Fincancı ve Gürsoy birer semboldür


A. Halûk ÜNAL


Bu bir portre yazısı değil. Sosyal medyada çok az insana nasip olacak kadar geniş bir biçimde, onların kişisel değerlerini anlatan binlerce paylaşım, portrelerini tarihe nakşediyor zaten.

Gençay, hem arkadaşım, hem yoldaşım.

Şebnem ise çok yakın bir dostum ve yoldaşım.

Her ikisiyle de değişik vesilelerle birlikte mesai yapmış, birlikte mücadele etmiş olmaktan da ayrıca onur duyuyorum.

Gazeteci olsam mutlaka böylesi bir rol model olma niteliğini onlara kazandıran hayatın izini süren özel çalışmalar da yapardım. Böyle işlerin tam sırası.

Ben bu kısa yazıda yalnızca, devletin onlara neden “elebaşı” muamelesi yaptığına kafa yormakla yetineceğim.

Onları bu açıdan ele almak, bir anlamda her ikisini de hedef haline getiren sebepleri bir bağlama oturtmak bu yargı kararlarının siyasal arka planını anlamamızı kolaylaştıracak.

ÇALIŞAN SINIFIN “ÖNCÜ”LERİ 

21’inci yüzyıl çalışan sınıfın, ücretlilerin yeni tabakalaşmalarına tanık oluyor.

Marx’ın ünlü öngörüsünün gerçekleşmesine tanık oluyoruz:“Kapitalizm, hekimin, avukatın, profesörün saygınlıklarını alıp, onları birer proletere dönüştürüyor.”

Eğitimli kesimler de artık çalışan sınıfın yeni katmanları arasında.

Bu da kaçınılmaz olarak “aydın” profilinin de değişmesi anlamına geliyor.

Kapitalist devrimin şafağında yalnızca aristokratların çocuklarına nasip olan eğitim şansı bir müddet -çok zor olsa da- alt ve orta sınıf çocuklarınca da elde edilebilen bir imkân oldu.

1960’ların hekimleri mezun olur olmaz, uzmanlık eğitimi almadan taşrada pratisyen hekim olarak muayenehane açar, belirli bir süre “para kazanıp” sonra uzmanlık eğitimi alırlardı.

Bu kesimin sosyal profiline hakim olan da muayenehane sahibi hekimlerdi.

Neoliberal politikalar hekimleri süratle büyük bir ücretliler kitlesine dönüştürdü. Bunun sonuçlarını TTB’nin evriminde de gördük.

TTB’nin değişen toplumsal rolünün en net vücut bulmaya başladığı dönem, Ata Soyer’in adında simgeleşen 1990’lardır.

TTB’nin bu gerçeğin farkında oluşunun kanıtı da sevgili Ata’nın anısını onurlandırma biçimleridir.

Hem dostum hem de birlikte politika yaptığımız Ata’nın dönemi; TTB’nin “bağımsız solcu”larca yönetilmeye, TTB içindeki solun bütün kesimlerinin rekabet yerine birlik içinde davranmaya başladığı bir zamandır.

Nitelikli hekimlik, ilkeli solculuk, partiler-üstü siyaset, meslek ve sağlık eksenli mücadele ile özetlenebilecek bu dönemin önemli figürlerinden biri de elbette Gençay Gürsoy’dur.

Şebnem’in kendisine verilen cezanın daha uzun olmasını ima ederek, “hocam boynuz kulağı geçermiş” şakasında saklı olan, Gençay ve onun kuşağından– adını anımsamadığım hatta bir kısmını hiç tanımadığım- bir çok ismin, mesleki saygınlıklarını politik mücadeleyle nasıl ilkeli ve ahlaklı bir biçimde birleştirmiş, öğrencilerine hem birer aydın, hem iyi hekim olmanın hocalığını da yapabilmiş olmaları gerçeğidir.

Bu gerçek aynı zamanda, çok uzun zamandır devletin TTB ve sağlık hareketine gösterdiği düşmanca tutumun da sebebi olarak görülebilir.

Faşizm koşulları dışında artık, bu ülkede ne sol, ne sağ bir parti, TTB’nin öncülüğünü yaptığı sağlıkçılar ağını aşıp, sağlık politikası üretemez.

Üretse de uygulayamaz.

ÇALIŞAN SINIFIN “ÖNCÜ” PARTİLERİNE “BİLİNÇ” TAŞIYAN KATMANLARI

Yukarıda kurduğum son cümleden devamla, hatırlayalım. Geleneksel sosyalizmin amentüsünde “öncü partinin” temel görevi işçi sınıfına bilinç taşımak olarak tanımlanmıştı.

“Öncü”lere ve öncü örgütlenmelere olan ihtiyacı reddetmiyorum. Ama yalnızca TTB ve sol ilişkisine baktığımızda bile kapitalizmin geldiği nokta itibariyle Lenin’in tanımladığından çok farklı bir formasyon ve bir karşılıklı ilişki muhtevasının söz konusu olduğunu görmek zorundayız.

Yalnızca TTB ve sol siyaset ilişkisi üzerinden bir analize girişsek bile – ki elbette yeterli olmayacak ve gözlemsel düzeyde kalacaktır- işaret etmeye çalıştığım yeni sosyo politik damarlara dair önemli göstergeler elde ederiz.

