Sara Jessica Parker “Demirtaş”ı seviyo


A. Halûk Ünal

Sosyal medya alemi şöyle bir dalgalandı. Kolay mı, S.J. Parker elinde Selo’nun öykü kitabıyla geziyo, kameralardan kaçmadan birlikte fotoğraf veriyor.

Bu arada biz de kitabın ingilizceye çevrildiğini, kendisine Jessica’nın farkedeceği bir iletişim kanalı oluşturduğunu anlıyoruz.

Önce, belki tanımayan vardır, S.J. Parker (1965 – Ohio) kimdir hatırlayalım.

1998 de HBO kanalında yayınlanmaya başlayıp; 2004 yılına kadar 6 sezon süren ve kendi dalında neredeyse ödüllerin tümünü toparlayan “Sex and the City”, bütün dünyada çok büyük sükse yapan, çok geniş izleyici ve fan topluluğunu yaratan, komedi dizilerinden biri.

Harika tasarlanmış dört arketip kadın karakterin dostluk ve cinsel hayatlarının komedisi olan dizi, özellikle de kadın izleyici tarafından çok sevildi.

Parker, bu dizide canlandırdığı New Yorklu “özgür” bekar kadın “Carrie Bradshow” karakteriyle sanırım bütün Dünya’daki özgürlükçü kadınlara dokunmayı başaran bir karakter olmayı başarmıştı.

Ülkemizde de özellikle orta sınıf kadınlarca çok yaygın izlenen bir dizi olduğunu biliyorum. Dizinin yerli fanlarına beni de dahil edebilirsiniz.

Bu yazıda elbette önemli olan dizi değil; S.J. Parker ile Demirtaş’ın ve “Seher”in ilişkisi.

Eğer Parker, kameralara elinde Demirtaş’ın ilk öykü kitabı “Seher”in ingilizce çevirisiyle yakalanmasaydı, Türkiye solunun gündemine de girmeyecekti.

Ama yakalandı bir kere. 

Kimi çok kıskanacak, kimi çok sevinecek, kimileri çok öfkelenecek, kimileri için bir tribün geyiğine dönüşecek. 

Ben bu buluşmanın sebebleri üzerine akıl yürütmeyi tercih ediyorum.

Çünkü o fotoğraf, kaliteli sanatın önemini, işlevini tartışmanın iyi bir vesilesi, bence.

Gerçek sanatın gerek şartı

Böyle buluşmaların gerçekleşmesinin bazı gerek ve yeter şartları var.

Önce nitelikli, evrensel standartlarda bir eserin yaratılmış olması şart.

Bu, “Seher”in dünyanın en iyi öykü kitabı olması anlamına gelmiyor. Sadece “yerli ve milli” olanı aşabilecek, evrensel edebiyat beğeni standartlarını yakalamış olması gerekiyor. 

Şöyle de söyleyebiliriz, “iç pazar” için üretilmiş olmamaması gerekiyor. 

Ya da daha farklı bir deyimle “türkün türke, kürdün kürde probagandası” olup, “iman gücüyle” kitleye ulaşma hesabının dışında üretilmiş olması şart. 

Bu durumda eseri farklı dillere çevirmekte fayda görecek, itibarına ortak olmak isteyecek kişiler ortaya çıkıyor. 

Esere gönül veriyorlar ve eserin kendi ana dillerindeki topluma da ulaşması için bir çaba içine giriyorlar.

Bu kişi bazen bir profesyonel çevirmen, bazen o çevirmeni tanıyan edebiyat sever, bazen bir yayıncı olabiliyor.

Peki eserin kaliteli olması yeterli mi? Hayır!

Her yıl Dünya’da binlerce kaliteli eser üretiliyor. 

Bu noktada da bir diğer şart devreye giriyor; söz konusu eser size o ana kadar hiç bilmediğiniz, tanımadığınız bir “dünya”nın kapılarını aralıyorsa, yani doğru zamanda doğru yerdeyse, bir fark yaratma şansına sahip demektir.

Dikkat edelim sanat elitlerinin entellektüel arenaları olan festival ve ödül sistemlerinden söz etmiyorum.

Direk, doğrudan bir halktan ötekine kurulan kültürel köprülerden söz ediyorum.

Bu ödül sistemleri henüz Demirtaş’ı görmedi, ama yarın göreceği de tutabilir. Hiç bir mahsuru yok. Fala inanma, falsız da kalma misali bence bu ödül sistemleri. Ama bu tür ödüller de kitabın taşıdığı “mesele”yi yeni kitlelere ulaştırır mı ulaştırır. Yani nihilizan bir festival karşıtlığının da anlamı yok.

Ama önemli olan iyi nitelikli eserlerin kitlelere ulaşması. Selonun kitabını Jessica’nın elinde görmemiz. 

Nitelikli sanat yaratıcısı, paşalar gibi göğsünü madalyalarla doldurup, kitlelerce tüketilemiyorsa, çok ciddi bir sorunumuz var demektir. Ki bu gün için hal böyle.

Kitabı Parker’in eline ister solcu bir arkadaşı tutuşturmuş olsun, ister gerçekten elinden bırakamamış olsun, bu iletişim, “politik” sanatın, nitelikli sanatın muhtaç olduğu tek yol.

