Demirtaş’ın Önemi

22/11/2018


A. Halûk Ünal

Bu gün iki farklı yazıyı ardışık okuyunca, “Yeni Öncü” seri yazısına ara verip, bu yazıyı yayınlamaya karar verdim. 

Yazılardan biri İsmail Akyol’a ait. Fersudeadlı internet gazetesinde yayınlanmış. Diğeri ise İnci Hekimoğlu’nun Artı Gerçek’deki güzel yazılarından biri. 

Akyol, doğrudan Demirtaş’ın önemine dair, Ertuğrul Kürkçü’yle tartışıyor.

Ertuğrul Kürkçü geçtiğimiz günlerde HDP kitlesinin dış halkalarından gelişen “Demirtaş’a karşı partinin tutumu” temalı tartışma ve eleştirilere yanıt vermiş; bu söyleşi de medya pod ağı ve başka mecralardan da kamuoyuna ulaşmıştı.

Hekimoğlu ise, özel bir tartışmanın tarafı değil, ama yazısında, çoğu kez yaptığı gibi birbirinden farklı yer ve zamanlarda gerçekleşmiş olayların ilişkisini kurup, bu ilişkiden benim de paylaştığım siyasal bir öngörü elde ediyor. Demirtaş da bu öngörünün önemli bir simgesi. Ama kaçınılmaz olarak sevgili İnci’nin yazısı da bu tartışmaya dolaylı katkı yapıyor.

Ben de şu ana kadar, birisiyle hiç tanışmadığım (Akyol), diğer ikisiyle yakın arkadaşlıklarım olan üç kişinin “tartışmasına” katılmakta yarar görüyorum.

Demirtaş’ın benim algımdaki önemini tanımlayarak başlamak daha doğru. 

Ben kendisinde ne gördüm, benim gözlem alanım içindeki Türkler ne gördü ne buldu?

Demirtaş’ın bir çok iletişimciye taş çıkartacak analitik zekası, mütevazılığı, mizah kapasitesi ve bunu tamamlayan gerçek sanatsal yetenekleri herkesin ortak sempatisinin önemli dayanaklarından.

Bu mütevazılık teriminin altını Demirtaş imgesi için biraz açmak gerekebilir.

Bu, alıştığımız mütevazılıktan farklı bir hal, farklı bir eda. 

Bizim geleneğimizde mütevazı kelimesi “ağır ol molla desinler” deyimiyle yakın bir yerde tasvir edilir.

Oysa Demirtaş, “ağır” kelimesine yüklediğimiz bir sürü sevimsiz özelliğin hiç birini barındırmadığı gibi; bunun zıttı olarak kullanılan “hafif”lik le de hiç suçlanamadı.

“Selo” lakabı, Anadolu toplumunda çok az lidere nasip olmuş, “hem bizden biri hem liderimiz” tescilininin güçlü bir kanıtıydı.

ÖDP’de bulunmuş olan, her ne kadar buluşun sahipleri çoktan terketmiş olsa da, hala çok sevdiğim, çok değerli, hatta heyecan verici bulduğum “başkan olmayan başkan, parti olmayan parti” deyiminin – ki asıl ademi merkeziyetçiliğe yakışır- Türkiye sol tarihinde altını tam olarak doldurabilen ilk örnek Demirtaş oldu.

Ve bu nitelik, yani başkanlık taslamayan başkan, karşısında herkesin kendisini eşit hissettiği “lider” olma hali, benim gibi “Türk” solundan kopmuş yüzbinlerce bağımsız solcunun kuruluş aşamasında ÖDP’ye, şimdi de HDK’ya yüzümüzü dönmemizin önemli sebebleri arasındaydı.

2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kampanya iletişim tasarımını yapan gönüllü ekibin koordinatörlüğünü de yaparken birlikte mesai yapma şansı bulduğum sevgili Demirtaş, daha ilk anlardan başlayarak herkesin yüksek güvenini ve sempatisini kazanmayı başardı.

İlk kez solcular, Türkiye’nin çok önemli iletişimcilerinden iletişimci deyimiyle “nitelikli bir ürünün” marka iletişimini yapmasını istiyorlardı.

HDP tarihinin de şimdilik en başarılı kampanyası o heyecan ve coşkuyla üretildi. Ve çok da başarılı oldu. 

