Yeni Öncü 1 : İçimizdeki Aparatçik

19/11/2018


Açıklama

Aslına uygun olarak paylaştığım yazım 31 yıl öncesine ait. 1987’de “Kurtuluş Hareketi” olarak açık alanda çıkartmaya başladığımız “Yeni Öncü” adlı derginin 12. sayısında yayınlandı. Dergi, 12 eylül darbesi bütün şiddetiyle sürerken açık alanda yayınlanmaya başlayan ilk dergilerden biriydi. O dönem derginin bütün hapisanelerde, bütün örgütlerin komün ve mahfillerinde okunup tartışıldığını biliyorum. 
Yazı, bizim çevrede de yüksek bir heyecanla karşılandı.  Bu heyecanın önemli bir kısmı öfkeden, bir kısmı cesarete duyulan saygıdan, bir kısmı da herkesin bildiği ama konuşmadığı bu yakıcı sorunun tartışmaya açılmasındandı.
Hapisanelerdeki “abilerimizin” önemli bir kısmının kendisini mi kastettiğimi merak ettiklerini, hatta böyle olduğundan emin olanlar çıktığını ve çok sinirlenmiş olduklarını da tebessümle hatırlıyorum.
Kısa süre sonra gerek dergi yayın kurulundan “uzaklaştırıldığım” için, gerek açık alandaki çalışmaların polis tarassutunun sınırlayıcılıkları nedeniyle yazının yarattığı etkileri ölçemedim.
Ama aradan geçen yıllarda hep aktif olarak politikanın içinde oldum. Parçası olduğum “Türk” solunu zaten çok yakından izlediğim gibi Kürt soluyla da her geçen gün daha yakınlaşan bir ilişkim oldu. 
Şimdi 31 yıl sonra geldiğimiz noktada asıl yazmak istediğim konu faşizme karşı mücadelenin (ve daha bir çok stratejik meselenin) merkezinde duran “Öncü” teması. 
Zaten, 1980 öncesinde yine bizim yayınladığımız “öncü” dergisinin adından mülhem derginin adını (yeni öncü) yazımın başlığı yapmamın nedeni de bu. 
O zaman “yeni öncü” adını seçerken, bizlerce siyasetin vazgeçilmezi olan “öncü”nün yenilenmesine dair bir mesajı taşısın istemiştik.
Ben de bu gün aynı temadaki tartışmaya bu yazıyla başlamayı uygun buldum. Bakalım 31 yıl sonra 29 yaşındaki bir aktivistin yazısı size neler düşündürecek. İyi okumalar.

Ahmet Ural (A. Haluk Ünal)

Sosyalizm tarihinin belki de en önemli sayılması gereken konularından birisi bürokrasi sorunudur. Bürokratizm, bürokratik sosyalizm vb. bir çok kavramla anlatılmak istenen çoğunlukla aynı şeydir. Elbette kavramların kullanılış biçimleri, kavrama yüklenen anlamın ya da kavramın teorik arka planında farklılıkları gösterebilir. Ancak açık olan şudur ki, bütün bu tartışmaların içinde, kavram ister bir tavrı i̇ster bir sistemi tanımlasın, sonuçta ortalıkta gezip dolaşan aynı şeytan; deyimi severseniz, içimizdeki şeytan yada içimizdeki aparatçiktir. Bazen özel biri, çoğunlukla da her birimizdir. O’na sosyalizmin memuru da diyebiliriz

Bugüne değin yapılabilen tartışmalar çoğunlukla bürokrasinin ve memurculuğun sosyal tarihsel ve siyasal tanımlarını yapmayı amaç edindi. Bu elbette gerekli çünkü bir hastalığı teşhis etmek yetmez; aynı zamanda hastalığın nedenlerini ve tedavi yollarında belirlemek zorunludur.  Ancak hastalığın bulgularının yeterince tanımlanmış oluşundan kuşku duyabiliriz. Koruyucu hekimliği öneminin her geçen gün daha çok kazandığı çağımızda memurculuğun bulguları üzerine de ayrıntılı bir tanımlamanın yapılması gerekir.

