Dünya Solu’nun Ortak Gündemi?

11/11/2018

A. Halûk Ünal

1989 yılında “Berlin Duvarı”nın yıkılışından sonra Avrupa, Anadolu ve Mezopotamya solu, duvarın altında kaldığı gibi, büyük bir tasfiye süreci yaşadık.

“İnandırıcılığımızı” yitirmek bir yana, bütün fikri tutamaklarımız da “dağıldı” ve fiziki olarak yüzlerce parçaya bölündük.

2014, bu açıdan tarihi bir dönüm noktası oluşturuyor.

2014 yılından bu yana Dünya solunun ilk kez ortak bir gündemi var : Rojava Kadın Devrimi…

Bu bir devrim midir; kadın devrimi sıfatını gerçekten hakeder mi; tamamlanmış mıdır; inşa halinde midir; kazanır mı, yenilir mi; emperyal güçlerce denetlenmekte ve manipüle edilmekte midir; çok başarılı bir diplomasi ve siyasi ustalıkla mı yönetilmektedir?

Bu ve benzeri soruların tamamını soruyor olmak, ya da bu sorulardan bir kısmına olumsuz yanıtlar vermek de söz ettiğim gündem ortaklığı gerçeğini değiştirmiyor.

İleri sürdüğüm iddia yazıyı okuyanların bir kısmına çok abartılı gelebilir ama bir gerçekse, her deneyimli aktivistin bileceği gibi,  tarihi bir imkana ve yeni bir referans alanına sahibiz demektir.

Bu iddiayı, böyle bir gözlemi, 2015 sonrasında 2017 Nisan’ına kadar Türkiye’de olduğum süre içinde, “Türk” solunun genel söylemine bakarak ileri sürmek çok kolay olmazdı.

Ama ne zaman ki, Avrupa’ya gelip ve buradaki yerel sol kesimlerle temas içine giriyorsunuz; “Türk” solu ile kıyaslanmayacak ölçüde başka bir gerçekle karşı karşıya olduğunuzu farkedebiliyorsunuz.

Elbette bu kıyas, öncelikle Türk devletinin ideolojik açıdan (Kemalist, İslamcı ve Neoliberal) “Türk” soluyla Rojava arasına nasıl bir psikolojik ve siyasi duvar ördüğünü çok iyi anlamanıza neden oluyor.

Hepimizin iyi bildiği malum ideolojik “önyargılar”dan uzak Avrupa solunun Rojava’ya bakışı Fırat’ın batısına yalnızca “beyaz, oryantalist adam”ın ortak kültürü bakımından benziyor.

Kemalizmin bu alandaki “başarısını” teslim etmek şart.

Zülfü Livaneli’nin “Mutluluk” ve Sinan Çetin’in “Berlin in Berlin” filmlerinde şahikasını bulan İstanbullu ‘Türk’ün “batıcı oryantalizmi” ile Avrupalı entellektüelinki arasında önemli bir akrabalık var.

Ama bunun dışında bir engeli yok Avrupalı solcunun.

Tersine psikolojik önyargılar ve korkulardan uzak bakabiliyor Rojava’ya.

Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH), genel bir döküm yapabilmiş midir bilmiyorum, ama Avrupa’da Kobane direnişi sürecinde oluşan dayanışma inisiyatifleri, bölgeye ulaştırılan yardımlar, bu süreçle ilgili düzenlenen toplantıların haddi hesabı olmadığını görmek hem şaşırtıcı hem de çok sevindirici.

Şaşırma sebebim, yine aynı dönemde Anadolu’da Fırat’ın batısındaki sivil dayanışma ile kıyaslıyor olmak.

Avrupa solcusu, sendikalar, partiler, küçük yüzlerce örgüt ve inisiyatif, özellikle de feminist hareket, yaygın biçimde Rojava ile ilgili.

Hepsi de yukarıda dile getirdiğim soruların bazılarını, bir kısmını, veya çoğunu soruyor.

Bu da çok doğal. Artık “Duvar”ın yıkıntıları altından canlı çıkmayı başarmış kimseden, koşulsuz destek, eleştirel olmayan katkı, hele de sorgusuz biat beklemek mümkün olmayacak.

 

Ortak gündemin yükselişi

Ortak gündemin yarattığı ve yaratabileceği imkanları görmek ve bunun üzerinde çalışmak öncelikle biz Anadolu ve mezopotamya devrimcilerinin görevi bence.

Örneğin, çok genel bir bakışla demin saydığım Rojava dayanışma inisiyatifleri ve çok büyük meblağlar tutan eşya ve para yardımları, bizzat savaşa katılan gençlerin oluşturduğu enternasyonal tugayların etkileri yeni süreçlere gebe.