“Öncü parti” iddiasında olan hiç bir örgüt, TTB’ye rağmen “merkez komitelerinde, veya bu komitelerce kurulmuş uzman komisyonlarda” üretilmiş sağlık politikaları ilan edemez. Bu, maddenin doğasına aykırıdır artık.

Bu ülkenin insan merkezli sağlık politikası ancak ülke çapında sağlık çalışanlarıyla hastaların oluşturacağı meclislerin çalışmasıyla ortaya çıkabilir.

Benim böyle bir iddiayı ortaya koyabilmemin imkânını sunan da kapitalizmin sağlık emekçileri kesiminde yarattığı yeni sosyo politik formasyondur.

Yazının konusu değil, ama siz sağlık emekçileri üzerinden baktığım meslek ve siyaset ilişkisini, eğitim vb. başka alanlara da uygulayın isterseniz, benzer sonuçlar çıkacağından kuşku duymuyorum.

İşte bu anlattığım nedenle sevgili Gençay ile Şebnem’e yönelen saldırı, özelde bütün  sağlık emekçilerine ve nihayet Türkiye’nin tüm çalışan sınıflarına yönelik bir tehdit olarak anlaşılmalıdır.

Sağlık çalışanlarının saygınlığından söz etmişken onlara yönelen hasta şiddetini de not etmeden geçmeyelim.

Para ve kar merkezli sağlık sistemi, sistemin bütün kusurlarını da sağlık çalışanlarının sırtına yıkmakta pek mahir.

Tıpkı tren kazalarının ya da soma faciasının nedeni hükümet politikalarıyken, faturanın sürücülere, mühendislere çıkması gibi.

Sağlıkçılara gündelik yaşamda yönelen yaygın şiddeti de bu siyasi, toplu itibarsızlaştırma kampanyasının bir parçası olarak görmezsek büyük resmi eksik çizmiş oluruz.

BARIŞ İMZACISI HANGİ SUÇA ORTAK OLMADI

Barış imzacıları dediğimizde başlangıçta bin 128 akademisyen ve sonra hedef alınan bu akademisyenlere destek olmak için kendi metinlerini çıkartıp imzalayan  akademi, sinema, edebiyat ve sanatın bir çok alanından binlerce ismi anlıyoruz.

Yani Barış Akademisyenleri’ne yapılanlar nezdinde Türkiye, bir yandan “demokratik aydın” hareketinin, aynı zamanda çalışan sınıfın yeni katmanlarının devletçe düşman, hain, terör yardakçısı ilan edildiğine tanık oluyor.

Bu insanlarının yayınladıkları bildirinin olanca masumiyetine rağmen, bu şiddete layık görülmelerinin sebebi çok açık.

Bir kısım liberalin sıkça başvurduğu “her türden teröre karşıyız” sigortasını kullanmadılar.

“İ”lerin noktasını koymaktan çekinmediler. Devletin “Kürtlerle savaş” politikasına ortak olmayacaklarını, ülkenin bekasının “savaşla değil, Kürtlerle kalıcı barış aracılığıyla” olabileceğini ima ettiler.

Yazının izleğinden kısa bir an ayrılıp bir parantez açmak zorundayım. Devletin saldırganlığına bakarken Ayşe Düzkan’dan, Ahmet Altan’a, Osman Kavala’dan, Murat Çelikkan’a ve isimlerini buraya sığdıramayacağım yüzlerce aydına yapılanlara da bakmadan olmaz.

Çünkü, Bu Suça Ortak Olmayacağız dilekçesine yönelik saldırının bahanesi Barış Akademisyenleri gibi görünse de operasyon “çoğunluk”un çok önemli iki katmanına yönelmiş durumda. Aydınlar ve çalışan sınıfın beyaz yakalı kesiminin öncüleri.

Elbette burada bir tartışma başlığı daha var, aydınlarla çalışan sınıf artık eskisi gibi bir tasnifle mi ele alınacak, yoksa yeni katmanlaşmalar ve bunun getirisi, sosyo politik süreçleri farklı mı okumalıyız?

Parantezi kapatıp devam ediyorum.

Yani devlet dedi ki “Kürtlere dokunan, dertlerini dert edinen, barışçı yaklaşan yanar. Bedelini ağır ödetirim.”

Bu saldırıyı soyut bir demokrasi düşmanlığı yerine son derece sınıfsal ve siyasi bir yerden okumak büyük resmi doğru çizebilmek bakımından çok önemli.

SONUÇ YERİNE

Marx’ın öngörüsü biraz kısa düşmüşe benziyor haliyle.

Evet, kapitalizm hekimleri muayene sahiplerinden ücretli çalışanlara dönüştürdü ama ellerinden “saygınlıklarını alamadı.”

Onlar saygınlıklarını çalışan sınıfın aydınları ve öncü neferleri olarak çok daha farklı bir yerden kuruyorlar.

Bu eskisi gibi kişisel ve mesleki olduğu kadar, geçmişte tanık olmadığımız bir kollektif saygınlığı da tarihe kaydediyor.