İSMET KAYHAN – Yeni Özgür Politika 25/01/2019

Son Mülteciler 6. Bölüm

Akademisyen, gazeteci Ayşe Çavdar uzun yıllardır dindarlık, milliyetçilik ve siyasal islam üzerinde çalışıyor. Türkiye’de islami kesimin nasıl dönüştüğü ve muhafazakar yeni orta sınıfın yükselişiyle ilgili önemli yazılar kaleme aldı. Çavdar, yakın zamanda Türkiye’ye terk etti. Şimdi Almanya’da gazetecilik yapıyor.

Türkiye’den ayrılmasını Çavdar, ’’Ben işimi yapabilmek için Türkiye dışındayım. Çünkü çalıştığım alanda söz söylemek çok uzun zamandır riskli’’ diyor. Çavdar, AKP iktidarının bilgi üretimini kendi tekelinde tutabilmek için üniversitelere ve medyaya baskı ve şiddet uyguladığı için çalışmanın imkansız hale geldiğine dikkat çekiyor. Mevcut iktidar alanından, onun radarından uzak durmak istediği için Türkiye dışında olduğunu tarif eden Çavdar ile iki gün sürecek bir söyleşi yaptık. Söyleşinin ilk bölümünde hayat hakkı tanınmayanların göçü, ‘yerli ve milli’ kategorisinin kapsamı girmeyenleri konuştuk.

Sürgün kavramının tartışmalı olduğunu bilerek; birey ya da grubun yer değiştirmesinde iktidarların zor/baskı aygıtlarını kullanmasının belirleyiciliğini baz alırsak, Türkiye dışında olmanızı nasıl tanımlıyor ve izah ediyorsunuz?

Ben işimi yapabilmek için Türkiye dışındayım. Çünkü çalıştığım alanda (İslamcılık, dindarlık, milliyetçilik ve bunların gerek devletin/toplumun idaresinde gerekse şehirde, gündelik hayatta yansımaları) söz söylemek çok uzun zamandır riskli. Ben bir gazeteci ve akademisyenim. AKP iktidarının hangi türden olursa olsun bilgi üretimini kendi tekelinde tutabilmek için (kültürel hegemonyanın bir cüzü) üniversitelere ve medyaya uyguladığı baskı ve şiddet Türkiye’de bırakın benim çalıştığım alanı, herhangi bir alanda dişe dokunur, hakikatle ilişkisi olan bir araştırma, çalışma yapabilmeyi neredeyse imkansız hale getirdi. Benim halim de, bütün bunlar bitene ya da azalana kadar uzakta durmaya çalışmaktan ibaret. Bu tam olarak sürgün mü emin değilim. Pek değil gibi. Ama şu an bu halin içindeyken ad koymak da zor. Çünkü hem işim hem de galiba bir miktar kişiliğim dolayısıyla aklım ve fikrim daima Türkiye’de. Burada mümkün olduğu kadar küçük bir hayat yaşayarak, bulduğum her yöntemle Türkiye’yi izleyerek geçiriyorum zamanımı. Bu araştırmacılıktan çok yurttaşlıkla ilgili bir durum. Araştırmanın, öğrenmenin ve aktarmanın yalnız gazetecilik ya da akademisyenlik işiyle ilgili olduğunu düşünmüyorum.

Bu aynı zamanda bir yurttaşlık görevi. Ben Türkiye yurttaşıyım, böyle cümleler artık pek sevilmiyor ama, orası benim ülkem ve iyi olsun istiyorum. İyilikten kastım da yalnızca refah değil. Ki Türkiye hayli zamandır müreffeh bir ülke de değil. En azından herkes için değil. Kimsenin birbirine güvenmediği, herkesin önce iktidardan sonra komşusundan, arkadaşından korkmaya başladığı, ne zaman hangi davranışıyla hangi suçu işlemiş sayılıp koğuşturmaya ve belki cezalandırmaya uğrayacağından emin olmadığı bir ülkede refah -her kimde olursa olsun- manasızdır. Refahı ya da gücü elinde bulunduran, her kim olursa olsun, ortak hayatı böylesi bir cehenneme çevirmiş olmanın sorumluluğunu/vebalini taşır. Toplumla arasına kocaman, yüksek duvarlar örmek zorunda kalır. Nitekim vaziyet öyle. Ne yapmakta olduğunu gayet iyi bildiği için korkar ve çekinir sokakta olmaktan, kalabalığa karışmaktan. Agorafobik bir hayata talim etmeye başlar. Yalnızca aynı suça/vebale/günaha ortak olduğu insanlarla düşüp kalkmaya başlar. Aynı bardakta havasız duran su bile çürür ve içilmez hale gelirken, böylesi bir topluluğun çürüyüp zehirli bir maiye dönüşmemesi mümkün değildir. Nitekim çoktandır iktidar taifesinin durumu bu. Bir yandan da sokaktaki herkesten daha açık yaralanmaya. Çünkü gövdesini olanca mahremiyetiyle bir baskı aracına dönüştürmüş çoktan.

