Blogumdaki güncellemeleri merak etme güvenini gösteren herkes farkındadır. Bir süredir blogun arayüzünü ve içerik düzeninde yenilikler yaptım. Bunların bence en önemlisi de “yeni insan” kategorisinde içerik paylaşmaya başlamak oldu. Bu nedenle artık hayatımda bu kategoriye uygun “içerik avcılığı” diyebileceğim bir çaba var. Elbette diliyorum ki blogun izleyicileri içinde bu çabamı benim kadar anlamlı bulup, “içerik avcılığına” ya da üretimine katkı verecek kişiler de çoğalır.

İşte aşağıdaki çeviri metin de geçenlerde keşfettiğim e-skop blogundan iktibas. Sunum paragrafında da belirtildiği gibi metin, 1923 tarihli. Metinle bizi e-skop, 25/9/2017 tarihinde buluşturmuş.

Yazıyı bütün düşüncelerine katıldığım için yayınlamadım. Ama sorduğu soruların tamamına katıldığım gibi; doksan küsur yıl sonra hala aynı soruları sormak, hala aynı sorunlarla yüzleşmek zorunda oluşumuzun da çarpıcı bir kanıtı olduğu için paylaşıyorum.

25/9/2017skopbültenSergey TretyakovÇeviri: Ayşe Boren

Aşağıdaki metin, faktografinin kurucularından Sergey Tretyakov’un Proletkült hareketiyle yakın işbirliği içinde çalıştığı bir dönemde yazdığı ve ilk kez 1923 yılında Gorn dergisinde yayınlanan “Iskusstvo v revoliutsii i revoliutsiia v iskusstve (esteticheskoe potreblenie i proizvodstvo)” başlıklı makalesinden seçilmiş pasajların çevirisidir. Tretyakov bu makalede Lef’e (Sol Sanat Cephesi) mensup sanatçılar tarafından geliştirilen üretim sanatının değişik bir türünü inceler. Kaynak: “Art in the Revolution and Revolution in Art (Aesthetic Production and Consumption)”, October 118 (Güz 2006).

Devrimci yayıncılığın önde gelenleri tarafından nihayet “Sovyetlere yaraşır bir gündelik hayat”a kavuştuğumuz yolunda kendinden emin cümleler okuduğunuzda; mistik yazar Andrey Bely’nin proleter şairler için esin kaynağı olarak gösterildiğine şahit olduğunuzda; edebiyat eserleri pıtrak gibi çoğalmaya başladığında; devrimci olay ve duyguları “temsil eden” roman ve hikâyeler ortalığı sardığında anlıyoruz ki, hayatın bütün alanlarını baştan aşağıya yeniden değerlendirmemizi sağlayan devrimci sistem sanat alanına pek tesir etmemiş. “Devrimin gerçek kazancı” olan düşünce ve duyguları bilinçte billurlaştırmamız gereken bir döneme girdiğimizi unutmayalım. Halihazırda, en hayati mücadele, bireyi ideolojik olarak örgütleme mücadelesidir. Marx’ı basitleştirip çarpıtanlara, üretim biçimlerinin değişmesiyle beraber bilinçlenmenin de “kendiliğinden” gerçekleşeceğini savunan o kadercilere katılmıyoruz. Aksine, devrimci meselelere ışık tutan her bilginin ve devrimci faaliyeti güçlendiren her duygunun, bilinçlenme yolunda tali olmakla beraber hâlâ etkili faktörler olduğunu düşünüyoruz. Bu faktörler, bireyi yeni baştan kuruyor ve “dünya üreticiler komününe” giden yolda adımlarımızı hızlandırıyor. 

Nesnel olarak devrim, sınıf hiyerarşilerini altüst eden ve sosyoekonomik formların değişim hızını dramatik bir şekilde artıran tarihsel bir süreçtir. Öznel olarak devrim, kolektif çıkarlar tarafından örgütlenmiş bireyin, yepyeni görevlerin gündeme geldiğini ve bunları yerine getirmek için yeni araçlar icat etmek gerektiğini fark etmesi anlamına gelir.

Sanat da tıpkı diğerleri gibi bir üretim süreci değil midir? Sanatın hayatla nasıl bir ilişkisi vardır? Hayatta nasıl bir rol üstlenir?

