HDP ve demokrasi

15/08/2018

A. Halûk Ünal

Selahattin arkadaşımızın (Demirtaş) ANF’de yayınladığı son makalesiyle başlayan sosyal medya tartışması, tam kapanmaya yüz tutmuşken, Sezai arkadaşımızın bir TV kanalında yaptığı açıklamalar, meseleyi yeniden büyüttü.

Bu tartışma aslında HDP’de kendisini “dışarıda” da görünür hale getiren ve belli ki yönetime hakim olmuş, eskimiş bir demokrasi zihniyetinin eleştirisi açısından oldukça elverişli.

Tartışma nasıl gelişti hatırlayalım.

Selahattin arkadaşımız her zamanki gibi esir tutulduğu zındandan doğrudan açık alanda bir yazı yayınladı.

Yeni sözcü Saruhan arkadaşımız da yazının doğrudan kitleye ulaştırılmasının yanlış olduğu, önce “parti kurullarında değerlendirilip, uygunsa paylaşılması gerektiği” yönünde bir açıklama yaptı.

Bunun üzerine oldukça kalabalık bir topluluk, twitter hesaplarından bu açıklamaya sert tepkiler gösterdi.

Yazıyı paylaşmayan parti kurumlarını, sosyal medya ekibini ve milletvekillerini eleştirdiler.

Çünkü “parti kurullarının” sevdiği sayısız metin, seçim döneminde benzer biçimde yayınlanmıştı.

(Ayrıca hepimiz farkındayız, yazı methiyelerle dolu olsa böyle bir tepkiye mazhar olmazdı.)

Bu kez Saruhan arkadaşımız da bu sert tepkilere (veya bir kısmına) “fitnecilik” anlamına gelen bir suçlama yöneltti.

Bu kez tepki verenlerin tamamına yakını, bu yanıta daha sert tepkiler verdiler.

Hem kendilerine yönelen suçlamaya öfkelendiler hem de “burjuva partilerindeki gibi” böyle bir usulün HDP de geçerli olmadığını, isteyenin istediği gibi fikirlerini HDP kitlesine duyurma özgürlüğü olduğunu savundular.

Bu tepkilere son yanıt da Sezai arkadaşımızdan geldi.

“Yazının paylaşılma yöntemini doğru bulmuyoruz, Demirtaş’ın eleştirilerine öz eleştiri de vermeceğiz”

Tabi bu arada birileri “seni fırsat bilen bazı nifakçılar durumdan vazife çıkarttı” mealinde bir haber yollanmış olsa gerek ki, Selahattin arkadaşımız da ancak bu mealdeki bir bilginin sonucu yapılabilecek içerikte “partiyi koruyan” ikinci bir açıklama yaptı. Bu arada da kendi yazısı için iyi niyet beyan etmek zorunda kaldı. (Ne üzücü değil mi, Demirtaş eleştirisinin iyi niyetli olduğunu açıklamak zorunda kalıyor. Tamamiyle zıt düşünsek bile ömrünü devrime adadığından kuşku duyulmayacak bir arkadaşımızın “kötü niyeti” ne olabilir?)

Dikkat ederseniz, Selahattin arkadaşımızın yazısının içeriği değil paylaşım usulü MYK da çok ciddi bir mesele olmuş gibi görünüyor.

Peki, MYK sözcüleri haklı mı?

Bu usul yanlış mı?

Partililerin ve parti seçmeninin eleştirileri yetkili kurullarda incelenip, sonra mı paylaşılmalıdır?

Bizler fitneci miyiz? Ya da pusuya yatmış böyle birileri mi var?

 

Araç amaç ilişkisi

Ben kendi payıma 1987 den bu yana (Yeni Öncü) yazılarımda, hem geçmişe dönük eleştiri, hem de geleceğe dönük hedef belirlemek bakımından “amaca uygun araç” kavramının fikri takibini sürdürüyorum.

HDK’nın kuruluş sürecinde arkadaşlarımın kurucu delege olma davetine olumlu yanıt vermesem de zaman içinde bütün hatlarıyla görünür olan orjinal proje; KÖH’nin taşıyıp getirdiği birikim ve bize sunduğu temel; geleneksel sosyalizm eleştirilerimi aşan ve çok daha sağlam bir zemine oturtan “demokratik modernite” perspektifi; süreci sahiplenmeme ve elimden gelen azami katkıyı vermeme sebeb oldu.

Proje, kapitalist modernite karşısında olduğu kadar, ondan derinden etkilenmiş geleneksel sosyalizm karşısında da alternatif bir zihniyeti temsil ediyordu.

Öncelikle en temel fark, Demokratik Modernite, kendisini devrimden sonra değil, devrimci sürecin tamamında inşa edilecek bir ilişkiler bütünü, yeni bir uygarlık tasarısı olarak sunuyordu.