İnsanlar böylesi gövdelerde kendi suretlerini görmek istemez ve eninde sonunda onun görüntüsünden, kokusundan ve ağırlığından kurtulmak için ellerinden geleni yaparlar. Bunu da en iyi o gövdeyi ve ağırlığını artırmak için varlığını sömürmekte olduğu topluma bir tahakküm aracı olarak dayatan bilir. O gövdeyi tasarlayan ve idare eden müşterek zihni paranoyaklaştıran, her şeyden şüphe eden bir halet-i ruhiyeye sokan da bu bilgidir. Yani ne yapmakta olduğunu, o gövdenin ağırlığını, şeklini, şemalini ve kokusunu; hükmetme telaşında ve iddiasında olduğu toplulukta ne türden bir hissiyat yarattığını -korku ve iğrenme karışımı bir haldir bu- nasıl bir karşılığı olduğunu bildiği için korkar geleceğinden. Mücrim olduğunu bildiği için titriyor istikbaline baktıkça.

İslamcı-Türkçü devlet bileşenleri kendileri dışındakileri ‘yerli ve milli’ kategorisinin dışına itip topraklarını, memleketlerini sevme hakkını da gasp ediyor. “Artık kişinin evinde, kendini evinde hissetmemesi bir ahlâk meselesidir” düsturuna binaen mevcut sürgünlere nasıl bakmalı?

“Yerli”liği de, “milli”liği de kendi bulunduğu yerden yola çıkarak tarif edip, “benim bu yerimle barış halinde olmayanı iktidar sahasının dışına çıkartıp, hatta yaşama imkanı da elinden alıyorum, var mı bana yan bakan” diyor. Eğer bu tarifinin meşru olduğunu düşünse, bu kadar şiddete başvurmazdı. Başvurduğu şiddet ve bu şiddetin şiddeti kendisinin ve siyasi iddiasının meşruiyetine ne kadar inanmadığını, güvenmediğini, bu tarifin içeriğinin kof olduğunu gayet iyi bildiğini ortaya koyuyor. Yani “yerli”lik ve “milli”lik diye pazarladığı o tarif o kadar dar, o kadar küçük, o kadar içerikten yoksun ki, orada kendisine bile hayat yok, bunun da farkında. Bu iki kavramı, ülkede kendisininkine benzemeyen her türden hayat bilgisini yok etmek için birer silaha dönüştürüyor. Ama “öteki”leri yok ettikçe, uzaklaştırdıkça kendi alanı da daralıyor. Çünkü siyaset kendinden başkasıyla güç ve alan paylaşabilme sanatıdır. Bu paylaşım ölçüsünde siyasetin konusu olan her etkinlik meşrulaşır, geçerlileşir ve kalıcılaşır. Paylaşılmayan güç de siyasi alan da gayrımeşrudur. “Burada yalnızca ben duracağım ve kimseye de hayat hakkı tanımayacağım,” diyen bir siyaset biçimi eninde sonunda herkesi uzaklaştırmak için ürettiği tüm silahları kendi şakağına dayar. Bu türlü bir tecrübeyi ne dünya ne Türkiye ilk kez yaşıyor… Mevcut iktidara özgü değil, ilk onların da aklına gelmedi, her yeni siyasi düşüncenin hareketin kabusudur gücünü şiddete başvurmadan sürdüremeyecek kadar acizleşmek.

Elimizdeki örnekte ise şunlar oldu: Önce iktidar alanlarını alabildiğine genişlettiler, bunu da çeşitli türden ittifaklarla yaptılar. En başından beri bu böyleydi. AKP özgün bir siyasi proje değildi, yeşerdiği anda çökmüş bulunan birkaç siyasi projenin mirasçılarının, “e şimdi ne yapacağız, kenara çekilecek değiliz ya, bu krizi fırsata çevirelim” diyerek başlattıkları bir girişimdi. Sonra o mirasçılardan birkaçı, bu ittifakın yeşerttiği her şeyin yalnızca kendileri tarafından tüketilmesi gerektiği vehmine kapıldılar. Ve nihayet uzunca zamandır aslında başkalarını dövüyor ama birbirlerinin etlerini kemiriyorlar.

