A. Halûk Ünal

Türkiye siyaseti yerel seçimlerdeki taktiklerini tartışıyor..

“Sol” da kendisine soruyor; ne yaparsak daha doğru olur, ne yaparsak faşizmi geriletir, serbesiyetlerin alanını genişletebiliriz?

HDP yönetimi bu çerçevede, parti içinde ve yüzünü partiye çevirmiş kesimlerde uzun süre tartışılacak bir karara imza attı.

Dün, parti sözcüsü Saruhan oluç, Adana, İzmir ve İstanbul’da büyük şehir adayı çıkartmayacaklarını açıklarken, zımni olarak da henüz adayları kesinleştirilmemiş bazı büyükşehirlerin de bu tür bir kararın nesnesi olabileceğini ifade etmiş oldu. 

Kulislere yansıyan bilgiler de bu imayı doğruluyor.

HDP’nin PM ve MYK toplantılarından sonra yaptığı açıklama da partinin bu sorulara verdiği yanıtların sonuçlarını yansıtıyor elbette.

Bu, ne yazık ki, “yetmez ama evet” anlamında bile yorumlanamayacak; doğrudan evet anlamına gelecek bir karar.

Bir taktik olarak “yetmez ama evet”

2010 referandumunda “yetmez ama evet” taktiğini doğru bulmuş biri olarak, bu konuda süren cadı avına karşı ilk derli toplu yanıtımı 24 Eylül 2018 de yine bu blogda “Evet, yeter mi yetmez mi, bakalım”başlıklı yazıyla vermiştim. 

Türkiye’de 2010 yılında “yetmez ama evet” sloganıyla tarihe geçen konumlanış, aslında komünistlerin birinci enternasyonalden bu yana, burjuva partileriyle taktik ittifaklarına dair yaptıkları tartışmanın ve attıkları – doğru/yanlış- adımların devamı niteliğindedir.

Bu örneklerin tamamına baktığımızda da genellikle ortak paydanın, egemen sınıfın yapısal kriz içinde olduğu, ezilen sınıfların da henüz kurucu bir irade olarak hegemonyalarını kuramadığı bir aşamada, egemen sınıf ittifaklarını bozmak, siyasi zemini sosyalist probaganda ve çalışmanın görece daha rahat yürütülebileceği, daha serbest bir ortama taşımak, olduğunu görürüz. 

2010 referandumu, 24 Haziran 2018 parlamento ve CB seçimleri ya da 31 Mart 2019 yerel seçimleri bu açıdan benzer duraklar.

2010 da askeri vesayet (ergenekon) omurgalı geleneksel egemen blokun dağıtılması ile son iki seçim sürecinde askeri vesayet (ergenekon) omurgalı AKP-MHP blokunun dağıtılması hedefleri arasında özde bir fark yoktur. 

2010 da AKP demokrat değilse de, serbesiyetleri genişletecek bir Atlantikçi bir programı (AB ci de diyebiliriz) – CHP ve İYİP’le kıyaslanamayacak kadar “sadakatle” – uyguluyordu. 

2018 CB seçimlerinde ikinci tura kalsa bütün Türkiye solunun destekleme eğilimi içinde olduğu Muharrem İnce ise 90 yıllık Türk devletinin ruhunu temsil ediyordu. 

Yani sonuç olarak gerek Erdoğan gerek İnce kağıt üstünde kalan iddiaların sahibi olsa da kağıtlarını bile kıyasladığımızda, 2010’da Erdoğan’ı demokrat sananların ortaya çıkmasına neden olan paragrafların ve bazı uygulamaların, İnce’de esamesi bile okunmuyordu.

Bu ihtimal bu seçimler içinde geçerliliğini koruyor. Ama nasıl?

Buraya gelmeden önce egemen sınıf ittifakının durumuna bazı taze verilere bir göz atmakta yarar olabilir.

Perinçek’in müjdesi, Bahçeli’nin uyarısı

Sağolsun sevgili İnci Hekimoğlu Artı Gerçek’deki köşesinde, özellikle son iki aydır, karşı karşıya bulunduğumuz siyasi tablo ve yerel seçim sürecine ilişkin çok önemli bilgiler paylaşıyor, uyarılarda bulunuyor.

Bu yazılardan ikisinde bence egemen sınıf blokunun startejisini ve taktik hedeflerini, Perinçek ve Bahçeli’den yaptığı iki önemli alıntıyla, çok güzel resmetmişti.

Hatırlayalım.

Perinçek, manifesto gibi bir yazısında Türkiye, BOP Eşbaşkanını da alır, önüne katar ve kendi mecburiyetlerinin görevlisi yapar. Bu, Türk Devriminin ve Türk milletinin gücüdür ve başarısıdır;” diyerek “Atlantik paktından kopuşun Shangay beşlisine bağlanışın son aşamasında”olduklarını ilan ediyordu.

