanlığın bu yola girmeyeceğini anladığımızda mevcut yapı içinde azami demokratikleşme yönünde bir strateji oluşturmuştuk.

Stratejinin esaslarını özetlemek gerekirse, madem ki özerk bir sinema kurumumuz olamayacak ve Sinema Genel Müdürlüğü çatısı altında bir yapı geliştireceğiz;

1. Kurulacak fon özerk olmalı, başka alanlara kullanılamamalıydı. Filmlere dağıtılacak fonun temelini biletlerden kesilen ve belediyelerin kasasında kalan eğlence vergisi oluşturmalıydı. Bu hedefe ulaştık. (Buna Milli Piyango, elektronik aletlerden alınan TRT payından pay gibi kalemlerden de ekleme yapılması planlandıysa da başarılamadı.)

2. Kararları alan kurul meslek birliklerinin seçtiği temsilcilerden olmalı ve bakanlık bu kurulda sembolik olarak temsil edilmeliydi. Yani azami özerk kararlar alabilmeliydik. Ve bu kararlar bakanlıkça bozulamamalıydı. Bu hedefe de büyük ölçüde ulaştık.

Ama Türk devlet geleneği buna tahammül edemedi ve bakan vetosunda ısrar etti. Bu kez de Mumcu tarafından “Bakan’ın vetosunu en geç 30 gün içinde yazılı olarak sunma mecburiyeti” formülü bulundu. Böylece Bakan veto ettiği filmle ilgili açık bir tartışmayı göze almak zorunda kalacaktı.

3. AB uyumu gereği sansür kalkacak, bu amaçla oluşturulan bir kurul filmleri bütün medeni ülkelerdeki gibi sınıflandıracaktı. Bu noktada yine devlet geleneğinin bir başka anlamını öğrendik. Yasanın yanlış hatırlamıyorsam genel kurallar bendine, istisnai durumlarda filmlerin yayınlanmasına da engel konulabileceği görünmez biçimde monte edilmişti.

Zaten Türk devletini anlamak istiyorsanız bütün yasalarda varolan bu standart hatta klişe, genel kuralları mukayese etmek çok faydalı olabilir. Bu bölümleri siz yazmasanız, derin bürokrasi mutlaka bunu ekler ve Meclis’e öyle yollar.

Bütün mücadelemize rağmen bu “istisnadan” da kurtulamadık. Böylece sansürü bitirdiği iddia edilen yasa, aslında sansüre bir arka kapı bırakarak çıkmış oldu.

Bence bütün eksiklerine rağmen, Türk idare tarihinde belki de ilk kez, bir sektör, kendi kaynaklarını kendi yönetir nitelikte bir yasa çıkartmayı önemli ölçüde başarmıştı.

Bu süreçten kim ne öğrendi bilmiyorum, ama kendi payıma devletle mücadele ve müzakere ilişkisi noktasında çok şey öğrendiğimi biliyorum.

Yasanın yeni vesiyonuna gelince; kurul sayısının arttırılması, benim de son katıldığım toplantıda sektörün de talep ettiği bir revizyondu.

Ama saray ittifakı, yasanın ruhunu oluşturan “öz yönetimi” budayıp, kendi faşist ruhuna uygun devletçi, merkeziyetçi bir karar modelini ikame etmiş.

Az önce anlattığım “diziciler kurulunu” yaratıp, sinemanın patronlarını himmetine bağlamayı planlamış.

Saklı, gizli, ve istisnai bir arka kapı olarak duran sansür bendini de şimdi açık, görünür, etkin bir sansür maddesine dönüştürmüş.

Şöyle de diyebilirim, bizim demokratik bir bakışla kısmen yoksul ve alternatif sinemacıların da yasası haline getirdiğimiz 5224, şimdi çok net biçimde zengin ve saray yanlısı sinemacıların yasasına dönüşmüş.

Demokratik model mümkün mü?

Şöyle de sorabiliriz; kapitalist sistem içinde sektörün gerçekten yararına bir gelişme sağlanabilir mi? Demokratik bir model kurulabilir mi?

Sistem içinde çok daha demokratik modeller kurulabililir.

Öncelikle bu hedefe ulaşmamızın önündeki en görünür engelleri tanımlamak gerekiyor.

Sanatın ve sanatçının tanımı

Bence bu süreçte ilk ve temel engel, kültür endüstrisinin sanat ve sanatçı tanımında yarattığı erozyondur.

Bu konuda, burada ilk kez, iki yıl önce yazmıştım. (Kutup Yıldızı)

O yazı, sanatın ve sanatçının tanımı ile ilgili temel soruları senaryo yazarlarına sormak amacıyla kaleme alınmıştı.

Ama bütün sinemacılar, bütün sanatçılar için de hâlâ geçerliliğini koruyor.

Aynı kültür endüstrisi Avrupa’da, Amerika’da bile Türkiye’deki dejenerasyonu yaratamadı.

Ülkemizde alaturka kapitalizm ve piyasacılığın yarattığı kitle kültürü, köklü bir sanat geleneğinden mahrum yetişmiş sanatçıyı da kendisine benzetti büyük ölçüde.

Meslek bilinci, meslek tanımı noktasında ne yazık ki büyük çoğunlukla “havalı bir pazarlamacılık” muamelesi yapar hale gelmişiz mesleklerimize. “Gösteri işi”nin zenaati gitmiş de “gösterisi” kalmış gibi.

Hâl böyle olunca sanatın kadim anlamlarının hiçbirinin farkında olmayan, lonca kültürünün kıyısından geçmemiş çoğunluğa, İngiltere’deki senaryo yazarları meslek örgütünün adının neden hâlâ lonca olduğunu ve yüzyıl önce kurulduğunu anlatmak imkânsız elbette.