Sanat eserleri mutlak bir değere mi sahiptir, yoksa onlar da, diğer her şey gibi, Marksist diyalektiğin merkezinde bulunan görelilik ilkesine mi tabidir? Estetik ürünlerin (sanat eserlerinin) üretimini ne tetikler; tüketimini ne koşullandırır?  

Komünizm açısından bu üretim ve tüketim hangi yolda ilerlemeli? Devrimin sanata dayattığı görevler temsil ve yansıtmayla yerine getirilebilir mi, yoksa sanat, günümüze kadar gelmiş formların yerine getirmeyi başaramadığı örgütsel ve yapıcı görevlerle mi karşı karşıya?  

Devrimimizin sanatı ne ölçüde devrimci bir sanat? Bir başka deyişle, yerine getirdiği her yeni görevle beraber yöntem ve araçlarını ne ölçüde gözden geçiren bir sanat?

Bunlar, sanat da dahil olmak üzere her tür insan faaliyetinin, temel bir görev olan örgütlenmenin yanında ikincil öneme sahip olduğuna inananların üzerinde durması gereken sorulardan bazılardır.  

Bu soruları ilk defa sormuyoruz. Lakin, yeni hayatı inşa edenler şimdiye kadar bu soruları es geçme eğiliminde oldular. Bu sorular, eski ile yeni estetik ideolojiler arasındaki çatışmada kilit tartışma noktaları haline gelmedi. İnsanlar genellikle bu meseleleri savuşturma eğiliminde oldular; “yaratılmayı bekleyen geleceğin” yol göstericiliğine bel bağlayacaklarına, “geçmiş kültür”ün kılavuzluğunda kör topal ilerlemeyi tercih ettiler. Sonuç, ben-bilirimciler arası skolastik bir tartışma tadında bir şey oldu: Kitab-ı Mukaddes (yani, eski kültür) devrimciler için de, gericiler için de aynı olduğundan, tartışma bu kutsal kitabın eleştiri aygıtında ne yöne işaret ettiğinden öteye gidemedi.   

Öyleyse, konumumuzu nasıl sağlamlaştıracağız? Eski beğeni estetiğini diriltenlere karşı mücadeleyi nasıl tanımlayacağız ve bu mücadeleyi nasıl başlatacağız? Esas mesele bu. 

Gerilimlere gebe devrim günlerinde sanat ve sanatın hayatla nasıl bir ilişki kuracağı meselesi devrimci enerjinin gerçek iletkenleri tarafından nasıl çözülmüştü?

O günlerde ortaya atılan sloganlar şunlardı: Herkes için sanat! Kitlelere sanat! Sanat sokaklara!

Ne var ki, sanat denen şeyin iki yönü olduğunu düşününce bu sloganlar kulağa oldukça muğlak geliyor. Sanatın bir yönü yaratımdır: özel deneyim ve duyguların bir malzemede sabitlenmesi. Diğeri ise alımlama: yaratılmış formların insan psişesi üzerindeki etkisi.      

Burjuva toplumunda bu ikisi, iki ayrı toplumsal grup arasında paylaştırılmıştı. Alımlama tarafında olanlar (yani, hayatlarının büyük bir çoğunluğunu sevmedikleri manasız işlerde çalışarak geçiren edilgin izleyiciler) boş vakitlerini az çok neşe veren ve pek fazla enerji harcamadan insanı keyiflendiren etkinliklerle doldurmaya çalışıyorlardı. İnsanlar, gündelik hayatlarının monotonluğundan ve yavanlığından kaçabilecekleri yerler arıyordu. Ressam, şair, müzisyen ve tiyatro oyuncuları da onların imdadına yetişiyordu. Aydınlanma, ustalık ve aşkın ruhani içgörü gibi etiketler altında insanlara kendi hayatlarından tamamıyla farklı kurmaca hayatlar sunuluyordu. İnsanlar başka çağlara, farklı ortamlara götürülüyor; fantezilere sürükleniyordu. Sanat, neredeyse hipnoz etkisi yapan bir sihirbazlık numarasıydı. İnsan zihninde gerçek hayata koşut giden bambaşka bir hayat canlanmasına sebep olan bir uyuşturucuydu.   

