İsyan hakkı, savaş ve ahlak

01/08/2018

A. Halûk Ünal

 

Hakkari’nin Yüksekova ilçesinde astsubay eşi Nurcan Karakaya ve 11 aylık oğlu Mustafa Bedirhan, içinde bulundukları aracın geçişi sırasında meydana gelen patlamada hayatlarını kaybettiler ve malum tartışma yeniden alevlendi.

Fırsat bekleyen devletlilerin yanısıra, kendisine sosyalist, devrimci diyen bir çok kurum ve kişi kınama, lanetleme, ve eylemi sıfatlandırma yarışına girdi.

Eğer benim baktığım yerden bu tür olaylar karşısında takınılan tavır salt ahlaki bir mesele olarak kalsa, herkesin düşüncesi kendine diyip geçmek mümkündü.

Ancak eğer içinde bulunduğumuz açık (faşist) diktatörlük inşasının tamamlanma sürecinde, bu türden tartışmaların birer ideolojik hegemonya aracına dönüşmüş olduğunu unutmazsak, tartışmak da elzem oluyor.

Yani yaratılan gündem tamamiyle siyasi.

Çünkü bu tartışmalarda yeterince dikkat etmezsek, gerçekten vicdanlarının sesini dışa vuranlar bile, muhalefetin en temel değişim gücü olan “isyan hakkı”nın da dolaylı olarak mahkum edilmesine katkı vermeye başlıyor.

Bu özgül olaydan hareketle isyan hakkı, savaş, şiddet tartışmasının vazgeçilmez ve öncelenemez iki düzeyi; sebeb ve sonuç üzerine kendi pozisyonumu açıklamak istiyorum.  Bundan böyle de çok istisnai olaylar dışında bu tartışmayı arkada birakmak niyetindeyim.

Tartışmaya bir anımı paylaşarak başlamak, derdimin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir.

 

Öfkeyle merhamet, sebeble sonuç

Bir çoğunuz biliyor, bilmeyenler için tekrar edeyim. Rojava kadın devrimini anlamaya çalışan son filmim “Jiyan’ın Hikayesi” için 2014 Kasımından 2015 yılı temmuzuna kadar Rojava’da, her üç kantonda, kadın taburlarında yaşadım.

Kobane’de doğu cephesi komutanlığında bir gece… bir yandan yemeğin hazırlanması bekliyor bir yandan da taburdaki bir kaç erkekten biri olan Azadla sohbet ediyoruz.

Azad, sempatik, candan, şakalaşmayı seven bir genç. Benim meraklı sorularım nedeniyle savaş anıları anlatıyor.

Gözünüzün önüne yerle yeksan olmuş, taş üstünde taş kalmamış Kobane görüntülerini getirin. YPG/YPJ savaşçıları ile İD(İslam devleti) çeteleri bu mekanda mevzi tutuyor, mevzi değiştiriyor, pusu kuruyor, pusu bozuyor.

Bir an Azad, kendisini yıkıntıların arasına saklanmış yaralı bir çeteyle karşı karşıya buluyor.

Çeteci kendisini savunamayacak kadar yaralı, ama bilinci yerinde.

Azad “bir sigara yaktım, iki nefes çektim adama uzattım” diyor.

“Adam aldı iki nefes çekti. Sonra kurşunu bastım öldürdüm.”

Gülümsedi mi?

Ne diyeceğimi bilemiyorum.

Bir çok farklı komutana esirlere ilişkin tutumla ilgili sorduğum sorular ve aldığım yanıtlar zihnimde uçuşup duruyor.

O sırada yemek hazır diye sesleniyorlar, tek katlı üç odalı karargah binasının salonuna yer sofasının çevresine toplaşıyoruz.

Çay, yağda yumurta, beyaz peynir, zeytin, tandır ekmeği, domates ve taze yeşil soğandan oluşan yemek bitiyor; sigara ve çaylarımızı içiyoruz.

Dayanamayıp, aramızda çok sıcak bir dostluk kurulmuş olan komutanlardan Heval Çiçeğe, “geçenlerde ziyaret ettiğim kamplardan birinde bir arkadaş bana bir hikaye anlattı” diye başlayıp, az önce Azad’ın anlattığı hikayeyi masada herkesle paylaşıyorum.

“Bu arkadaşın yaptığına ne diyorsunuz?”

Hep bir ağızdan tepkiler dile getiriliyor. Çiçek bunun bir savaş suçu olduğunu, esirlere nasıl davranıldığını benim de gördüğümü hatırlatıyor.

Azadla göz göze geliyoruz, hatasının böyle tartışma konusu yapılmasından şaşkın, mahcup, adını saklı tutmamdan da memnun.

Yeni çaylar geliyor, savaşın insanları vahşileştirmesi, bu açıdan kadın ve erkek savaşçıların farkı üzerine çok ilginç bir sohbet başlıyor.

