HDP Stratejisi – IV –  

30/08/2018

A. Halûk Ünal

 

HDP’nin masaya yatırması ve özeleştiri süzgecinden geçirmesi gereken hususları sıralamayı sürdürüyorum.

Birinci yazıda ilan edilen “strateji metinlerinin” muğlak, anlaşılmaz niteliğini tartıştım. Bir başka deyişle ne yazık ki HDP’nin strateji olarak anlayacağımız bir yol haritası olmadığını eleştirdim.

İkinci yazıda “parti içi demokrasi”nin strateji bahsindeki önemini tartıştım. HDP’nin hem klasik bir parti formu olması hem de “bileşen hukuku” nedeniyle sol tarihimizin en merkeziyetçi partisi oluşunu eleştirdim.

Üçüncü yazıda ise, amaç araç ilişkisini tartıştım. Sayın Öcalan’ın Türkiye soluna sunduğu ve üzerinde mutabık olunan orjinal projenin “kongre siyaseti” HDK olduğunu ve bu asli aracın kullanılamaz hale getirildiğini tartıştım.

Amaca uygun olmayan araçlarla çok başarılı stratejiler üretseniz bile – ki üretemiyoruz- aracın yarattığı defektler nedeniyle uygulanamayacağını biliyoruz. Bu çağda nalbant kerpeteniyle diş çekilmez.

Hatırlayalım; HDP,  Barış ve Demokrasi PartisiDevrimci Sosyalist İşçi PartisiEmek PartisiEzilenlerin Sosyalist PartisiSosyalist Demokrasi PartisiSosyalist Yeniden Kuruluş PartisiYeşiller ve Sol Gelecek Partisi gibi sol partilerin yanı sıra bazı sol gruplar, feminist hareket, LGBT dernekleri, sendikalar ile AleviErmeni ve Pomakları temsil eden etnik girişimlerin dahil olduğu Halkların Demokratik Kongresi (HDK) oluşumunun partileşme kararı almasıyla ortaya çıktı.

O dönemde Yavuz Önen başta olmak üzere bir çok temsilcinin vurguladığı gibi, “HDK’ya bir alternatif olarak düşünülmemiş, seçimlere katılmak ve parlemento kanadını oluşturmak üzere” planlanmıştı.

Bir önceki bölümde anlattığım gibi böyle olmadı ve resmen HDK’nın alternatifine dönüştü.

Kurucu “bileşenler” ile organik bağı olmayan milyonlarca solcu da, partinin – yöneticilerin çok sevdiği ve sık kullandığı deyimle- “tabanı” haline dönüştü(k).

6 milyon oy ve aileleriyle 20 milyona yakın insandan söz ediyoruz.

Bu topluluğun çok büyük çoğunluğunu KÖH kitlesi oluşturuyor. Bu kitlenin örgütlülük ve davalarına bağlılık derecesinin ne kadar yüksek olduğunu ölçmek için yalnızca Amed mitingine yapılan bombalı saldırı sırasındaki kitle refleksleri bile yeter. Kaldı ki, KÖH medyasını bile izlesek, Kürt halkının her gün onlarca olumlu örnek yaratarak yaşadığını görebiliriz.

Üstelik Fırat’ın doğusunda potansiyel bir ikili iktidar durumu söz konusu. Bizler Fırat’ın batısında son iki yılda devlet zulmünün ulaştığı nitelik karşısında büyük bir feveran içindeyiz. Kürt halkı kendi vatanında sömürgeci işgal güçlerinin –bırakın bir kaç yüzyılı- yalnızca son 40 yıldır yaşattığı zulmü hayal edebilecek eşiğe hala gelmedik.

Batı’da ise HDP kitlesinin partiye katılım kanalları esas olarak “Türk” sol örgütleri. Kısmen meslek örgütleri ve sendikalar.

Bu da demek oluyor ki, parti batıda “türk” kitlesiyle büyük ölçüde seçimden seçime ilişki kuruyor. Çünkü batıdaki HDP oylarının büyük çoğunluğu bağımsız solcu ve demokratlardan geliyor.

Peki partinin kuruluşundan bu yana batıdaki bu büyük bağımsız kitleyi örgütlü bir iradeye dönüştürmek için ne yapılabildi?