Çünkü paradoksal bir biçimde iktidar bloğunun niteliği erozyona uğradıkça niceliği genleşti ve o niceliksel yekunda tek başına tutunmaya çalışanların hareket edecekleri hiçbir alan kalmadı. Bugüne kadar çıkarlarını AKP iktidarının sürekliliğinde görüp de “eyvallah” demiş ve sonra ağır şekilde yine AKP tarafından cezalandırılmamış tek kesim gösteremezsiniz. Yazık ki, bir şekilde bir dönem bu “eyvallah”ı dememiş kimse de kalmadı artık Türkiye’de.

Sürgün kelimesinin mevcut iktidar alanından ve onun radarından uzak durmak isteyenler için doğru kelime olmayabileceğini söyledim biraz önce. Doğru kelimenin ne olduğunu bilmiyorum ama bu iktidara “hayır seninle aynı fikirde değilim, senin vebalini paylaşmayacağım, bu nedenle senden uzakta duracağım ve bunu gerekirse yaşama alanımı daraltarak, sesimi kısarak, daha az konuşarak, daha çok susarak, senden yana bakmayarak, baktığımda da senin dilinle konuşmayarak yapacağım, seninle senin yöntemlerinle kavga etmeyeceğim” demek, gerek fiziksel gerekse zihinsel olarak ondan uzak durmak onu kendiyle başbaşa bırakmaya dönük bir girişim. Bu girişimin coğrafi olarak nerede yapıldığı elbette önemli ve en kıymetlisi elbette ülkede kalarak yapılan. Bununla birlikte fiziksel olarak adresi neresi olursa olsun, mevcut muktedir söylemin dışında bir hayat, onu merkeze almayan yeni bir siyasi dil, var oluş alanı kurmaya yönelik kendiliğinden bir girişime dönüşüyor.

Kendiliğinden dememin sebebi şu… Bu halin faili kendini iktidarın “yerlilik” ve “millilik” tariflerinin dışında bilerek tutanlar ve bu “dışarı”sı buluşulan bir alan. Daha önce paramparça olan bu alan kalabalıklaştıkça mecburen parçalı olmaktan çıkıyor. Çünkü o yer kalabalıklaştıkça insanlar birbirlerine öyle ya da böyle temas ediyor, birbirlerini görüyor, tanıyor, birbirleriyle konuşuyor ve ortak bir dil üretiyorlar. İktidarsa her dışlama girişiminde kendi alanını, konuşabileceği, ortaklaşabileceği toplulukları bir miktar daha azaltıp yalnızlaşıyor.

Sayısal kalabalığı boşverin, çünkü o gayet oynak ve öngörülemez bir şeydir. Gelip geçicidir. Kalıcı olan siyasi deneyimdir. Şimdi bu daracık iktidar vadisinin dışında delice yoğunlukta ve zenginlikte bir siyasi deneyim birikiyor. Bu yüzden o vadideki “yerli”lik ve “milli”lik suretleri birer karikatüre dönüşüyor giderek. Çünkü o kadar küçük ki o alan ve orada yaşamak o kadar manasız ki, dahil olanı da ondan yana bakanı da beyhudelik hissiyle sınıyor… Çirkin bir nihilizmden başka bir şey üremiyor o vadide. İnsan kendisine benzemeyenle yan yana geldikçe manasını bulur. Bu kadar daraltılmış, etrafına setler çekilmiş bir vadide, korku ve ürküntüyle, suçunu bilmenin verdiği kibirle ve bu ortak paydalarda benzeşerek kurulmuş ilişkilerle nereye kadar nasıl devam edilebilir ki? Deyin ki devam etsin bu rüya/kabus, onlarca yıl sürsün, nasıl bir anlamı olabilir ki böyle bir iktidar tecrübesinin?

Türkiye, nüfus sirkülasyonlarına aşina. Toplumun çoğunluğu bulunduğu kentin, mahallenin, sokağın kuşaklar boyu sakini değil. Bu toplumsal yapının, gelen ve gidenlere bakışını nasıl etkiliyor? 