Bu nedenle de 87 ve sonrasında yazılı olarak derinleştirmeye çalıştığım “amaca uygun araç” kavramı da çok sağlam bir temel bulmuş oldu.

Devrimci öncü, milyonlarca emekçiyi soyut laflarla değil, onların gündelik yaşamları içinde örnekleyerek ve kanıtlayarak ikna etmeli, kendi öz inisiyatiflerini geliştirecekleri, iradelerini bağımsızca ortaya koyabilecekleri zeminler sunmalıydı.

Bunun için Stalinizm’de şahikasını bulan Taylorist/Fordist parti modellerinden tamamiyle kurtulmak; yerine “alternatif yaşamın mümkün olan bütün öncüllerini” hareketin bedeninde ve ruhunda varetmek gerekliydi.

Basit ve anlaşılır bir örnekle biraz daha anlaşılır kılmaya çalışayım.

Ülkemizde sağlık sistemi kuruluşundan bu güne halk dostu, insan dostu bir niteliğe sahip değil.

İnsan merkezli olmak yerine kar merkezli.

Peki insan merkezli bir sağlık sistemi nasıl olur?

Bunun değişmesi için bu sistemde hizmet verenlerle, sistemden hizmet alan milyonların farklı bir sistemin mümkün olduğuna ikna olması ve bunun için mücadeleye atılması şart değil mi?

Peki böyle bir alternatif sistemi kim tarif edecek?

Geleneksel sol modele bakarsak, kadiri mutlak bilginin, bilimin ve doğruların temsilcisi işçi sınıfı parti bürokrasisi ve partinin yetkili kurulları.

Oysa çağın gerçeğine, hakikate bakarsak durum çok farklı.

Türkiye’deki sağlık emekçilerinin en bilinen örgütü TTB ve SES.

Bu iki demokratik kitle örgütünün temsil ettiği yüzbinlerce ücretli, işçi sınıfının seçkin bir müfrezesi değil mi?

Önemli bir kesimi HDP’ye oy vermiyor mu?

Peki sağlık çalışanları ve hasta yakınlarının oluşturacağı geniş bir kongreden daha nitelikli bir tasarımı hangi parti bürokratı, hangi kurul yapabilir?

Bu örneği kültür, eğitim, ulaşım, konut, tarım vb alanların tamamına uygulayabilirsiniz.

Yani ondokuzuncu yy. sosyolojisi ile yirmi birinci yy. sosyolojisi, işçi sınıfı bileşimi çok farklı.

Özetlemeye çalıştığım hakikat, günümüzde kaçınılmaz olarak, bilgi ve karar tekelini parti bürokrasisinden alır ve asıl sahiplerine teslim eder.

Hal böyle olunca piramidal, merkeziyetçi olarak örgütlenmiş Leninist/Stalinist partilerin “iç demokrasi” tanımları, parti mimarileri de değişime uğramak zorundadır.

Çünkü parti programını artık parti bürokrasileri, kadiri mutlak ideolojik bürolar yazamaz. Bu alanın dışında çok ciddi bir bilgi birikmiş durumdadır.

İşçi sınıfının farklı müfrezeleri öz inisiyatif ve bilgi birikimleriyle sürece dahil olmuş durumdadır.

Karar süreçleri de bu akışa uygun biçimlenmek zorundadır.

Kısacası HDK/HDP projesi geleneksel sosyalizmin panzehiri ilkeler üzerinde durur ve farklı bir örgüt anlayışına yaslanır.

Üstelik bu bizim gibi yenilmiş bir geleneğin ürünü değil, denenmiş, başarılmış bir modelin (KÖH) Türkiye geneline tercüme çabasıdır.

(KÖH bu modeli İran’a, Irak’a ve Suriye’ye de taşımış durumda)

Proje bu niteliğini yitirdiği gün HDP diye birşey kalmaz ortalıkta.

Bu tartışmanın böyle faydalı bir hale gelmesinin, partideki bürokratik eğilimin görünür kılınmasının ara yüzü olan Saruhan arkadaşımızın söylediği, Sezai’nin de desteklediği yetkili kurulların parti üyelerinin metinlerini incelemesi konusu (adını açıkça koyalım, sansür) zaten ciddi bir özeleştiriyi gerektirecek bir zihniyeti temsil eder. (Demirtaş’ın mektubunun içeriğinin tartışılmasına da ayrıca yeni yazılarla geleceğiz)

Demirtaş’ın yaptığı doğru usuldür. Bu usulü sansüre uğratmaya çalışan zihniyet de karşısında olduğumuz bir zihniyettir.

Bu nedenle hiç de masum, öyle bir laftır, deyip geçilecek bir konu değildir.

Aksi HDK/HDP kuruluş ilkelerinin reddidir.

Emekçi sınıfların iradesi, çevreden merkeze, adem-i merkeziyetçi bir modelle vücut bulur.