Bence yanıt, büyük bir hiç.

Çünkü bu coğrafyada yüzbinlerce bağımsız HDP seçmenini örgütlemenin HDP formundaki tek yolu ilçe örgütü merkezli yerel çalışmalar.

Bu noktada tıpkı ÖDP’de olduğu gibi bizler bulunduğumuz alanda hangi bileşen güçlüyse onun dili, söylemi, tarzıyla muhatabız.

Yani aslında muhatap olduğumuz bir parti yok, birden çok farklı parti var.

Kota gereği her il, ilçe yönetimi genel merkez gibi bu partiler arasında eşit dağılımla paylaşılmış durumda.

Buradan ortak bir kitle çizgisi üretilmesi, ortak bir kadro politikasının varolmasını umabilir miyiz?

Peki partinin bizlere batı’ya dönük politikası ne oldu?

Yalnızca 6 milyon seçmeni bile baz alsak, Türk solunun hiç bir zaman bir arada görmediği, böyle bir kitleselliğin güçlü, yerel bir örgütsel yapıya kavuşması, yüzbinlerce bağımsızın örgütlü bir güce dönüşmesi. Birikim ve zekalarını harekete katmaya başlaması bile siyasette devasa sonuç farkları yaratabilirdi.

Milletvekillerinin ortak bir kitle çizgisi, ortak bir kadro politikası çerçevesinde her hafta seçim bölgelerinde arı gibi çalışması beklenirken, 4 yıl içinde ben kendi payıma bir tek toplantı hatırlamıyorum.

Vekillerin kendilerine bu yetkiyi veren gerçek “patron” olarak, hesap vermekle yükümlü olduğu seçmeni görmesi gerekmez miydi?

Görmediler. Çünkü “batıda” gerçeğimiz böyle değil. Gerçek “patron”; “bileşenler hukuku”. Bizler de bu hukukun “tabanı”yız.

Med Cezir

Son dört yıl içinde HDP kitlesini belirleyen iki önemli süreç içinden geçtik.

Bunlardan biri hemen her yıl yaşadığımız bir veya iki seçim, diğeri ise öz yönetim direnişleridir.

Sürekli zafer vaadedilen ve sürekli yenilgi ve hayal kırıklığı ile biten seçim ve referandumlar. “Batıda” ve Doğuda kitlesel olarak hareketin yükseldiği, tırmanışa geçtiği ve yaygınlaştığı referandumlar ve seçimler sürecinde, 2014’de yakaladığımız rüzgarı bir daha yakalayamadık.

Son üç yıl kazandığımız mevziyi korumakla geçti. Elbette siyasette bu da bir başarıdır. Hele gelişen ve kurumsallaşan faşizm karşısında önemli bir başarıdır.

Peki bu “başarı”nın niteliğini belirlerken mukayeseyi nerden yapıyoruz?

Zaten bundan daha iyisi başarılamazdı diye mi düşünüyoruz?

Bu durumda HDP nin bir savunma mevzisi olduğunu, büyümek, kültürel ve siyasi hegemonya kurmak, toplumun çoğunluğunu kazanmak için değil, eldekini korumak için kurulduğunu mu kabul ediyoruz?

Eğer böyle bir kabul varsa, zımnen stratejimiz de savunma üzerine kurulu demektir.

Yok HDP yanlış bir araç da olsa “iktidar” hedefli birz kuruluş ise; ciddi bir özeleştiri konusu daha önümüzde duruyor anlamına gelmez mi?

Üstelik, artık suların geri çekilme dönemine girdik.

Batıya egemen olmuş korku ve çekingenlik, ne yapacağını bilememe hali çok yaygın.

Üstelik başta CHP olmak üzere HDP de dahil (bir oyluk canları var, biz kazanacağız) muhalefetin son derece yanlış, 25 Haziranı hiç hesaplamayan kitle pedagojisi, bu ruh haline önemli bir katkı yaptı.

Faşizm kurumlaştıkça, kitlesel çekilme hız kazanır, tecrübeyle sabittir.

Devlet de güçlendikçe geçmişte tasfiye etmeye gücü yetmediği mevzilere yeniden saldırır. En son cumartesi annelerinde gördüğümüz gibi bizi bütün mevzilerden söküp atmak için ellerinden geleni yaparlar.