Sinema okullarının hocaları, dünyanın ünlü yönetmenlerini tanrı katına oturtup, kendilerini de ruhban sınıfı haline getirince, okullular da bambaşka alemlerden çıkıp geliyorlar.

Bu nedenle mesleğinin gerçekte ne olduğunu, öz eğitimin hangi ihtiyaçlara cevap vermesi gerektiğini, mesleki haklarının neler olduğunu, toplumdan ve devletten ne istemesi gerektiğini bilmeyen nesillerde farkındalık yaratmak en büyük sorunumuz.

Para kimin parası

Bunun için önce devletin 90 yıldır zihnimize kazıdığı son derece yanlış bir bilinçten kurtulmamız gerekir.

Hazine, devletin parası değildir.

Hazine, seksen milyon insanın vergilerinden toplanan halkın (kamunun) parasıdır.

Bu para, tek tek bireylerin, iş insanlarının, girişimcilerin altından kalkamayacağı kamu yararı yatırımlar için, kamunun belirlediği ölçülerde kullanılmalıdır.

Bu nedenle sinema sektörü olarak, talep ettiğimiz kaynak ve fonların kendimiz de dahil halkın vergilerinden toplanan bir para olduğunu ve bunu ihtiyaçlarımıza göre talep etmenin son derece meşru ve yasal bir hak olduğunu, sayfanın en üstüne yazmalıyız. Bu tarzda toplanan bir kaynağın yönetimini, dağılımını bizlerden daha iyi kim bilebilir?

Sanatçıların öz örgütlenmeleri ve öz yönetim

Hangi siyasi veya estetik görüşten, hangi inançtan, hangi milliyetten olduğuna bakılmaksızın, sektörün bütün çalışanlarına mesleki yeterlilik belgesi verebilecek, sektörün eğitim, üretim ve dağıtım sürecini geliştirecek, sektörü kapitalist kültür endüstrisi karşısında koruyacak bağımsız bir kurum olmaksızın, sektör, büyük sermaye ile devlet arasında her zaman ezilecektir.

Sektörün bağımsızlığı ancak bağımsız mali kaynakları ve bunları kendisinin yönettiği bağımsız kurullarıyla mümkündür.

Bağımsız bir sinema kurumu –buna parelel bütün sanat alanlarında önerilen kurumlar- çok uzun süreden beri sanatçıların gündeminde var.

Ancak güçlü bir demokrasi mücadelesinin olmaması, sanatçıların çoğunlukla konformist ve teslimiyetçi tutumları bu taleplerin topluma, siyasete mal olmasına imkân vermedi. Bundan sonra da başka bir yol yok. Sanatçılar kendi talepleri etrafında birleşmezlerse; Türkiye demokrasi hareketi bu konunun hayatiyetini kavrayıp, gündemine almaz ve destek vermezse rejimler değişse de bizler için değişen bir şey olmayacak.

Örneğin, Fransa modeli dünyada devletin sinema politikası için en gelişkin örnektir. Bugün bunun bir Avrupa modeli olduğunu söylemekte de bir sakınca yok.

O zamanki adıyla bütün sinema örgütlerinin ortak platformu Sinema Konseyi olarak Fransa sinema kurumunun davetiyle bir heyet bile yollamıştık.

Fransa, Türkiye sinemacılarıyla bir tür stratejik ortaklık geliştirmek istiyordu.

Heyetler geldi, heyetler gitti. Ancak çalışmanın devletin istemediği bir seviyeye gelmesi nedeniyle zamanın genel müdürünün bu süreci nasıl baltaladığı hâlâ anılarımızda sıcak.

2004–2018 arasındaki süreci yaşayan her meslekdaşımın devletin çıkarları ile, sektörün çıkarları arasında nasıl büyük bir gerilim olduğunu görmüş olması gerekir. Bu gerilimin bizim lehimize çözüme kavuşması da demokrasi mücadelesinin ta kendisidir.

Sonuç

Türkiye’nin içinden geçtiği kriz, 31 Mart’tan sonra “mükemmel fırtına”ya dönüşme yönünde ilerliyor. Belki IMF veya Çin’den 150-200 milyar dolar borç alarak krizi bir süre daha öteleyebilirler. Ama ne yaparlarsa yapsınlar, sektörümüzü de büyük bir yıkım, işsizlik bekliyor. Yani onbinlerce sinemacının bu sektörde kendilerine koydukları hedeflerden koparılacaklarını, bambaşka hayatlara savrulacaklarını öngörmek için kâhin olmak gerekmiyor.

Bu yasa ve onun arkasındaki zihniyet de bir avuç sinema sermayedarı dışında kimseye ilaç olmayacak.

Sesimi çıkartmaz, kurulların çevresinde uslu uslu payımı beklersem bu fırtınayı atlatırım, diye düşünenler yanılıyor.

Kimseye kahramanlık teklif etmiyorum. Büyük bir buluşma organize edip, sanatın özerk örgütlenmesi ve kamusal olarak kültür endüstrisi karşısında korunması ve sansürün ilgası için gereken projeyi ortaya koymak, bu anlamıyla sektörel demokrasi mücadelesini programlı ve tanımlı hale getirmekten başka bir yol göremiyorum. Böyle bir hamle kısa vadede sonuç vermese bile, ülkede gelişecek demokrasi mücadelesi programı için bütün siyasi odaklara önemli bir referans olacaktır.

*Önce Artı Gerçek gazetesinde yayınlandı.