Memurların tarihini devletin tarihiyle yaşıttır. Özel mülkiyet toplumları memurları tanıdığı gibi, “sosyalist toplumlar” da memurlardan kurtulamamıştır. Bu noktadan hareketle sorunun “tarih üstü, sınıflar üstü”, yönünü belirtmek gerekir. 

Bu elbette tesadüfi bir durum değildir. Sorunun bu yönünü açıklığa kavuşturabilmek için devlet denen kurumun ayrıntılı olarak ve kıyaslamalı bir biçimde tartışılması gerekir. Özel mülkiyet toplumlarının tümünde devletin karşılaştırmalı bir incelemesi memurların devletle özel mülkiyet arasındaki doğrusal ilişkisini kolayca gösterebilir. Sorunun asıl karmaşıklaştığı alan sosyalizmin siyasal üst yapısıdır. Bugün Gorbaçov’un yapmak istediği estetik ameliyat bile  pörsümüş, canlılığını yitirmiş en gizil yerleri görmemize neden oluyor. Ve aparatçiğin etkinliği ve ideolojiler üstü rolü karşısında daha da şaşkınlığa kapılıyoruz. Elbette bu noktada ideolojiler üstü bir durumdan çok reel sosyalizmin geri beslenen önceki toplumun mirasıyla ilişkilerini tartışmak çok daha gereklidir. Fakat reel sosyalizmdeki memurculuğun kesin bir açıklaması ancak sosyalist devletin nitelikleri kendisinden önceki tüm özel mülkiyet toplumlarının devlet tipleriyle farkının kavranılmasıyla olanaklıdır. Bir başka ifadeyle neden Sosyalist devletin gittikçe güçlenen değil sönümlenen olması gerektiğinin kavranması gerekir. Bunun için de işçi sınıfının kendisini ve toplumun yönetmesi anlamını taşıyan sosyalist demokrasinin geniş bir biçimde tartışılması zorunludur. Bu yazıda bu tartışma yazıyı odağından uzaklaştırabilir. Bir süredir yazının odağından yani sosyalizmin memurunun profilini çizmekten biraz olsun uzaklaşmayı göze almamızın nedeni ise başka.

İktidar devlet ve memurlar bir arada nispeten daha kolay tanımlanabilir kavramlardır. Belirli bir iktidarın maddi nimetlerinin ambarında bekçilik yapmanın, bekçinin düşüncelerine yapabileceği etkiyi anlamak olanaklıdır. Oysa asıl zor olan iktidara aday bile olmayan, hatta ülke politikasında ciddi bir etken olmaktan uzaklaştırılmış sosyalist kampın içinde memurculuğun alabildiğine yaygın oluşunu kavramak ve bu memur tipini bu koşullarda tanımlamaktır. Burada bir an susup sessizce gelecek tepkiyi dinleyelim. Ve memurculuğun ülkemiz sosyalist hareketinde çok yaygın olduğuna dair yapılan bu saptamaya ne kadar çok itiraz yükselirse biz genelde korkumuzu belli etmeden ve gülümsemeyi elden bırakmadan, yüzlerce kanıtın içinden hemen birini seçip, yeniden sabırla anlatmaya başlayalım. 

Bazen “doğal önder, abi” bazen menkıbeler anlatarak politika yapan “eski arkadaş” bazen “orta veya küçük boy şef,” çoğunlukla da abilere biat etmiş bir teba olan bizler değil miydik? 12 Eylül halüsinasyonlarımızı   dağıtınca  tanrı yapıcılıktan put yıkıcılığa, abi “nihilizmine” terfi eden ve böylece “bireyleşmeye” çalışan da biz değil miyiz?

Şu anda çoğunluğumuz aslında eski kafayla yeni fikirleri savunmaya çalışıyor. Ancak kafayı değiştirmeden şapkayı değiştirmeye kalkışanlar, eski olumsuzluklara nemli ve gölgelik bir toprak oluyorlar o kadar.  Kısacası bu grafik bile bizlere çok şey düşündürmeli. Bu tür bir grafik çizerek yürümeye yetenekli tek öznenin ise “i̇çimizdeki aparatçik” olduğunu bilmeliyiz. Onu içimizden söküp atabilmenin biricik yolu, çok iyi tanımaktan geçer. Elbette tanımak, tanımlamak yeterli olmayacaktır. Nedenlerini ve çözüm yollarını bulmak gerekir.