Tuhaf değil mi, göçmen olmayan kimse yok ülkede ve genelde bu kadar yaygın ve ortak bir tecrübenin yeni gelenlerle, başka göçmenlerle empatiye dönüşmesi beklenir. Ama durum o değil. Çünkü herkes bulunduğu yerden bir daha göçmemenin derdinde. Nihayet ve şu an itibariyle bulunduğu yerin yerlisi olmanın da ancak o yeri sahip olduğu her şeyle savunmakla mümkün olacağını düşünüyor. Çok tuhaf ve çok acıklı ama Türkiye’de yerleşik hayata geçmiş tek bir kesim bile yok henüz. Kavga da yeni “fethedilen,” daha doğrusu “yağmalanan” alanın paylaşımı kavgası. Buraya bir azcık önce gelen, her yeni gelenin, “yağma”dan yine kendisinin geliştirdiği yöntemle pay almasından korkuyor. Ne büyük harfli, yani gündelik hayatta üretilen Hukuk ne de kurumların geliştirdikleri anlamda küçük harfli hukuk oturmuş, yerleşmiş değil. Her kesimin birbirine kıyıcılığının temelinde de bu var. Kimse ne kendi hayat tecrübesinden sadır olan büyük harfli Hukuk’a ne de devletin ve kurumların ürettiği küçük harfli hukuka güveniyor.

Şiddet ve hukuk zıt anlamlı kavramlar. Şiddetin olduğu yerde hukuk yoktur, hukuk şiddeti bertaraf etmek içindir. Devletten topluma yönelen şiddet, devletin kendi ürettiği hukuka güvenmediğini, o hukuku işletemediğini; gündelik hayattaki şiddet ise toplumun müşterek bir hayat için Hukuk üretemeyecek halde olduğunu, yani aslında bir toplum olmadığını ortaya koyar. Hal böyleyken “yerlilik” ve “millilik” içi alabildiğine boş kavramlardır ve ortaya çıkmalarının sebebi de toplum olmayışın farkına varıp geçirilen şokun, yaşanan krizin fırsata çevrilmesi girişimidir.

Başa dönmeyeyim ama, şu kadarını söyleyebilirim. Bir toplumun olgunluğunu kendisine benzemeyeni içerme kapasitesinden anlarız. Mesela bir dinin dindarları başka dinlerin sözüyle karşılaştıklarında korkuya kapılıyorlarsa, inandıkları dinin hakikatle ilişkisine güvenmedikleri sonucuna varabiliriz rahatlıkla. Çünkü üzerinde durduğu zemine güvenen sarsılmaktan korkmaz. “Yabancı”lara, “göçmen”lere, “mülteci”lere, her türden “öteki”ye kendi içinde odalar, gözenekler açamayan bir toplum, o bulunduğu yerde zaten hiç yerleşmemiş, bulunduğu yerin kendi yeri-yurdu olduğuna kanaat getirmemiş, yaşama biçiminin, kaidelerinin varlığını sürdürmesine yeteceğine kani olmamış demektir. Buradan bakınca, Türkiye’nin hemen her kesiminin söz gelimi Suriyeli “misafir”lere gösterdikleri şiddet evsizliklerinin, yersizliklerinin, yurtsuzluklarının işareti gibi görünüyor daha çok. Bunları da olumlu anlamlarla kullanmıyorum. “600 yıldır buradayım, 1071’de kapıyı açtım, 1453’te bu coğrafyanın kalbini fethettim, tüm zenginliğini, varını yoğunu aldım, tükettim, sahiplendim ama Allah kahretsin bir türlü yerleşmeyi beceremedim, o yüzden evime misafir kabul edecek halde değilim” demek istiyor tüm bu kesimler koro halinde. Gene farklı yerlerden göçederek Ankara, İstanbul gibi büyük şehirlerde ya da daha küçük kasabalarda yan yana gelenlerin birbirleriyle aralarındaki mesafe de bunun bir göstergesi. Kimse bulunduğu yerde kalıcı olduğundan emin değil. Devletin ve AKP’nin, gene döneceğim ama “yerlilik” ve “millilik” kavramlarıyla yaptığı şey de tüm kesimlerin bu bütünüyle kuşkuda olma halini birbirlerine karşı kullanabilecekleri yıkıcı bir silaha dönüştürmek. Kendi iktidarının sürekliliğini, toplumun süreksizlik korkusunu diri tutmaya bağlamış durumda. Bu kadar çaresiz, bu kadar ufuktan uzak, bu kadar fırsatçı ve kriz/adrenalin bağımlısı bir siyasi projenin, buna proje demek bile zor, tezgahın sürdürülebilir olduğunu düşünmekse mümkün değil.

