HDP Stratejisi – II – Demokrasi ve Siyaset

18/08/2018

A. Halûk Ünal

Yersiz ve faydasız yorumların tartışmayı gölgelemesini engellemek için bir iki dipnotla başlamakta yarar görüyorum.

2013 ten bu yana blogumda yazdığım yazıların hiç birini “kazanılacak veya kaybedilecek” bir tartışma varsayımı üzerinden kaleme almadım.

Bu nedenle 1980 öncesi Marksist ustalara bakarak öykündüğümüz polemik uslubunu da ilkesel olarak kullanmamaya özen gösteriyorum.

Önemli olan savunduğumuz fikrin, perspektifin, farklı düşünenleri ikna etmesi, zihinlerinde kendi doğruları açısından kuşkuya ve sorgulamaya yöneltmesidir.

Öte yandan  üyesi olduğum Türkiye ve Kuzey Kürdistan Kurtuluş Örgütü (Kurtuluş Sosyalist Dergi) saflarında,1980 – 87 arasında yer altında; 1987-90 açık alanda Yeni Öncü dergisi editörü olarak yürüttüğümüz çalışmalarda fikri tartışmayı her koşulda ve kitleler önünde sürdürmüş, açık ve imzalı tartışmalara öncülük etmiş bir pratiğin öznelerinden biri olarak; 2018 yılında parti kurullarına hapsedilmiş hiç bir tartışmayı demokrasi olarak görmem mümkün değil.

HDK/HDP, Veli Saçılık’ında açık mektubunda çok güzel tasvir ettiği gibi büyük bir hareket ve demokratik bloktur.

HDP yönetimi de bu blokun enerjisini, birikimini, aklını, yeteneklerini yönetmek için değil, geliştirmek, kaynaştırmak, birleştirmek, derinleştirmekle yükümlü.

Tersi iddiadaki “yöneticilere” söyleyebileceğim tek şey var.

Sosyalizmin son ikiyüz yıllık pratiği gösterdi ki, merkeziyetçi, sansürcü, tekçi, erkek sosyalizm, en az kapitalizm kadar zarar verdi ve vermeye devam ediyor.

Tersi iddia bu geleneği sürdürmekten başka bir anlam da taşımıyor.

Bakın son tartışma, Saruhan’ın (henüz özeleştiri vermedi) Sezai’nin (çok doğru yaptı ve özeleştiri verdi) usul tartışması açması, “parti korumacısı” bir yaklaşımı ortaya koymasıyla, nereye vardı. (Kimi kimden koruyorsun)

Demirtaş’ın çok faydalı olabilecek tartışma metni, bir kusur, kabahate fiilen dönüştü.

Benim gibi binlerce tartışmaya tepki veren insan da “iç güvenlik sorunu” haline gelmek üzere.

Hem de bize en yakışmayacak gerekçeyle.

“Bakın gördünüz mü, Demirtaş eleştirisini kamusal alana yollayınca ‘fırsatçılar, fitneciler’ devreye girdi; parti yönetimine hakaret etti; Demirtaşla aramıza nifak sokmak istedi. Bu nedenle açık ve ortada değil, önce parti kurullarında tartışmalı, burada uygun görüldüğü ölçüde, paylaşmalı.”

En üzücü olanı da tatsızlık bununla da kalmadı. Daha acıtıcı hallere büründü.

Önce Demirtaş, iyi niyet beyanında bulunmak zorunda kaldı.

Bu da merkeze yetmemiş olacak ki, “herkesin parti yönetimi etrafında kenetlenmesi” mesajı vererek; merkezin “mağduriyet zırhına” siper oldu. (kitle pedagojisi)

Kimi kime karşı koruyoruz? Kime karşı kenetleniyoruz?

Altı milyon seçmen, aileleriyle yaklaşık yirmi milyonluk bir topluluk, olarak anılıyoruz. Kim hakaret etti acaba?

Kim bunlar? Kaç kişiler?

Her kimse, kendilerini aşağılayan hakaretlerinin etkisi ve değeri ile milyonların açık tartışma ve fikri özgürlüğü tartılabilir mi?

Ben bir kaç kişi dışında görmedim. Ama söz konusu “fırsatçılar” binlerle ifade ediliyorsa milyonların çıkarı karşısında zaten ciddiye almaya değmez.

Yok milyonlarla ifade ediliyorsa, zaten oturup çok ciddi başka şeyler düşünmeliyiz?

Sevgili “yönetici” arkadaşlar, size bunuf hatırlatmaktan hicab duysam da mecburum, iktidar da “güvenlik politikalarını” kitlesine böyle “mağduriyet ve kötü niyetli insanlar” üzerinden satmıyor mu?

Yani sizler kuşkusuz doğru kişilersiniz ama yaptığınız buraya vardı.

E biz bunu çok iyi tanıyoruz.

Devletle demokrasi mücadelesi yap, hatta bu uğurda can ver,  kendi insanına sansür ve yasak uygula. Geleneksel sosyalizmin, Stalinizmin özeti bu.

Bilginin paylaşımı

Bu yaklaşım HDK/HDP kuruluş ilkelerine de orjinal projeye de taban tabana zıt.

Ancak bunu söyleyerek bu sorunu savuşturamayacağımızı iyi biliyorum, tecrübeyle sabit.

Bu zihniyeti deşifre etmek, sakıncalarını, tehlikelerini herkesin görmesini ve kuvvetle tavır almasını sağlamak faşizmle mücadele kadar yaşamsal.