Ondan arınmanın kolay olduğunu sanmak tehlikeli bir yanılgı olur.  Bu Uzun ve enerjik bir mücadeleyi gerektirecektir. Bu nedenle hiç zaman geçirmeden onu tanımlamaya çalışarak işe başlamalıyız. İyi yapılmış bir tanım bize çözüm yollarına ilişkin ipuçları da sunacaktır. Tanımlamayı denerken dikkat edilmesi gereken aparatçiğin her koşula ayak uyduran bir görünümü olduğudur. Bu nedenle gerçek ayraçlar bulmak biraz tartışmayı ve zamanı gerektirebilir. Dolayısı ile içimizdeki aparatçiğin genel bir profilini çizmeye başlamadan önce aparatçiğin başlıca bir metot olduğunu vurgulamak yararlı olabilir. Her girişimi her yeni açılımı kucaklayıp onu ileri götürecekmişcesine sahip çıkan, oysa onu ağır ağır yavaşlatan ve giderek özümseyip yok eden aparatçiğin ta kendisidir.

Aparatçik kendi niteliklerinden önce parçası olduğu aygıtla tanımlanabilir. Elinden tüm yetkileri alsanız, apoletlerini sökseniz, tüm kararnameleri yaksanız, aparatcik hiçbir anlam ifade etmez bir hale gelecektir. BU “niteliği” onun hep bir aygıtın parçası olmasını zorunlu kılar. Söz konusu olan örgütlülük bilinci değildir. Çünkü bilinçten sözetmek, varolanla karşı karşıya kalabilmeyi de içerir. Gerçek bir bilinç gerektiğinde parçası olduğu örgütlülüğün radikal eleştirisini yapabilmeyi de gerekli kılar. Oysa aparatçik bu tür bir özellik taşımaz. Tersine özeleştiri, şiddetle kendisini kabul ettirinceye kadar, o statükoyu savunmayı sürdürür.

Buradan hareketle aparatçiğin hiçbir zaman zaafları görmediğini sanmak, onu saf olarak tanımlamak budalalık olur. Çoğu kez hastalıkları görür, hatta bir şikayetçi olarak bile karşımıza çıkabilir. Bu kez de şikayetçiliği bırakıp, eleştiri silahını kavramasını engelleyen bir başka özelliği ayağına bağ olur. Her gerçek yenilik ve ilerleme karşısında önce kendi durumunun ne olacağını düşünmesi… Söz konusu gelişmenin kendi durumu üzerinde etkisinin ne olacağından emin olmaksızın temkini sürdürür. Elbette bu durum onu gelişmenin sonucu belirginleşinceye kadar, şu ya da bu görüşün taraflarıyla karşı karşıya gelmekten  alıkoyar. Kimseyle kötü olmaz. Bu süreçte eğer yönetici konumundaysa kesin bir görüş belirtmek zorundadır. Bu nedenle ya “bilgece” susar ya da görüşlerini herkesin kabul edebileceği biçimlere sokar; eğer, büker. İkinci tür bir tercih yaptığında teorik ve politik dengeciliğin de öncülüğünü yapmaya başlar. Bir şeyler söylemesi beklenen yani “önder” konumda bulunan birisinin uzun süre susması pek olanaklı olmaz. Bu nedenle teorik dengecilik daha çok yönetici kademelerdeki memurlarla görülen bir hastalıktır.