Bahçeli ise, bu yolculukta yerel seçimler durağının kendileri için “hangi tehlikeleri” barındırdığını şu satırlarla özetliyordu; “Tekrar ediyorum. Yerel seçimlerde alınacak sonuç, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin oturması ve yürümesi açısından çok önemli. Alınacak kötü sonuç her şeyi tersyüz edebilir. Özellikle üç büyük şehir çok önemli. Buralarda HDP, CHP ve diğer partiler destek verip yerel yönetimler kazanabilir. Bu olduğu takdirde daha o gece ‘bu sistemin meşruiyeti’ni tartışmaya açarlar. Bu da içinde bulunduğumuz şu geçiş döneminin altüst olması demektir. O nedenle Cumhur İttifakı devam etmeli diyoruz. Bu seçimde Güneydoğu’da alınacak oylar çok önemli. Orada 101 belediyeye kayyum atandı. Şimdi o parti oralarda yine kazanırsa bu çok kötü olur. Çıkarlar, bunu plebisit gibi sunarlar.”

Şu andaki iktidar blokunun durumunu anlamak için bir kac gelişmeye daha bakmak gerekli. 

Bunlardan ilki elbette Türkiye’nin içine girdiği yapısal krizin temelini oluşturan iktisadi krizin gelişim seyri elbette. Şu ana kadar AKP’nin hızlı bir erime sürecine girmesine neden olan kriz, ne kadar pansuman yapsalar da önümüzdeki iki ay boyunca etkisini daha da derinleştirecek ve Marttan sonra zincirlerinden boşanıp bir “mükemmel fırtına”ya dönüşecek gibi görünüyor.

İkinci önemli gelişme Trump’ın “sizi ekonomik olarak mahfederim” tehdidi.

Bunun sebebinin esas olarak Suriye’deki lokal gelişmeler olmadığı, asıl temelinde yatan gerilimin Perinçeğin müjdesinde saklı olduğunu bilmeyen yoktur sanırım.

Üçüncü çok önemli gelişme ise Mahfi Eğilmez’in son yazısındasaklı. 

Eğilmez bu yazıda Çin ekonomisinde yaşanan küçülmeyi ve bunun Dünya ekonomisi üzerindeki olası gelişmeleri anlatmış.

Bu bizi genel olarak da ilgilendiriyor elbette, ama iktidar blokunun yolculuğu açısından asıl çok kritik bir gelişme. 

Hepimiz biliyoruz ki, Türkiye içine girdiği yapısal krizi en azından beş on yıl öteleyebilmek için – dikkate alınabilir iktisatçılara göre- 150 milyar dolarlık bir borcu temin etmek zorunda.

Bunun da iki adayı var biri IMF diğeri Çin/Rusya. Türk egemen iktidar bloku içinde çok sert bir savaşa dönen Atlantik/Avrasya mücadelesinin kaderini belirleyecek olan da bu kaynağın IMF’den mi Çin’den mi temin edileceği.

Çin’in ekonomik krize giriyor olması, Türkiyeyi Atlantikçilere mahkum eder ki, bu da iktidar blokunun parçalanmasına varacak olaylara tanık olmamız anlamına gelebilir.

En son seçeceğim gelişme ise, Saray ittifakının Suriye ve Irak’ta PKK yi bahane ederek petrol bölgelerinden pay kopartma politikasının, tıkanmış ve sıkışmış olması.

Denklemi tamamlayan girdiler elbette bunlarla sınırlı değil. Ama bu saydıklarım en başlıcaları.

Değneği tutacak yer var mı?

Peki ne yaparsak, iktidar blokundaki çatışmayı derinleştirebilir, faşizmin kurumlaşmasını geriletebiliriz.

Yerel seçimler bunun için bir fırsat sunuyor mu?

Burada yine Hekimoğlu’nu anmak istiyorum.

Karşı karşıya bulunduğumuz durumu çok yetkin ve yalın biçimde tasvir edip, İki ucu b..lu değnek durumubaşlığıyla özetlemişti.

Bana kalırsa anlattığı tablo, değneğin tutacak yerinin kalmadığını gösteriyor, aslında.

Belli ki Bahçelinin uyarısının ne kadar gerçek ve hayati olduğunu bilen devlet, çok uzun süre hazırlanmayı gerektiren bir “seçim darbesi” daha hazırlamış.

Zaten ilk kez 2007 yılında AKP oylarının yüzde 34’ten 47’ye çıktığı seçimlerde kullanılan SEÇSİS’in denetlenemez ve çok sorunlu bir yazılım olduğunu biliyoruz. 