Elbette HDP ortak aklına sıranın “markanın ürünlerini” yani nasıl bir eğitim, kültür, ulaşım, çalışma yaşamı vb kampanyalarda oldunu anlatamadık. Geçen seçimlerde bu yönde bazı hayra alamet metinler ortaya çıktıysa da, partinin gündelik söyleminden politik yaşamına, hala bir işlevleri yok.

Demirtaş bence “türk” solunun, demokratlarının, çok önemli bir ihtiyacını da kısmen tatmin edebilen ilk Kürt’tür.

Eğer Türkiye doğu ile batı arasında stratejik bir köprü rolü oynayacaksa – ki bu çok mümkün- bu köprünün kilit taşı Kürtlerdir. Yani doğrudur, kilit taşını çektiniz mi, kırdınız mı köprü çöker.

İster bu terimlerle, ister dolaylı olarak bu gerçeği hissetmeyen, görmeyen “Türk” yoktur. İster düşman denilsin, ister  dost, altında yatana bakarsanız, aynı kapıya çıkar; bütün farklı kamplar için ülkenin “beka konusunun” merkezinde durmaları da bu nedenledir. 

İşte Kürtlerin “Kürdistani” politikayı bırakıp, yüzlerini batıya döndükleri o tarihi günlerde -ve hala- biz “Türk”lerin en büyük ihtiyacı, “mühür sahibi, ulaşabileceğimiz, dokunabileceğimiz, tam yetkili bir ağızdan” beka sorunlarımızla ilgili Kürtlerin sözlerini ve vaatlerini duymaktı.

Burada Demirtaş gerçekte mühür sahibi midir değil midir tartışmasının anlamı yok. Çünkü kitlelerin nasıl algıladığı önemli. Ve koskoca HDP’nin ilk cumhurbaşkanı adayı siz istemeseniz de böyle algılanacaktır. Bunu da iyi değerlendirdiğiniz müddetçe kimseye bir zararı olmaz.

Doğrudur, “taçlanan baş akıllanır” ama bu nedenle “söz konusu tacı” hangi “Türk”ün başına koysak aynı etkiyi sağlamayacaktı. Sağlamadı da. 

Bu gün de sağlamıyor oluşu, insanların zeka, yetenek vb. farkları ile değil, tarihsel olarak, nereden süzülüp geldikleri ve ne tür bir imge oluşturduklarıyla ilgilidir.

Çağımızda her bireyin bir “kullanım değeri” olduğu kadar “semiyotik” de değeri vardır ve bu, tarih içinde oluşur. 

Demirtaş’ın bu kadar önemli bir figür haline gelmesinde bireysel özelliklerinin elbette çok önemi vardır; ama bütün bunların yanısıra – tarihin doğru anında, doğru yerde ortaya çıkmak şartıyla- bu özelliklerin temsil ettiği arka plan çok önemlidir.

Aynı Muhammedi bu gün reenkarne etsek, ne olurdu acaba?

Bu blogu takip eden dostların tamamı bilir ki, Demirtaş’ı da bir kaç kez eleştirdim. 

Bu eleştirilerin de sebebi, kendisinin temsil ettiği tarihsel imgenin gerektirdiği dilden, tutumdan uzaklaşması; partiyi kuşatmış orta sınıf solculuğunun diliyle konuşmaya başlamasıydı. Ne yazık ki bazen “barış derneği” yöneticisi gibi konuştuğu anlar da oldu. Kimi zaman da sentez dilini terkedip, bir paragraf Türk solu, bir paragraf Kürt solu olarak eklektik biçimde konuşmak zorunda kaldı, denge tutturmak için.

Yani imge “kırılmaya” uğradı. Yıprandı.

Unutmayalım, herkes baktığı “şey”de, kendi biriktirdikleriyle, önyargılarının harmanladığı prizmasında kırıldığı kadarıyla, gerçeği görür.

Ama tarihte çok az kişi, milyonlarca farklı insanın prizmalarından, birbirine yakın algılarla geçmeyi başarır. (aman, popülerlikle popülizm çok farklı.) 

Demirtaş, 2014 de liderler üzerinden yapılan sempati yoklamalarında %26 ları boşuna görmedi. MHP kitlesinde bile sempati yaratması boşuna değildi. 