Peki bütün bu eleştirilerim, yalnızca Saruhan’ın “öncülüğünü” yaptığı tutumdan mı kaynaklanıyor.

Hayır!

Kuruluşundan bu güne yaşanan süreç bu eleştiriyi her gün yapmayı gerekli kılıyor.

HDP’de umut bulmuş, katkı vermiş kim bana HDP mutfağının şeffaf olduğunu söyleyebilir?

Bir iki A4 sayfasını geçmeyen genelgeler, sonuç metinleri dışında, HDP kuruluşundan beri, neyi, niçin, hangi gerekçelerle yaptı, bileniniz var mı?

Bunu iyi bilen sadece bileşenler üst komitesinin üyeleri ve onların rapor vermeyi zorunlu gördüğü üyelerdir.

Yani bizim 1978 deki duruma benziyor.

İl yöneticisisin ama örgüt merkezinin çizdiği bilgi sınırı (üye) değilsen bu bilgi alanında yerin yok.

Yani aslında çorbadan partilisin.

Örgütün kaderini etkileyemezsin ama sonuçların bedelini herkes kadar ödersin.

Burada da örgütün gerçek sınırları “bileşen hukuku” tarafından belirleniyor.

Oysa sosyalist mücadele pratiği 11. Tez den bu yana “hayatı anlamak ve sonra onu dönüştürmek” üzerine kurulu.

Bu nedenle “bilgi sevgisi, merak ve bilimsel kuşku” bu yola baş koymuş herkesin amentüsü.

Kapitalist modernitenin bilgiyi tekelleştirip, sermayenin ve devletlerin hizmetine sunan mantığı karşısında; bizler hep ateşi tanrılardan çalmayı ve halka dağıtmayı esas almadık mı?

Şimdi hangi “yöneticiye” sorsak HDP’nin adem-i merkeziyetçi bir parti olduğunu söyleyecektir, kuşkusuz. Kurucu ilkemiz bu.

Peki, – geçtim bu ilkenin örgütlenme kılavuzu olmasını-  bilginin desantralize ve şeffaf olmadığı bir “iç iktidar”ın adem-i merkeziyetçilikle ne alakası olabilir?

Ülkeyi “demir ağlarla” örsen ne olur?

Komün/meclisler ağından oluşan bir örgütlenme ancak, açık, şeffaf, bilginin çevreden merkeze, merkezden çevreye paylaşıldığı bir zihniyetle bir işe yarar.

Demokrasi mücadelesi 

Bizler, demokrasi mücadelesini esas olarak devlet aygıtlarının, parlemento ve hukukun daha demokratik olmasını sağlamak için vermeyiz.

Esas olan, devlet denilen aygıtın toplumda yarattığı zihinsel, iradi, kültürel yıkımı durdurup, halkın geleceğini, kaderini tayin hakkını yeniden ele alması içindir.

Yani aydınlanma sürmelidir.

Ve bunun biricik aracı halkın öz örgütlülüklerini yaratması ve bunlar aracılığıyla kapitalizmi dönüştürmek için mücadele içine girmesidir.

İşte sosyalist demokratik stratejinin de temeli bu hedefe ulaşmayı nasıl başaracağımıza dair plan ve programlardır.

Bu mücadele kapitalist modernitenin çürüttüğü başarı tanımına, kadim ruhunu yeniden kazandırmaya dairdir, aynı zamanda?

Hayatımızın anlamını, gündelik yaşamımızı para ve kar mı tanımlayacak, insanı insan yapan kadim değerler mi?

Eğer bu konuda verilecek karar kişisel seçimlerimize bırakılsaydı, belki demokrasi için mücadele etmek zoruda kalmazdık.

Ama ne zaman ki insanoğlu devleti ve milliyetçiliği keşfetti, onu kapitalizmin dini (üstyapısı) haline getirdi; bizler de özgürlüğümüz için öz örgütlenme ve öz savunmaya ihtiyaç duyar olduk.

Ne zaman ki bilgi iktidarın denetim ve tekeline alındı; bizler de onu kamusallaştıracak bir mücadelenin tarafı olduk.

İşte, bir çok neden gibi bu da bizlerin siyasetini adem-i merkeziyetçi, çoğulcu ve bilgi yoğun bir temele oturmayı zorunlu kıldı.

HDK çoktan unutuldu ve kenara atıldı. Ama HDP de kuruluşundan bu yana yukarıda ileri sürdüğüm gerekçelere ve çağdaş sosyalizm perspektifine uygun bir mutfak varedemedi.

Peki bu kadar saklı, gizli, kontrol edilebilir olan bilgiler nedir ki, bizlerle paylaşılamıyor. Neden biz sadece söylenenleri yapmakla mükellef tutuluyoruz?

Ve seçimden seçime oy vermekten öte bir katılım aracına sahip değiliz?

Başta da söylediğim gibi, bu tartışma kazanmak ya da kaybetmek amaçlı değil. İkna etmeyi hedefliyor.

Eleştirdiğimiz arkadaşlar da demoklesin kılıcı tepelerinde yaşıyorlar.

Ama demoklesin kılıcı herkesin benzer düşünmesini sağlamıyor ne yazı ki.

Ama kendi payıma eminim ki, faşizmin kurumsallaşma sürecinde ciddi bir yol aldığı şu aşamada, önce kendi bahçemizi ilkelerimize uygun bir hale getirmezsek ve amaca uygun stratejiler geliştirmezsek, bu kez 12 Eylülden çok daha kötü bir bozgun yaşayacağız.

(devam edecek)