Evet, yeter mi yetmez mi, bakalım?

24/09/2018

A. Halûk Ünal

2002 yılında AKP’nin programını ileri süren ve küresel sermayenin ihalesini üstlenen CHP olsaydı ayakta alkışlayacak olanlar, muhafazakar, mütedeyyin, islamcılar aynı göreve soyunduğunda ayakta lanetlediler.

Şenol Karakaş, 14 Ağustos tarihli yazısında sabırla, Bilal’e anlatır gibi anlatmış; ve “bize” saldıran – evet, eleştiren değil, saldıran- cepheyi resmetmiş?

“Türkiye’de karşısında hemen bütün siyasi güçlerin birleştiği ve bu birliğini en uzun süreyle korumayı başardığı politik hasımdır “Yetmez ama evet” kampanyası. Polis, genelkurmay, basın, AKP’den Haziran hareketine, ÖDP’den Odatv’ye, Doğu Perinçek’in hareketinden sendika yöneticilerine, dizi film oyuncularından her türden CHP temsilcisine, 12 Eylül 2010 referandumunda boykot tutumu alanından “Hayır” tutumu benimseyenine, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından oluşan iklimde ortaya ve öne çıkan internet sitesi yazarı parlak hukukçulardan3, MHP’lilere ve İyi Partililere, arkadaşlarıyla arası bozulandan trafikte yaşanan sıkışıklıktan rahatsız olanına kadar memleketin bütün suçlu arayanları, linç edilmesi gereken suçlu olarak “Yetmez ama evet”i işaret etmekte birleşmeyi başardı. Bu listeye teorik konularda yetersizliklerini açık saldırganlıkla birleştiren ulusalcı “Yetmez ama evet” düşmanı sosyalistlere, teorik cephane sağlama görevini üstlenen bazı troçkistleri de ekleyince, cephenin ‘birlik içinde çeşitliliği’nin ilgi çekici bir zenginlik taşıdığı daha iyi görülebiliyor.”

Ne ilginç bir cephe değil mi?

Bu cephenin bir başka konuda daha böylesine “hem fikir” olduğunu gördünüz mü?

Ben gördüm…

Birazdan anlatacağım bu, neyin “tesadüfü”?

Uzun yıllar boyunca en galiz hakaretlere, en utanmazca küfürlere aldırış etmedim. Ama bu konuda “bize” en “şefkatli” yaklaşanlardan sevgili Ayşe Düzkan bile yaptığımız seçimi, “ayıp” diyerek, ahlak kategorisinde ele almayı seçince bardak taştı; toplu bir yanıt elzem oldu.

Üstelik benim gibi özeleştiri yapmayanları “erkek kibriyle” de suçladı.

Yanılmıyorsam, şu ana kadar kullanılan argümanlara “feminist” bir katkı da yapılmış oldu, ilk kez.

Paylaşmadığın siyasal bir tutumu tartışmasız yanlış kabul etmek, karşı tarafın özeleştiriye mahkumiyetinden bu kadar emin olmak (?) hak oluyor da, karşı görüşün kendi tutumundan emin olması neden “erkek kibri” oluyor anlamış değilim?

Neyse, az sonra benim de iki torbaya dolduracağım topluluğun içinde değil kendisi, hep “yanlış” kavramıyla tartışmıştı.

Bir kere ayıp dedi diye, linççilerle birlikte anamam.

Ben de yazarken tıpkı “yetmez ama evet” cadı avcıları gibi ortaya ve genele yazacağım.

O kadar çoklar ki; üstelik hepsi yılda bir kaç kez, bazen bir yazıda bir kaç kez, “bize” hakaret etmeden yazamaz durumdalar.

Bir katharsis nesnesi olmak ilginçmiş doğrusu.

Yeterli politik katharsis imkanları olsa böyle yapmazlar biliyorum.

Durum bi yanıyla tamamiyle psikolojik yani.

Üstelik hakaretlerin tamamı geleneksel sosyalizmin en gerici, en ilkel geleneğinden devşirilmiş : 5. kol…

Yani “hainler, dönekler” için kullanılan, en çok da Stalinizmin Troçkist ve muhaliflere dönük cadı avında gelenekleştirdiği kavram.