Örneğin İtalya’da yanlış bilmiyorsam 17 belediye Abdullah Öcalan’ı fahri hemşeri ilan etmiş durumda.

Avrupa siyaset ve idari yaşamını biraz bilenlerin belediye yönetimleri ile, devlet arasındaki farkları da bildiğini varsayıyorum.

Bu belediyeler, yalnızca Rojava devriminin fikriyatını kuran Öcalan’a sempati göstermekle kalmıyor, bu sempatilerini sayısız etkinlikle pratikleştiriyor.

Öte yandan Avrupa’nın en büyük sendikaları (İngiliz Sendikalar Birliği, CGT vb.) Mandela’dan sonra tıpkı ona yaptıkları gibi uluslararası çapta bir “Öcalan’a Özgürlük” kampanyasına hazırlanıyorlar.

Sanırım 2019 yılı bu kampanyanın çok büyük etkilerini izleyeceğimiz bir dönemin başlangıcı olacak.

Bir başka örnek vereyim, örneğin Londra’da veya Atina’da kendiliğinden tamamı bir araya gelemeyecek solun hemen bütünr gruplarını bir salona davet edip, bir konuyu tartışabilecek tek güç KÖH’ün yerel kurumları.

2017 Hamburg genel, 2018 Frankfurt kadın konferansları fikri gücümüzün bir başka kanıtı sayılmaz mı?

Bu saygınlığın ve diplomasi gücünün bir nedeni tüm Dünya solu küçülür ve parçalanırken, KÖH’ün duvarın altında kalmayıp, büyümesi, güçlenmesi ve bu gün Dünya çapında en büyük sol siyasi güç konumunu elde etmesiyse; diğer nedeni de bu gücün doğurduğu ve övündüğü Rojava Kadın Devrimi.

 

Ortak gündemin imkanları

Bırakalım uluslararası solun ortak bir çatıya sahip olmasını, bir ortak bilgi, iletişim ve moderasyon merkezinden bile yoksunuz.

Oysa buna rağmen Latin amerikadan, Avrupa’ya çok geniş bir ortak gündeme sahibiz.

Bu, bence sosyalist mücadelenin küresel olduğunu bir ilke olarak ele alan her solcunun tutması gereken ortak bir halka.

Bu halkayı sımsıkı tutmalı ve çekmeliyiz.

Çünkü bu kez söz konusu ortak gündemin kurucu unsuru olan Rojava inşa süreci, geleneksel sosyalizmin de pratik bir eleştirisini yapmakla kalmıyor, aynı zamanda alternatifinin oluşması yönünde de çok ciddi bir labaratuvar sunuyor Dünya’ya.

Sayın Öcalan’ın fikriyatı, sunduğu yeni paradigma, ya da hipotez, yalnızca Rojava’da test edilmiyor.

Demokratik Toplum Kongresi üzerinden Bakur’da, HDK projesi üzerinden Fırat’ın batısında, PJAK üzerinden Rojhilat ve İran’da pratiğin sınavından geçiyor.

Peki Avrupa’da?

Avrupa’da “Öcalan’a Özgürlük” kampanyaları iyi bir vesile.

Bunlara başarılı bir sonuç olarak da bakabiliriz, yeni ve önemli atılımların sebebleri olarak da.

Ben ikincisinin çok mümkün olduğuna inanıyorum.

Avrupa çapında yerel solun, sendikaların katıldığı bir kongre örgütlenmesi neden olmasın?

Bir kültür cephesi neden yaratılmasın?

Ve emin olun bu söylediklerim, Türkiye’de sol arası ittifaklar, CHP ile yerel seçim ittifaklarından çok daha önü açık konular.

Üstelik, karşımızda 10 yıl öncesinin büyük beyaz ülkenin beyaz solcu burnu büyüklüğü de kalmamış durumda.

Bir tarafta küçük, dağınık ama “istikrarlı” bir akım olarak Anarşistler; diğer uçta stalinist küme, ortada da Syrizamsı sol.

Bir de benim gibi sizin gibi milyonlarca bağımsız, tekil, açık fikirli solcu.

Radikal Demokrasi ve kongre siyasetiyle çok önemli bir güce dönüşebilecek bir birikim.

Bütün Anadolu ve Mezopotamya solunun Avrupa’daki temsilcilerine soruyorum; gerek “başımıza konulan” ödüller, gerek Öcalan’a yöneltilmiş mutlak ölümcül tecrit, gerek Afrin işgali, gerekse Başur işgal girişimi, ülkedeki faşist iktidarın dolu dizgin gelişimi, böyle bir karşı hamleyi haketmez mi?