Demirtaş’ın imge/simge değerinin sosyolojik anlamlarından birini sevgili İnci çok iyi özetlemiş.

“Demirtaş öncelikle Kürt siyasetinin önemli bir temsilcisi. Ama aynı zamanda, bugüne kadar ki Kürt siyasetçilerden farklı olarak kentlileşmiş, ‘orta sınıf’ olarak tanımlanabilecek yeni sosyal sınıflara ulaşabilmesinin yanı sıra, beyaz, laik Türklerin de sempatisini kazanmış, bu birbirinden alabildiğine uzak duran iki kesim arasında iletişim kapısı aralamayı başarmış bir siyasetçi.”  

İnci gibi çok deneyimli bir habercinin prizmasından geçen algı da benim çevremin algısıyla örtüşüyor.

İnci, yazısında buradan hareketle – çektiği resme Kavala’yı da katarak- Fransa’ya gidiyor, “sarı yelekliler” hareketinin hayatı durduran son eylemleriyle gezi arasında benzerlikleri gösterip, işçi sınıfının yeni katmanlarını, ve onların küresel eylemlerindeki benzerlikleri işaret ediyor.

Bu gerçekle, bu kesimler arasındaki iletişim ihtiyacını solculara hatırlatıyor.

Ve elbette doğru “lider/sözcü, temsilci” profilinin bu kesimler arasındaki iletişimde, üstlendikleri doğal işleve işaret ediyor. 

Derdimi iyi anlatabilmek için çok ters bir örnekle bu sosyolojik “yasaya” ben de değineyim. 

İnci’nin satırları bana  Taraf gazetesinin çok okunduğu, Erdoğan’ın Kürtlerle ilgili çok olumlu konuştuğu yıllarda, 12 yıl boyunca oturduğum Tophane’nin eski MHP li sonra AKP li militan gençleriyle yaptığım günlük Taraf gazetesi sohbetlerini, aramızdaki söz ve fikir geçirgenliğini hatırlattı.

Liderlerin bu özelliğinin yarattığı temas alanları ve konuşma imkanları hiç küçümsemeye gelmez.

Tabi ki, “lider”lerin sağladığı böylesi avantajların yanı sıra “liderciliğin” tehlikelerini de en iyi bizler biliyoruz.

“Aşağıdan gelişen Demirtaşçılık” rüzgarına karşı partiden “biz lider partisi değiliz, başkanları rotasyona tabi tutarız” mealinde açıklamalar da geldi.

Kesinlikle katılıyorum, elbette lidercilikten, lider partisi olmaktan uzak duralım. Ama bunun yolunun “lider rotasyonu” değil örgütlerin ademi merkeziyetçi işleyişi olduğu fikrine sadakat göstermek şartıyla. 

Yani önce bileşen hukukunun – önemli faydaları yanında- bizi Türkiye sol tarihinin en merkeziyetçi partisi haline getirmesine, çare bulmak gerekmez mi?

Ya da İnci’nin yazısında Demirtaş’ın sağladığı tabakalararası – bu yeni tabakalar sınıflar kadar geçirimsiz olabilir bazen- iletişim imkanlarını partinin politikalarıyla nasıl besleyeceğini düşünmesi daha doğru olmaz mı?

Hatta örneğin, Fransa’da “sarı yeleklilerin” eyleminde, Paris veya Avrupa HDK sı pankartlarına “Gezi burada, Sarı Yelekliler Türkiye’de”gibi bişeyler yazıp, destek verse, biz de Türkiye’de sarı yeleklerle bir takım sembolik bile olsa eylemler yapsak, tarihi rolümüzü daha iyi pratikleştirmiş olmaz mıyız?

Bütün bu tartışmaların üzerine Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Mahkemesi kuvvetle Demirtaş’ı yeniden gündemin merkezine yerleştirdi.

Bu tartışmayla, muhtemelen serbest bıraksalar da bırakmasalar da, ortaya çıkacak sinerjiyi ve Demirtaş’ı daha iyi değerlendirmeliyiz.

Demirtaş’ın değerini “Demirtaşçı”lığa indirgemek ne kadar yanlışsa, Demirtaşçılığa karşı çıkalım derken temsil ettiği çok önemli bir takım özellikleri istemeden de olsa değersizleştirmek, bir “anti demirtaş” kapısı aralamak da o kadar yanlış.