Tevfik Güngör’ekulak verelim “SECSIS, Amerikan yapımı bir bilgisayar teknolojisidir. Bu teknoloji, 2004 yılında ABD seçimlerinde kullanıldı. Seçim sonuçları tartışmalara yol açtı. Bunun üzerine sistemin kullanımından vazgeçildi. Sistemi uygulamak isteyen bazı ülkeler de ABD deneyiminden sonra sistemden vazgeçti. Günümüzde sistem sadece Türkiye’de uygulanıyor.”

Bu makro hilenin yanına, yetmeyeceğini düşünmüş olmalılar ki, Hekimoğlu’nun iki aydır fikri takiple ısrarla ve ayrıntılı anlattığı sayısız seçim hilesine, sandık korucularını da eklemiş durumdalar.

Artık iş öyle bir pervasızlığa varmış durumda ki YSK, henüz onbinlercesi keşfedilebilen “taşıma seçmen” konusunda yapılan itirazları reddedebiliyor.

Böyle bir çalışmanın ülke çapında 36 bin kişi için yapılmış olmayacağı çok açık. Henüz keşfedilememiş kısmı ne kadar bilmiyoruz.

Bütün bunlara, seçim kurulları üzerinde mülki amirlere tanınan özel yetkileri de eklersek, durum çok açık.

Sonuç olarak değneğin tutacak yeri kalmamış durumda.

Peki ne yapacağız?

Her ne taktik seçersek seçelim, Türkiye demokratik muhaletefi bir kurucu irade(25.03.2018) programı, söylemi ve pratiği çevresinde birleşmedikçe, CHP ve AKP seçmeninden oy alacak bir alternatife dönüşmedikçe, süreci egemen sınıf fraksiyonları belirleyecek; biz belki sadece zaman kazanmış, üzerimizdeki baskıyı biraz hafifletmiş olacağız.

Bana göre bu tür durumlarda önümüze üç seçenek gelir, ve hepsini eşit seçenekler olarak tartışmak meşrudur.

Alternatif bir güç olarak ortaya çıkmak, burjuva partilerinden biriyle taktik ittifaka girmek ve boykot.

Bu süreçte, ülke gerçeği bakımından, bence yapılamayacak tek şey millet ittifakına şu ya da bu biçimde kredi açmaktır.

Toplumun henüz bize oy vermeyen kesimlerinde, bu ittifakın “görece iyileşmenin, biraz da olsa değişimin, biraz da olsa halkın çıkarlarının” temsilcisi olduğunu onaylayan hiç bir tutum bizim taktiğimiz olamaz.

CHP ve İYİP’in bir taraftan AKP/MHP ile ittifak içinde olduğunu, bir yandan da muhalif görüntüsünde pazarlık ettiğini görmek için daha hangi kanıta ihtiyacımız var bilmiyorum?

Atlantikçi olmaları dışında, hangi konuda Saray ittifakından farkları olduğunu ileri sürebilirsiniz? 

Üstelik iktidar blokunun Bahçeli’nin uyarılarında özetlenen farkındalığı sonucu hazırladığı “seçim darbesi” göstere göstere gelirken, ve “millet ittifakı” bu darbenin hık deyicisi durumundayken, destek vermeye kalkmak ileride altından kalkamayacağımız sonuçlara neden olur.

Bana sorarsanız tek ciddi seçenek, Fıratın doğusunda ve batısında seçimleri reddedip, gayrı meşru ilan edip, boykot etmek olurdu. 

Bu tutum, bütün diğer taktiklerden çok daha fazla, oyunun sonraki aşaması için değerli bir zemin sunardı. 

CHP ve AKP’ye oy verenlerin önemli bir kesiminin de duygularına tercüman olacağı gibi, bu tutuma katılmaları da çok daha kolay olurdu.

Ama Kürt Özgürlük Hareketi, bunun yerine bölgede “ulusal birlik” ve seçimlere katılma taktiğini tercih etti. Ben yine Bakur’a içeriden bakma şansım olmadığı için, bir bildikleri vardır, diyerek, bunu tartışmamayı tercih ediyorum.

Öte yandan görüyorum ki, KÖH Batı’da millet ittifakı adaylarının bazılarına büyük şehirlerde destek vermekte bir fayda görüyor ve HDP böyle bir merkezi karar üretebildi.

Bu aşamada “bile bile lades” anlamına gelen seçimlere katılmakla kalmayıp, üstüne bir de Batı’da millet ittfakına kredi açmak, kendi adaylarımızla seçimlere katıldığımız yerlerde de başarımızı gölgeleyecek bir mesajdan öte anlam taşımayacak.

Parti sözcüsünün “demokrasi için fedakarlık” olarak gerekçelendirdiği bu tercihi onaylamak bence mümkün değil. Ve ne yazık ki, bir çok kesimde bu karar pasif boykota neden olacak.

En son Avrupa Komisyonu Parlementer Meclisi raporuna karşı yaptıkları kepazelikten sonra bütün şehirlerde kendi adaylarımızla çıkmak bile çok daha anlamlı bir “lades” olurdu.