Artık “partinin aklı” merkezi kurullar ve parti bürokrasisi değildir.

Partinin aklı milyonlarca örgütlü emekçinin komünleri, meclislerinin bileşik gücüdür.

Parti bir “ağ” parti aklıda bu “ağın” çıktılarıdır.

Dağlarda gerilla kamplarında bile meseleye salt savaş ortamı, savaş yaşamı olarak bakılmaz.

Tersine “politik ve ahlaki” bir toplumun nüveleri olarak bakılır.

Eleştiri özeleştiri lafta kalmaz, gündelik hayata karakterini kazandırır. Gelişimin, hatalardan arınmanın sigortasıdır.

Aslında bu tartışmada mutena bir yer edinmiş Saruhan arkadaşımıza 1989 da “Kuru Çeşme Toplantılarına” sunduğumuz; -kendisinin kaleme aldığı benim de imzaladığım- “Sosyalizm ve Demokrasi” tebliğine yeniden göz atmasını öneririm.

Hemen sonrasında da kurucusu olduğumuz ve tüzüğünü biçimlendirdiğimiz ÖDP’nin tüzüğüne bakmasını isterim.

Çoğu insan unuttu belki ama, örneğin ÖDP PM toplantıları bütün üyelere açıktır.

Hala proje değerini sonuna kadar savunduğum ÖDP’nin “parti olmayan parti” sloganından muradımızı da HDK/HDP projesinde bulduğumuzu düşünüyorum.

Böyle bir müktesebat ile, şimdi yaptığınızın her hangi bir ilişkisi var mı?

Bu yeni örgütlenme tarzında parti aklı partinin gerçek sahipleri, emekçi örgütlerince devralınacaksa, parti yönetimleri de esas olarak moderasyon ve koordinasyon işlerini yapmalıdır.

Madem usul önemli, soruyorum?

Kuruluştan bu güne parti kararlarının gerekçelerine ilişkin tek bir metin neden yoktur? Parti kurullarındaki tartışmaların detaylarını temsil eden yazıları içeren bir yayınımız neden yok?

Yani “parti aklı” neden MYK ve PM ye hapsedildi?

Projeyi öneren KÖH kesimi temsilcilerine soruyorum, siz bu sorulara ne yanıt vereceksiniz, değerli arkadaşlar?

Getirdiğiniz orijinal projeyle bu olup bitenin ne alakası var?

Bileşen hukuku denilen ve bürokratizmin bu kadar görünür hale gelmesine neden olan yaklaşımın, sizin önerdiğiniz projeyle ilgisi ne?

(Zaten geleneksel solda kurullar kutsaldır. Bir de parti içinde daha üst bir hukuk “bileşen hukuku” olunca bileşenlerin kurulu, en kutsal kurul olur.)

Bu durumun HDK/HDP projesi ile ilişkisi ne?

Peki TC iktidarıyla yaptığımız mücadelede en temel sorunlardan biri, farklı fikirlerin toplumun her kesimine özgürce, engelsiz iletilebilme hakkı talebimiz değil mi?

Verdikleri yanıt hen hafifinden sansür.

Peki toplumda böyle isterken, kendi siyasal coğrafyamızda metinlerin yetkili kurullarda denetlenmesi de ne oluyor?

Tersine herkesin bütün parti imkanlarıyla herkese fikirlerini iletmesi bizim siyasetimiz olmalı. Bunun için özel araçlar yaratmalı, yaratıncaya kadar da partinin sosyal medya hesaplarını herkese açmalıyız.

Yani “merkez” geleneksel değil, modern moderatör, koordinatör bir merkez olmalı.

 

Sonuç yerine

Elbette asıl önemli olan sevgili Demirtaş’ın mektubunun içeriğiydi. Tabi ki gündemden düşmedi, önüne bu tartışma geçti.

Bu vesileyle  demokrasi tartışması yapmış olduk.

Partiler de toplum gibi canlıdırlar.

Demokrasinin niteliği, toplumsal yaşamın da karakterini sunar.

Demokrasinin inşası, “toplumun/partinin” içindeki farklı sınıf ve tabakaların çıkarlarının politikaya tercümesi ve burdan hareketle demokrasi mücadelesiyle gerçekleşir.

Faşizmin kurumsallaşma sürecinde, 35 yıllık sömürgeci faşist devlete karşı Kürdistan’da denenip sınanmış HDK/HDP kuruluş ilkelerine ne kadar sıkı sıkıya sahip çıkarsak, faşizme karşı direncimiz de o kadar güçlü olur.

Aksi halde bürokratizmin sayısız örnekle bilinen iç kargaşasına ve kakafonisine sürükleniriz.

Sansür kaos getirir, gerilim getirir. Özgürlük birleştiricidir, barışçıdır.