Bu nedenle saldırının bütün cepheleri öyle ya da böyle ahlakçı saldırı içeriyor.

Peki, “biz” kimdik?

Hiç bir ortak örgütlülüğü olmayan, farkli eğilimlerden demokratlar, aydınlar, sanatçılar. Liberali, sosyalisti, müslümanı, komünisti…

Peki nasıl oldu da böylesi bir buluşma süratle gerçekleşti. Kendisini “yetmez ama evet” sloganında ifade etmeyi seçti?

Nasıl ki; cadı avcılarının birleştiren bir “zamanın ruhu” varsa, sanırım bizi de birleştiren “zamanın ruhu” idi. Birazdan bunu da açmaya çalışacağım.

Ancak örgütsüz oluşumuz, ortak hiç bir pratiğimizin olmayışı, herkesin bu sürece dahil oluşunu ayrı ayrı açıklamasını da gerekli kılıyor.

Ben de esas olarak kişisel pozisyonumu tartışacağım; Şenol’dan farklı olarak bir “ikna” yazısı da yazmayacağım. Cadı avcılarını resmetmek daha eğlenceli olacak.

Ancak bu parelelde yazılmış Ohannes Kılıçdağı’nın yazısını da buraya iliştirmeden geçmek olmaz; biz de bari biraz kalabalık görünelim. (http://www.agos.com.tr/tr/yazi/20248/allah-bu-millete-bir-yetmez-ama-evet-yazisi-daha-yazdirmasin)

Ayrıca söz konusu linçperverlerin kahir ekseriyetinin ikna olmak ya da etmek diye bir dertlerinin olmadığını ortaya koydukları tutumlardan gördük.

İkna etmeye filan çalışmayacağım. Ama suskunluğu da bozmak lazım, alttan aldığımı, çekindiğimi sanmalarını istemem.

 

Linçperverleri birleştiren ruh

Yazının girişinde kurduğum cümleyi tekrar hatırlatayım.

“2002 yılında AKP’nin programını ileri süren ve küresel sermayenin ihalesini üstlenen CHP olsaydı ayakta alkışlayacak olanlar, muhafazakar, mütedeyyin, islamcılar aynı göreve soyunduğunda ayakta lanetlediler.”

Bence uzun uzun analizlere gerek yok, Şenol’un çizdiği resimdeki beş benzemezi birleştiren ruh LAİSİZM’dir. İslamo fobidir.

Laisizm ise bu ülkede İTC ve Kemalistlerin ideolojik omurgasını oluşturur.

Laisizmin tarihi bagajı evrensel olarak da yerel olarak da bellidir; önüne özgürlükçü sıfatı koyarak da aklanması mümkün olmayan bu kavram; pozitivist ideolojilerle birlikte tarihin çöplüğüne atılmadıkça, sol fikriyatın içinde truva atı rolünü oynamayı sürdürecektir.

Çünkü kavramın politikası açıktır, kullanıldığı tüm ülkelerde ve özellikle T.C. ‘de din ve vicdan özgürlüğünü kamusal alandan tasfiye etmenin aracı olmuştur. Tıpkı şimdi AKP’nin rövanşit zihniyetle seküler olan her şeyi kamusal alandan tasfiye etmek istemesi gibi.

Yani Osmanlı’dan bu yana devlet katında süren temel çatışmalardan biri, kamusal alanı kimin, nasıl denetleyeceği meselesidir.

 

İslam mı, laisizm mi?

Her iki taraf da tekçi, devletçi, erkek ve militarist olduğu için, bu alandaki kavga 1913 den ber bir darbe, komplo ve soykırım silsilesi olarak günümüze ulaşır.

İslam ve din, laisizm denilen milliyetçi, devletçi, kapitalist üstyapı alternatif oluncaya kadar, toplumun üst yapısını oluşturmuştur.

Yani söz konusu olan son derece karmaşık, çok katmanlı bir çatışmadır.

Bu kökler kendisini modern cumhuriyete de devretmiş; O gün bu gün toplumun ana akımlarından birisi islamcılık birisi modernizm olmuştur.