Memurcuk, bir işin nasıl yapılacağını değil, nasıl yapılamayacağını en iyi anlatabilendir. Bu cümleden çıkarak memurcuğun iş yapmaktan kaçan bir olduğunu düşünmek yanlış olur. Memur iş yapmaktan kaçmaz. Ancak işin yeni bir tarzda yapılması ya da  yeni bir işin önerilmesi karşısında, belirli bir tavır takınır. Tartışılan, yapılan bir işin yeni bir tarzda yürütülmesi ise yeni yolun güçlüklerini, risklerini uzun uzun anlatır. Çoğu kez de amacına ulaşır. Çünkü talimat bile çare olmaz. Çünkü bu aparatçinin tezini kanıtlamasını sağlar. Yeni bir iş önermişseniz önerinizin mükemmelliğini anlatmaya başlar. Aslında alttan alta mükemmeliyetçilikle suçlanıyorsunuz demektir. Bu övgüye tahammül eder de dinlerseniz görürsünüz ki son söz, “bu kadar mükemmel bir önerinin bu koşullarda gerçekleşmeyeceği”dir. Zikzaklardan, yükselme ve alçalmalardan hoşlanmaz; bir yol tutturur ve yalnızca bu doğrultuda gider gelir; yol ister ister doğru olsun, ister yanlış. 

Aparatçik yenilikçi olmadığı için, inceleme ve araştırmacı da değildir. Bu onun doğasına aykırıdır. İnceleme ve araştırma yapmak, var olandan sürekli bilimsel bir kuşku duymayı, yapılanı sürekli eleştirel bir gözle ele almayı gerektirir. O, bu tür bir kaygı duymaz, bilimin kıyısına bile yanaşmaz. Onun ”inançları, engin tecrübeleri ve derin sezgileri” vardır. Yolunu bunlarla bulur. Var olanı koruyup kollamakla yetindiği için, geçici çareler (palyatif) bulmakta uzmanlaşmıştır. Hiçbir zaman kalıcı ve tarihsel kazançlar elde etmek yönünde bir kaygı hissetmez.

Kendisine sunulan iş bölümü onun varoluş biçimidir. Kendisini seçenlere karşı sorumlu ve hizmet vermekle yükümlü değildir. İster büyük, isterse küçük bir yönetici olsun kendisine eleştirecek, aşacak insanlar yetiştirmeye çalışmaz; kolay yönetilenlerden hoşlanır. Bu bu nedenle kendisini yenilemeye de uğraşmaz. Tersine kendisini eleştiren hatta aşmaya yeltenenlere kızar. Değerinin anlaşılması ve verdiği hizmetin kadrinin bilinmesini ister.  Bu onun farklı görüşler karşısında tahammülsüzleşmesi sonucunu doğurur; ondan yana olmayan, onun hasmıdır. Eleştiriyi anlamak ve zenginleştirmekten çok bertaraf etmeye çalışır. Bunu da ahlakçı temelde yapar. Eleştireni ya inkarcılıkla ya da örgüt yıkıcılığıyla suçlar. Yetmezse hasmının kişiliğini yıpratmaya çalışır. Sonuçta hasmını “yok etmeye” kadar da varabilir. Bu tür bir eleştiriyi yürütebilmesinin biricik yolu kulisçiliktir. Açıkta hasmın yüzüne güler, kulislerde mücadele eder. Hasmının açıklarını kollamak, çetele tutmak, yöntemin zorunlu araçlarındandır.  Nihayetinde aparatçik stilini  yalanla mutlaka taçlandıracaktır.

Buraya kadar gözlemlediğimiz kadar içimizdeki şeytanı tanımlamaya çalıştık. Tanım tamamlanmış değil; farklı gözlemlerin, farklı örneklerin de katılması gerekli. Burada yazıya son vermeden, aparatçiğin ülkemizde iki genel görünümde karşımıza çıktığını not düşmekte yarar var. 

Çoğunlukla kasabalı/köylüdür. Daha doğrusu kabuğu böyledir; tevekkül içinde saygınlık kazanmaya çalışır derin derin susar; i̇şi zora geldi mi ya başı ağrır ya da fazla lafın gereksizliğini anlatır. Tartışmadan kaçmanın; cahilliğini örtmenin bahanesi mutlaka hazırdır. 

İkinci görünümü ise kent soyludur. Etkileyici görüntüler, cilalı sözlerle bir imaj yaratır. Ama işleri yeni kurnazlıkla ve idare-i maslahatla yürütür.  

Her iki görüntünün altını kazıdığımızda ise karşımıza çıkan bir ve aynı şeydir: içimizdeki aparatçik…