Bir arkadaşla sohbet ederken bir itirazını paylaşmıştı “yahu zapatista, zapatista diyorsun, binlerce kilometre uzakta… önce gel bir Zap’ı gör, anla.”

Bu sitem iki çarpıcı gerçeği gösteriyor bence.

Birincisi, Anadolu solcusunun kendi toprağına, kendi karındaşına yabancılığı. “Batıcı” ezberlerimizin yarattığı kısmi körlük. Bir tür oryantalizm.

Ama öte yandan bu sitemin sahibinin “yerli ve milli” bakış açısı bir başka sorun. 

Zapatista’nın neden bu kadar evrensel bir sembole dönüşmüş olmasının altında yatan farkları göremeyişi.

Sadece sub comandante Marcos’un yarattığı mizah dolu politik metinlerin bile kendi başına nasıl bir iletişim kanalı oluşturduğunu çözümleyememiş olması.

Oysa kesinlikle haklı, Rojava kadın devrimi ile Zapatistalar kıyaslandığında, en azından bana göre de arada çok önemli farklar var.

İlle de bir mukayese gerekecekse Rojava kadın devrimi bir çok açıdan çok daha evrensel, tarihi ve önemli.

Ama bütün Dünya’da bilinir hale gelmesi Batı basınınca Kobane direnişindeki savaşçı kadınların evrensel seküler bir imgeye dönüştürülmesiyle mümkün oldu.

Peki bu konuda “bizlerce” üretilmiş kaç sanat eseri biliyorsunuz?

Batı basını bir bilinirlik sundu sunmasına ama beraberinde batı toplumunda, solunda, YPJ hakkında ciddi bir militarizm ve erkekleşme kuşkusunu da yarattı.

İletişim, böylesine tehlikeli, çok dikkatli kullanılması gereken bir “silah.”

Sanat ve Mücadele

Sanat, yerine hiç bir şeyi ikame edemeyeceğiniz bir güç. 

Ama ne yazık ki, Türkiye solu, sanata ve sanatçıya (entellektüele) her zaman “onlar da olsun iyi olur” bir kenarda, şu vitrinde dursunlar” kabilinden yaklaştı.

Ya da sanatı istismar etti. Küçümsedi.

Sanatı “görevlendirmek,” sanat aracılığıyla “kadro devşirmek,” halka “çözüm sunmak”, “ideal devrimciyi” tasvir etmek, sanat zannedildi.

Sol örgütlerin çevresi “imanı güçlü”, sanatı zayıf insanlarla doldu.

Sanatı (zanaati ve yeteneği) güçlü “imanı zayıf”, çok soru soran, eleştiren, kolay “kontrol edilemeyenler”, doğası gereği “uygun adım yürüyemeyenler” ya dışlandı ya uzaklaştı.

Sanat kültürünün en temel bilgisinden yoksun örgüt bürokratları(aparatçik) , bu alanı kapitalist kültür endüstrisine terkettiler.

Oysa iyi sanat, ezber bozar, radikal sorular sorar, güçlü tartışmalar açar. Çözümü söylemek hiç bir gerçek sanatçı için asli görev değildir. Çözümü aktivistler, örgütçüler, uzmanlar söyler.

Sanat hiç bir komitacının temel saymadığı “değerler mücadelesini” üstlenir. 

Bunu sanattan daha iyi, kalıcı ve derinlemesine yapacak bir ahlak kitabı da yoktur, olamaz.

Örgütlerin görevi gerçek sanatı kayıtsız şartsız kitleyle buluşturmakta köprü olmaktır. Sanatçının üretim ve dağıtım koşulları nedeniyle kültür endüstrisine teslim olmamasına yardımcı olmaktır. 

Aslında bütün bunları 1975 yılından bu yana tartışıyorum. (Jiyan’ın Hikayesi de 2018 de aynı sorunlardan derin yaralar alıyor.) Ama insan kendi öyküsünü böyle tartışamıyor. 

Demirtaş “Seher”i yazdığında bu tartışmaya yeniden zemin sunmuş oldu. S.J. Parker kitapla basına yakalanınca bu tartışma fırsatını kaçırmak olmazdı.

İyi ki, Selo yalnızca güçlü politik bir figür olarak kalmadı, sanatsal yaratıcılığını da ortaya koydu. 

Onu rehin alanlar eminim saçını başını yoluyordur. Ufacık hücresinde yaratıcılığıyla, sağlam omurgasıyla duvarların arasında zaptedilemez birine dönüştüğü için öfkeleri sınırsızdır.

Keşke solun sanat alanındaki kaba ve indirgemeci yaklaşımlarından bezmiş olanlar da bu vesileyi benim gibi seslerini yükseltmek için kullansalar.

İyi ki, S. J. Parker “Seher”i seviyor.

Aslında “gücü elinde bulunduranlar” tanımasına yardımcı olsa, sanat/kültür cephesinin askeri, siyasi cepheler kadar belirleyici olduğunu anlasalar, Jiyan’ı da  Delila’yı da, Arin’i de, adaşı Sara’yı da çok sevecek, batılı toplumlar, tecrübeyle sabit!