Liderin arkasından giden kalabalığı tarif ederken yurttaş olmaktan vazgeçtiğini, çünkü sorumlu bir yurttaş olmayı tercih etmeyip ahlaklı bir dindar olma yükümlülüklerinden kurtulduğunu söylüyorsunuz. Bu toplamın, iktidarla çatışan diğer toplumsal kesimlerle ilişki biçimleri nasıldır?

Yurttaş olmak büyümek gibi. Hayatla, bizi sarmalayan sorunlar, çelişkiler ve meselelerle kendi başımıza düşünerek, onları oluşturan süreçler hakkında bilgi sahibi olmaya çalışarak, ahlaki ve yasal sorumluluklar alarak ilişki kurmak demek kabaca. Ahlak dediğimde dini bir meseleden bahsetmiyorum. Hayatı anlamlı kılan, öykülerimize derinlik ve özgünlük kazandıran ölçülerden bahsediyorum. Bu ölçülerin her biri her an hem kişisel anlam dünyasında hem her türlü insani ilişkide ve nihayet buradan yola çıkarak toplumsal ve siyasal hayatta müzakere edilir. Yurttaş olmaktan vazgeçmek bu müzakerenin üst aşamalarına katılmaktan vazgeçmek demektir. Bu bir çok şekilde yapılabilir ama akla gelen ilk şekli kenara çekilmek, yaşadığımız dünyanın alacağı şekille ilgilenmemektir. Olur böyle şeyler. Ama bu vazgeçiş bile bir noktada müzakereye katılma halidir. Bir tür boykot gibi düşünebiliriz. Ama Erdoğan’ı, tüm aldanmalarına, ülkeyi her an bir kriz halinde tutup bir türlü kimseye huzur vermemesine rağmen destekleyen kalabalığın tavrı bu değil. Bu tavır daha çok söz konusu müzakerenin her aşamasında, en kişisel ve hatta mahrem alanlardan başlayıp toplumsal ve siyasal yaşamın en üst alanlarına kadar birini yetkilendirmek ve kendisini onun yetki alanına hapsetmeye benziyor.

AKP’yi ya da ideolojisini -artık o her neyse- değil, Erdoğan’ı bir nevi avatar ve kendini de oyuncu gibi belleyip onun şekline büründüğü vehmine kapılmak. Bu avatar-oyuncu ilişkisinin sebebi ise birbirleriyle çelişen iki vehim. İlkinde oyuncu -destekleyen, onay veren, oy veren-, avatarın hamlelerini doğrudan doğruya kendisinin, yani oyuncunun iradesi doğrultusunda gerçekleştirdiğine inanıyor. Bu büyük ölçüde Erdoğan’ın kişiliği ve tarzıyla ilgili bir durum, sıradan olanı, vasatı, yine sıradan ve vasat bir dille taşıyor siyasi söyleminin merkezine. Başarısını da başarısızlığını da o dilin kullanıcılarına, üreticilerine mal ediyor. Bu dil başarıyı da başarısızlığı da seyirlik bir oyuna dönüştürmek suretiyle yine sıradan olana ait kılıyor. Çünkü oyuncu, o esnada sahnede olanın kendisi olduğundan emin. Bununla çelişkili gibi duran ikinci vehim ise sorumlulukla ilgili ve bu ilk vehmin yadsınması ile ortaya çıkıyor. Her ne kadar avatarın kendi iradesini oyununa birebir yansıttığını düşünse de, sonuçta avatarın bütün olanlardan tek başına sorumlu olduğunu vehmediyor oyuncu. Çünkü sahnede olan o değil.

Bu paradoks en iyi Erdoğan’ın tekrarlayan “kandırıldım” ya da “kandırıldık” ifadelerinde karşılık buluyor. Bu sıradan bir buluş değil. Yalnız kendisine değil, onun kendisinin avatarı olduğu vehmindeki destekçisine de bir çıkış yolu buluyor. Bu çıkış yolunun çocuksu olması da tesadüf değil. İslamcılığın dindarlığı hapsettiği yıllarca sürmüş bir mağduriyet söyleminin sonucu bu çocuksuluk.