Sanatçı bir tür sihirbaza, illüzyoniste dönüşmüştü; yeteneklerini ilahi güçlerden alan bir kâhin ve peygamberdi. Malzemeyi işleme becerisine “deha” adı verilmişti. Bu sanata karşı, hayatı olduğu gibi yansıtmayı görev edinmiş realizm ve natüralizm doğdu. Bu ikisi, halihazırda zaten var olandan ötesine bakmadıkları için, hayatın peşine takılıp gittiler. Çoğu kez, hayatı sistemli bir şekilde düzenlediler ama onu arzulanan formlar doğrultusunda örgütlemeye pek teşebbüs etmediler. 

Sanat malzemesini (kelime, renk, ses veya elle tutulur malzemeleri) belirli bir amacın hizmetine sokmak için yöntemler geliştiren sanat hareketinin önemini vurgulamak gerekir. Bu yöntemler, söz konusu hareketin laboratuvarlarında, tüm dikkatini önündeki malzemeye ve onu işleyip düzenlemek (kompozisyon) için gerekli araçlara veren sanatçılar tarafından geliştirildi. Etkin ve vasıflı insan psişesini yaratmayı hedefleyen sol gruplar bu hareket ekseninde buluştu. 

Çalışan, iş gören insan psikolojisi devrim arifesinde ilk emarelerini vermeye başlamıştı bile. Bu psikolojinin temel özellikleri şunlardı: Gittikçe kabaran bir coşkuyla kaotik ve atıl görüngülerin üstesinden gelmeye çalışmak ve bıkıp usanmadan yeni örgütlenme yöntemleri geliştirmek.  

Sanat emeği, sanatı, dilsel, kromatik, plastik ve müzikal malzemeleri en uygun şekilde kullanıma sokan sıradan örgütlü üretim süreçlerinin safına kattı. Fakat, çoğu durumda, bu eserler devrimci sayılmıyordu. Devrimi konu edinen ya da devrimci imgeler kullanan yapıtlarda devrimci bir nitelik bulunuyordu yalnızca. Ve zaten bu yüzden de, çağımızın şiirsel ve sanatsal üretiminde, devrim, insanların hakkında yazdıkları, betimledikleri bir “olaydan” ibaret kaldı. Buna, devrimci tema deniyor.     

Bir tek konu değişti; eski sanatın hayattan kopuk olmasına ya da onun peşinden sürüklenmesine sebep olan başka ne varsa olduğu gibi korundu. İnsanlar, yıldızlarla dolu geceyi, çiçeklerin kokusunu, hüzün ya da özlemlerini yüceltmek için kullandıkları vezinli mısraları şimdi devrimi yüceltmek için kullanıyorlar.

Böylece, şiir şiir olarak, poster resim olarak, kısacası ikisi de hayattan yalıtılmış estetik organizmalar olarak kaldı. Başlı başına koskoca bir alan olan gündelik konuşma dili devrimden zerre etkilenmedi; tüm sıkıcılığını ve manasızlığını korudu. Dizelerden, devrimin muazzam, kızıl ve dünya çapında olduğunu öğrendik: Devrim büyük bir patlamaydı; devrim kutsaldı vs. Ama, devrimin ışığıyla aydınlanan insanın etrafını saran tüm o nesneleri adlandırmak için ne gibi kelimeler kullanabileceğimizi söyleyen olmadı: taşlar, güneş, kişinin kendi bedeni, çimler, metaller, sevgi, araçlar. Oysa, insanın dünyayla kurduğu ilişkilere yeni bir çehre kazandırmak devrimci yaratımın önkoşuludur.   

Ve şimdi sıra sanatsal üretim sürecinin diğer tarafına geldi: Sanat eserlerinin toplu tüketimine…

“İlham nakilleri” sırasında gökyüzünden dünyaya etkili kelime ve imgelerin, renk ve ses bileşimlerinin kutsal ateşini taşıyan uzmanlar kastının devrimle beraber ortadan kalkacağını sanırsınız. Herkesin belagat sahibi olup etkili bir şekilde hareket edeceğini; nesneleri canlı renklere boyayacağını ve şimdiye kadar yalnızca kendini bu meseleye adayanlara (formların peşinde koşanlara, sanat işçilerine) mahsus olan bir kesinlik, sahihlik ve ustalıkla nesneler üreteceğini düşünürsünüz. Herkes çocukluğunda resim yapar, dans eder, yerine cuk oturan kelimeler icat eder, şarkı söyler. Öyleyse, büyüyünce kendimizi ifade etme becerisinden neden bu denli yoksun hale geliyoruz? Neden insanlar sanatçıların “yaratım”larını hayranlıkla seyretmekle yetiniyor? Bunun sebebi, işi bir ıstıraba, insanların boş vakitlerin özlemini duyarak yaptıkları bir şeye çeviren kapitalist çalışma koşulları değil mi? Vasıflı bir üreticiyken bir seyirci-tüketiciye dönüşmek, ve böylelikle etkin yaratıcı sezgilerinizi kaybetmek normal bir şey mi?      