Kemalizm, geleneksel sol, modernizmin lokomotifleridir. Her iki kesim de liberallere düşman olduğu için liberalizmin bu ülkede yaşama şansı pek olmamıştır.

Kemalizmle geleneksel solun içsel bağı, akrabalığı da laisizm üzerinden kurulur. Bununla da kalmaz elbette her ikisi de tekçi, devletçi, erkek ve endüstriyalisttir.

Bu da geleneksel solun TSK ve TSKP(CHP) ile ilişkilerini hep belirlemiştir.

Öyle 12 Eylül öncesine gitmeye de gerek yok 1989 Kuru çeşme toplantılarında solun birliği için verdiğimiz emek 1995’de Özgürlük ve Dayanışma Partisi olarak vücut buldu. Kurucusu ve birinci parti meclisi üyesi olduğum partinin benim gözümde bitişini tescil eden iki olaydan birisi 28 Şubat karşısındaki tavrımızın belirlendiği meclis toplantısıdır.

Çok hayal kırıcı hatta utanç verici bazı ayrıntıları bir başka yazıya bırakıp, sonuca bakalım; çıkan karar meclisin orta yolunu temsil ediyordu: “ne postal ne takunya…”

Oysa sosyalistler demokrattır, demokrat olmayana sosyalist de denemez. Demokratlar askeri darbe kime karşı yapılıyor olursa olsun, “it iti boğsun” tavrında olmaz, darbecilere karşı net, açık bir tavır alırlar.

Bu karar ise, slogandan da anlaşılacağı gibi darbecilerin çok işine gelecek bir pozisyon yaratmıştır.

Laisizmin ÖDP gibi önemli bir birlik dönemecinde, solu soktuğu durum budur. Adını siz koyun. Solun müftülerinin kulağı çınlasın.

1980 darbesi sonrası siyasal alandaki bu bölünme esas olarak etkisini yitirmedi.

Ancak, 80 sonrası Cumhuriyetin kuruluş zeminini ve konseptini dağıtan  önemli, tarihi üç gelişme oldu.

Birincisi Türk Devleti ve onun himayesindeki sermayenin neoliberal küresel politikalara eklemlenme kararıydı. (24 Ocak kararları, Teatcherizm/Özalizm)

İkincisi de Sovyet yayılmacığı karşısında İslam tophlumlarında yükselen öfkenin ABD politikalarıyla buluşup; yeşil kuşak projesinin omurgasına dönüşmesiydi.

Üçüncüsü ise, Kürt halkının isyan hakkını kullanmaya karar vermesiydi.

Bu üç sosyo politik gelişme Anadolu’nun kaderinde de çok köklü değişimlere neden oldu. Olmayı da sürdürecek.

Bu zeminde egemen sınıf içinde ortaya çıkan üç odaktan söz edebiliriz.

Biri TSK – Ergenekon , CHP; diğeri AKP, ve MÜSİAD üçüncüsü de TSK – Atlantikçiler ve Cemaat. TÜİSAD her iki ata da oynuyordu.

Bunlar geçişli ve sürekli yerdeğiştiren ilişkiler içindeydi.

Ancak koç başları Ergenekon vs. AKP- Cemaat idi.

Ergenekon TSK yı büyük ölçüde ele geçirmiş, yeni darbe hazırlıklarına başlamıştı.

İşte 2010 referandumuna bu zeminde gidildi.

Hayır oylarının kazanması müesses nizamın kazanması, Evet oylarının kazanması AB ci güçlerin kazanması anlamına gelecekti.

“Yetmez ama evet” tam da böylesi bir zamanda bir partisi örgütü olmayan, ama Kemalist statüko ile de yüzleşmiş herkesin siyasal taktiği haline geliverdi.

Elbette “bizim” içimizde AKP’nin demokrat olduğunu, Türkiye’nin temiz kapitalizme geçebileceğini düşünenler de vardı; benim gibi burjuvazinin hiç bir dönemde demokrat olmadığını, temiz kapitalizmin hiç bir zaman hüküm sürmediğini düşünenler de…

Egemen sınıfların reformist yollara başvurması kapitalizmin gelişiminde dönem dönem bir ihtiyaç olarak ortaya çıkar ve eğer bizlerin daha serbest ortamlara, probaganda özgürlüğümüzün gelişmesine kapı aralıyorsa, taktik olarak desteklenebilir.