Dindar-muhafazakar “kişi” bir türlü kendi iradesiyle baş başa kalamıyor. Başına gelenlerin asla kendi seçimlerinden kaynaklanmadığını, hep daha güçlü, daha büyük, daha zengin, daha ürkütücü ve bu nedenle baş edilemez bir otoriteden kaynaklandığı fikrine çok alışık. Erdoğan da böyle biri, bu zihniyetin dışında bir şey ne söylüyor ne sergiliyor. Buna benzer bir ilişki de çeşitli türden adaletsizlikler söz konusu olduğunda duyduğumuz, “bizden öncekiler yaparken iyiydi de biz yapınca mı eleştirmeye başladınız?” söylemi. Zamanla bu “çalıyorlar ama çalışıyorlar”a dönüştü. Tam burada “mağdur”ken sarılınan “ahlak” kozu önemini yitirdi. Güçlü olmak için “ahlaksız” ve zamanla “yasasız” olmak gerektiği fikrinin tohumu o mağduriyet söyleminde gizliydi zaten. Yapıp ettiklerinin sorumluluğunu taşımamak, iktidar hazzını kaybetmemek için o hazzı sağlayan süreçleri sorgulamayı gerektirecek değer ve ölçülerden kaçamak yapacak mazeretler aramak ve nihayet mümkünse olup bitenler hakkında hiçbir şey bilmeyerek anın tadını çıkarmak…

Çocukluğa halel gelsin istemem, çocukluk bir öğrenme, dünyayla tanışma, halleşme hali; zorlu ve mücadeleli bir zaman dilimi her insanın hayatında. Bu bahsettiğim şey büyümeyi reddetmek daha çok. Çocukluğa sığınmak… AKP’yi var eden kalabalık güçlendikçe çocuksulaşan bir yekuna dönüştü sanki. Sevimli bir çocuksuluktan bahsetmiyorum ama. Kaprisli, sorumluluktan kaçan, dünyada kapladığı hacmin ne manaya geldiğiyle yüzleşmeyi ısrarla reddeden bir tavırdan bahsediyorum. Bu tavrın arkasında ise en derinde yapıp ettiklerinin ve yapılıp edilmesine onay verdiklerinin yanlışlığına, adaletsizliğine, haksızlığına ilişkin bir farkındalık var. Bu farkındalıktan kaçmak için çocuksulaşma yolunu seçiyor. “Ama, ama beni kandırdılar”, “Ama bak abim de böyle yapmıştı, ben niye yapamıyorum?”, “Tamam çikolatayı çaldım ama kardeşimle paylaştım.”

Diğer toplumsal kesimlerle ilişkiye gelince… Bu halet-i ruhiye kime ne yapmakta olduğunun farkındadır, hem de inkar ettiği ölçüde ve derinlikte farkındadır. Kimin canını, neyle, nasıl yaktığının; hangi çikolatayı kimden çaldığının gayet bilincindedir. Çünkü inandığı için mağdur edildiğini düşündüğü dinin bu meselelerle ilgili yüzlerce yıl içinde oluşmuş ve sonsuz kere sınanmış bir müzakere geleneği vardır. Neyi yanlış yaptığını ve bu yanlışın dışardan bakıldığı zaman nasıl göründüğünü de çok iyi bilir. Bu nedenle diğerleriyle karşılaştığında halet-i ruhiyesine utanma, çekinme, korku hakim olacaktır. Öte yandan bu duygular iktidarda olmanın hazzını bertaraf eder. İktidar hazzını ve anın tadını kaçırmamak için yapılması gereken bu mendebur duyguları ve onlara sebep olan duyguları örtmek, ölçüleri ise tartışmalı hale getirmektir. Utanç kibirle, korku hamasetle, çekinme ise ölçüsüz bir arsızlıkla. Ölçülerin belirsizleştirilip tartışmalı hale getirilmesine en güzel örnek ise “Siz tabii Müslümanlar zengin olmasın, güçlenmesin istiyorsunuz” söylemi.

Devam edecek…


Ayşe Çavdar hakkında

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden 1997’de mezun oldu. Pek çok gazete, radyo ve dergide, sonra da sivil toplum kuruluşlarında çalıştı. 2004’te Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde yüksek lisansını, European University of Viadrina, Frankfurt-Oder’de kültürel antropoloji alanında yazdığı “Tevazu Kaybı: Müslüman Ailenin Mahalleden Siteye Taşınma Macerası” başlıklı tezini tamamladı. Akademik çalışmalarını ve gazeteciliği şimdi Almanya’da sürdürüyor.