Herkes için sanat! Bu sloganın anlamı, herkesin yaptığı işte en yüksek düzeyde maharet sergilemesi olmalıydı. Burada işten kasıt akla gelebilecek her tür faaliyettir: Konuşmak; odun zımparalamak ya da yontmak; dinlerkitleyi ikna etmek; orduyu yönetmek; sokakta yürümek; elbise dikmek vs. Hammaddeyi toplumsal açıdan yararlı bir şekle sokmanın keyfine, bir miktar beceri ve bir de bu iş için en doğru formu bulmaya yönelik titiz bir çaba eklediğinizde elde etmeniz gereken şeydi “herkes için sanat”. Herkes bir sanatçıya, halihazırda yaptığı işin ehline dönüşmeliydi. 

Ama böyle olacağına, insanlar hayata koşut giden bildik eski sanatla yetinmek zorunda bırakıldılar. “Herkes için sanat”ın, eski sanatın demokratikleştirilmesinden başka bir anlam ifade etmediği ortaya çıktı. Sanat ürünleri mümkün olduğunca herkesin erişimine açıldı: Konser salonları, tiyatro ve sinemalar emekçi kitlelerle doldu. Şiir dizesini, yaşayan insan dilini örgütlemeye yönelik erken bir girişim olarak görmek; tiyatroyu, ritmik olarak düzenlenmiş bir yaşam inşasına yönelik ilk bilinçli adım olarak düşünmek varken, insanlar yine “tefekküre dalıyor” ve “yaşamı ikinci elden deneyimliyorlar”.   

Margaret Bourke-White, 1930. Seyircilerin arkasındaki pankartta şöyle yazıyor: “İşçiler İçin Sanat”

Halihazırda uygulandığı haliyle sanatın demokratikleştirilmesinin tek bir olumlu yanı olabilir: Önceki nesillerin estetik dışavurumlarını kitlelere tanıtarak bir eğitim hizmeti sunmak. Herkesi seyirciye çevirerek “herkes için sanat” sloganının hakkını veremezsiniz. Bilakis, “herkes için sanat” demek, herkesin, önceleri sanat uzmanlarının tekelinde olan hususlarda ustalaşması; yani, hammaddeyi biraraya getirmek ve örgütlemek için gereken vasıf ve hünerlerin her birine hâkim olması demektir. Öncelik bundadır. Kitlelerin “yaratım” sürecine katılması sonra gelir.       

İnişleri ve çıkışlarıyla, buluşları ve yıkımlarıyla, sevinçleri ve badireleriyle sürüp giden fiilî yaşamımız; üretim ve tüketimi kolektifleştirerek tekil bireyleri kolektifin bünyesinde buluşmaya zorlayan yaşamımız; bütünlüğü içinde yaşamımız… Kelime, ses, renk, malzeme ve insan faaliyetlerinin etrafında örgütlenmesi gereken yegâne önemli ve temel mesele işte bu.  

Devrimle ve mümkün kıldığı bakış açılarıyla bağlantılı olarak, estetik üretim ve tüketim olarak sanat meselesini; bir başka deyişle hayat ile sanat arasındaki ilişkileri gündeme getirmemiz ve soruşturmamız gerekiyor. Herkes bu yaşamın sanatçı-yapıcısı olmalı. Lirik mısralar yeryüzünden silinecek belki; ama dilin yeniden inşasında bize yol gösterebilecek modeller olmayı sürdürecekler. Sanatın ağırlık merkezi yaşama; nesnelerin hat ve formlarına; gündelik dile; bitkilerin, fabrikaların, limanların sokakların, traktörlerin ve işçi meclislerinin sesine kayacak. Hayatımızı inşa edenler, kusursuz sanat eserlerine değil, örgütsel becerileri olan ve hayata her yönüyle vâkıf olunmasına giden yolda önüne çıkabilecek engelleri aşma iradesi gösteren kusursuz bireye odaklanmalı.