Siyasi irade ne kadar güçlü olursa olsun, med cezir süreçlerini belirleyemez. Sadece etki derecesini tartışabiliriz.

Öz yönetim ve “yerellerden iktidarı kuşatmak”

Bu durumda “yerellerden iktidarı kuşatmak” cümlesini nasıl anlamalıyız?

Biliyoruz ki bu ülkede yerellerden iktidarı kuşatmak cümlesinin anlamlı olabileceği asli coğrafya Kürdistandır.

Aslında bu siyaset KÖH’nin nin kuruluşundan bu yana gündemde.

Silahlı isyana parelel, sivil serhıldanlarla hareketin geldiği noktanın ölçütlerinden biri mitingler, newrozlar ve sandıktan çıkan oy sayıları, kazanılmış yerel idareler.

Bu da gösteriyor ki, Kürdistan’da potansiyel bir ikili iktidar durumu söz konusu.

Yalnızca “Kopehhag kriterleri” bile geçerli olsa, seçilmiş valiler, Kürtlerin belirlediği ve yönettiği asayiş ve yerel ekonomi, kuşatmanın çok önemli mevzileri olmaya aday.

Oysa sömürgeci devlet buna izin vermemek için 40 yıldır Kürdistan’da büyük bir tasfiye, kıyım ve yoketme politikası uyguluyor.

KÖH – nasıl başladığından bağımsız olarak – öz yönetim direnişlerinde ikili iktidar potansiyelini fiilen test etmiş oldu. Ve ciddi bedeller ödeyerek geri çekilmek zorunda kaldı.

Ardından gelen seçimlerde ise kitle, gerek newrozlarda gerek seçim mitinglerinde gerekse sandıkta harekete olan çok yüksek desteğini teyit ederek, bu sürecin kendisi için bir yenilgi sayılmayacağını, veya yenilgiyi meşru gördüğünü ilan etmiş oldu.

Bütün bu deneyimin ışığında “yerelden kuşatmak” nasıl okunacak?

İnsan ister istemez, “yerel iktidarları” gasp edilmiş şehirlerde, önce yerel faşist iktidarın kuşatılmasını düşünüyor. Böyle bir sivil kuşatma olmaksızın, yereli “ele geçirmek” ve merkezi kuşatmanın mümkün olmayacağı açık.

Yerel mevzileri geri almak için yine yalnızca sandıktan mı umut bekleyeceğiz?

Kaldı ki çok yeni bir yasayla seçilmiş yerel yöneticilerin sarayın izni olmadan tek bir kuruş dahi harcamasının önü kesildi. İdari mekanizmanın kısmi özerkliği de sıfırlandı.

Demek ki yerellerden kuşatmayı sağlayacak araçlar, T.C. idaresinin araçları anlamına gelmeyecek.

Halkın öz iradesini temsil eden güçlü yerel araçlara ihtiyaç olduğu açık. Zaten bizler de tarihen iktidar meselesini böyle biliyoruz.

Peki bıraktım merkezi resmi iktidarı kuşatmayı, yerel resmi iktidarla mücadelede ne tür çalışmalar yapacağız?

Mesela, kayyımla gaspedilmiş her yerel yönetime karşı bir gölge yönetim mi açıklanacak?

Kayyımın her uygulaması sistematik teşhir mi edilecek?

Örneğin Amed’de ulaşımın ücretsiz olması gibi bir başlık seçip, 6 ay, bir yıl sürecek bir sivil kampanya ile bu hedefe mi ulaşılacak?

Kısacası slogan kulakta hoş bir sada yaratsa da üzerine düşünmeye başlayınca, üzerinde yeterince düşünülmemiş olduğunu farketmek mümkün.

Aslında buraya kadar anlattıklarım, aslında en temel stratejik gerilimi yeniden anımsatıyor. Gördüğünüz gibi Kürdistan coğrafyası ile, fıratın batısı arasında stratejik hedefler bakımından ciddi farklar var.

Yerellerden merkezi kuşatmak cümlesi, artık Kürdistan için bile gözden geçirilmeye muhtaçken,  iki coğrafyayı senkronize edebilecek bir önerme niteliği hiç taşımıyor.

(devam edecek)