Gotha Erfurt tartışmalarından bu yana Komünistlerin burjuva reform çabalarıyla taktik ittifaklar kurabileceği sayısız kez konuşulmuş ve kabul edilmiştir.

Yanılabilir miyiz, elbette yanılabiliriz?

Ama bu ahlaki değil, tamamiyle siyasi bir tartışmadır.

2010 gerçekliğinde ise yanılma lüksümüzün olmadığı seçenek, binlerce yoldaşımızın kanını dökmüş TSK kazanırsa olacaklardır.

İlle de ahlaki zemine çekmek istersek, 1960 dan başlayarak 2010’a bakmak bile yeter.

Hayır kazanırsa, kim kazanır? Son elli yılın katilleri. Çok açık değil miydi sizce de?

Ama laik oldukları için, müslümanlara karşı dolaylı müttefik olabilirler mi?

Gerçek akıllar böyle yürütüldü; tıpkı 28 şubat ÖDP parti meclisinde solun müftülerinin akıl yürüttüğü gibi.

Bizlerse yine de “hayır” seçeneğini, yani en azından bilinen katilin, müesses nizamın yanında olma halini, ahlaki bir tartışma yapmadık.

Mandelayı baştacı etmek kolay, ama De Klerk faşistiyle masaya oturduğunu ve birlikte resim çektirdiğini de unutmamak kaydıyla.

MANDELA_M_

Tıpkı bu desteğin bir süre sonra barış masasına yol açması gibi.

Özgürlük hareketinin bütün özgüveniyle oturup müzakere etmesi ve iki yıl süren çatışmasızlık sürecini yaratması gibi.

Yani zaten güvenilmez, demokratlıkla alakası olmayan, reformları ayak sürüyerek yapan sermaye fraksiyonu bu kadar itelenebildi.

Gerekirse it ile çuvala bile girilir. Yeter ki abdestinizden emin olun.

Burada kısaca boykot tavrına da değinmek gerekir.

Boykot aktif boykot değilse, yani en azından Gezi isyanı gibi bir toplumsal hareketle desteklenmiyorsa, seçimlere dönük bir değer taşımaz. Pasif boykot olur ki, matematik olarak hep iktidara yarar.

Özgürlük hareketinin boykot taktiğini ben biraz değneği ortasından tutmak gibi anladım.

Üstelik bu tartışma başladığında hala “Kürdistani” stratejileri sürüyordu. Birleşik mücadele imkanı henüz ortada yoktu.

Özgürlük hareketinin kendi topraklarındaki taktiğini ise tartışmak zaten bize düşmezdi.

Zaten onlar da kurumsal ve resmi olarak bu güne kadar bize hakaret etmediler.

Kurdukları ilişkilerde eşit, karşılıklı saygıya dayanan tarzlarını hiç değiştirmediler.

 

Linçperverlerin İnce ve Akşenerle sınavı

Benim için eğlenceli süreç CB seçimlerinde yaşandı elbette.

Hem ulusalcılar, hem de laikçi sosyalist Türk solu topyekün İnce’ye yazıldı.

Yani “yetmez ama evet” in şahikasına vardılar.

Bütün hakaretlerini de yalayıp yutmuş oldular.

Burada ulusalcıları ayıralım. Onlar için İnce ve Akşener hem gerek şart hem de yeter şart. Daha ötesi zaten yok.

Ama ya sosyalist “Türk” soluna ne oldu.

Mesele yalnızca kağıt üstündeki programlarsa; İnce ve Akşener yanında 2002 AKP programı “demokrat” kalır.

İnce’nin CHP’nin demokrat olmayan, devletçi kanadından olduğu açık değil mi? Derin CHP’nin öne sürdüğü bir jokerden öte anlamı var mıydı?

Biz bu kadar hakareti hakeden, ahlaki olarak yargılanacak bir seçim yaptıysak, AKP nin programına ve uygulamalarına bakarak yaptık.

Siz İnce’nin nesine baktınız ve ne gördünüz?

Ben ya da benim gibi egemen sınıf fraksiyonlarıyla taktik uzlaşmalar olabilir diyenler, İnce’ye (Akşener’ asla) Kürt meselesindeki bir kaç vitrin hareketi nedeniyle destek verebilirdik. Yani yine “yetmez ama evet” diyebilirdik.

Kurumsallaşan faşizme karşı, ufukta bir devrim görünmediğine göre, modernist görece bir serbestleşme bizlere bir süre daha avantaj sağlardı.

İyi de siz pür, katıksız komünistler, reform ve uzlaşmaya yan bakanlar, hangi yüzle ve bu kadar rahatça İnce’nin arkasına sıralandınız?

İnceyle ilgili tek bir eleştirinizi, görmedik.

Bizim yaptığımız gibi “ama” deyip, İnceyle peşin pazarlığa oturan bir tutumunuzu da izlemedik.

İnce’nin “kazandık, kazanıyoruz, aldık gidiyoruz” kasaba söylemlerini sosyalist saflara da yaygınlaştırdınız.

Benim için 2010’da Ergenekon neyse bu gün AKP daha beteridir.

O gün AKP ne ise bu gün de İnce ondan daha geri bir pozisyondur.

Örneğin AKP, danıştayın askeriyeyi denetim kararını çıkardı, TSK genel sekreterliğini lağvetti, ikili yargıyı tekleştirdi.

Özden Örnek4in günlüklerindeki darbe hazırlıkları hep bu adımlar üzerine gelişmiyor mu?

Bir süre sonra püskürtüldü. Nasıl püskürtüldüğünü de hep beraber izledik.

Yani, velev ki biz yanıldık, ama böyle girişimlere yanıldık.

Sizler İnce’nin ve Akşener’in nesine yanıldınız?

Aslında bu çifte standrt durumunuz arkasında da başlangıçta değindiğim genetiğiniz yatıyor.

İnce de Akşener de genetik şifreyi temsil ediyor; LAİSİZM.

İster önüne Özgürlükçü sıfatını koyun, ister koymayın.

Sanki Özgürlükçü Laisizmin bir oksi moron olduğunun farkında değilsiniz.

Ama laiklik kodunu terkederseniz CHP ile ittifak imkanlarının kaybolacağından korkuyorsunuz.

Son sekiz yıldır  CHP ile ittifak peşindesiniz.

İnceyi ve CHP yi eleştirerek geliştirmek, dönüştürmek yerine, susarak, onaylayarak uzlaşma arıyorsunuz.

Yine de bu bile ahlakınızla ilgili değil, zihniyetinizle ilgili.

Neden mi; en az benim kadar sizler de adanmış, bir ömrünü içtenlikle mücadeleye harcamış arkadaşlarsınız.

Öyle kolay kolay ahlak eleştirisi yapılır mı? Hakaret edilir mi? Ayıp.

Sözlüğünüz bu kadar mı daraldı?

Bu kadar mı dışına düştünüz entellektüel faliyetin?

Çünkü 12 Eylül sonrası geleneksel sosyalizmle, kırık dökük ikinci el, kötü çevirilerden öğrendiğimiz bilgilerle yüzleşmediniz.

Tek bir “eser” denilebilecek çalışma yapmadınız.

Derli toplu tek bir yazı, kitap, tez bilmiyorum.

Nehir söyleşilerle idare ediyorsunuz.

Tekçi, cinsiyetçi, devletçi, merkeziyetçi, endüstriyalist geleneksel sosyalizmle hesaplaşmadınız.

Şu meşhur burjuva demokrasisi kavramında saklı indirgemeci yaklaşım oralardan geliyor. Ben de savunmuştum bir zamanlar.

Burjuvazinin bir zamanlar demokrat olduğu; AB’nin burjuva demokrasisi olduğu. Burjuvazinin bir demokrasisi olabileceği…

Stalinizmden devralınan, 1990 larda sola damgasını vuran orta sınıf solculuğunun sürdürdüğü defektler.

Bence siz, Türkiye’nin temiz kapitalizme geçme ihtimalini bile gizli gizli sevdiniz.

Milli demokratik devrimciler sizi…