Bir süre sonra çayım, sigaram, bahçedeyim. Yanıma geliyor Azad.

“Kusura bakma sizi anlamak için mecburdum bu sorunun yanıtını almaya” diyorum.

Elini omuzuma koyuyor; “ mamoste – diyor- öfkeyle merhamet her zaman uzlaşmıyor” sonra bir sigara uzatıyor. Benimkini yere atıp onun ikram ettiğini yakıyorum.

 

Değerler mücadelesi

Ciddi ve içten her muhalefet hareketi bilir ki, temelimizde değerler mücadelesi var.

Değerleri temel almayan hiç bir siyaset tutarlı olamaz, alternatif yaratamaz. Giderek hasmına benzer.

Çok uzağa gitmeye gerek yok. İsraile bakın. Yüzyıllarca her tür zulme uğramış, sonunda tarihin en büyük soykırımlarından birinin mağduru olmuş Yahudi toplumuyla İsrail devletini nasıl ilişkilendireceğiz? Hangisi sebeb hangisi sonuç?

Örnekleri sınırsız çoğaltabiliriz, ama hepsi bizi tek bir yere ulaştırır, “ahlaki politik bir toplum” yaratmak isteyenler için sebeb de çok önemli sonuç da…

Hiç biri diğerinin gölgesinde bırakılamaz; hiç biri tek başına ele alınıp üzerine zihniyet bina edilemez.

Merhameti öfkeye, isyanı merhamete kurban edemeyiz.

 

İsyan hakkı

İsyan hakkı, insanlığın en kadim, en kutsal haklarından biri.

Ezilmişlerin, dışlanmışların, horlanmışların biricik silahı.

O olmasaydı, tarih de olmazdı.

Bu nedenle hangi renk, hangi sıfatla olursa olsun bütün iktidarlar, devletler, muhalefetten korkar, nefret eder, isyan hakkını en büyük suç olarak tanımlar.

Bütün ulus devletlerin sözde topluma karşı yükümlü oldukları hizmetler içinde en başarılı oldukları alan, “güvenliktir.”

Mücavir toprakları içindeki her türden muhalefeti şeytanlaştırmak, psikolojik ve fiziki olarak en şedit biçimlerde tasfiye etmek için yapılandırılmıştır.

Bu kadar yoğun ve profesyonel bir şiddet örgütlenmesine karşı da öz savunma ve isyan hakkı kaçınılmaz olarak zorun farklı biçimleriyle buluşmak zorunda kalır.

Devletin psikolojik savaşı da isyan edenleri şeytanlaştırmak, kriminalize etmek üzerine kurulur.

Önce de söyledim, elbette sebeb de sonuç da birbirinden bağımsız olarak çok önemli.

Gezi isyanında sağlıklarını, bedensel bütünlüklerini ve yaşamlarını kaybedenler, gezi parkına polislerin canını yakmak için gelmemişti.

Kendi başlarına gelecekleri de – özellikle gençler- bir yere kadar tahmin edebilirlerdi.

Yerlerdeki parke taşlarını, sapanlarını kaldırdıkları andan itibaren de tarihi bir savaş kuralı onları da kuşattı : kurşun/taş adres sormaz.

O günlerde barikatların ardında veya yakınında duranlar, evlerinden barikatlardan aktarılan bilgileri paylaşanlar ne düşünüyordu?

Koşulsuz, şartsız şiddet karşıtlığıyla bizleri lanetliyor muydunuz? Potansiyel katiller miydik sizler için? Barikatları kurmak yanlış mıydı?

Burada uzun uzun son Kürt isyanının neden ve nasıl başladığını anlatmayacağım.

Dün polise taş atan bu gün dağda savaşan;  kendisini öldürmek, sömürgeci Türk devletinin işgalini sürdürmek için Gever’e gelmiş bir askerin karısını ve çocuğunu öldürme talihsizliğini yaşayan gençleri – eğer gerçekten o gençlerden biriyse tabi- yani Azadları anlamak için “Küçük Kara Balıklar”filmini izleyebilirsiniz.

Onlarla tanışmadan, ortadoğu gerçeğini iyi anlamadan bazı şeyleri anlamanın zorluğunu gidip görmeden ben de bilmiyordum.

Ama artık çok iyi biliyorum ki, Azadlar “milli davaları” için değil hepimiz için ölüyorlar. Sadece yaşamlarından değil “kutsal masumiyetlerinden” de vazgeçiyorlar. Çünkü öldürüyorlar.

Dilerim bunu göze alıp alamayacağınız kısa zamanda Erdoğan çetelerince sınanmasın.

Üzerine onlardan söz ederken hiç tereddüt etmeden “katil” terimini kullanabilen, kınamayla bile yetinmeyip lanetleyebilenler için de ölüyor ve öldürüyorlar.

O gençler, Azad’ın hatasını anladığında mahçup olacağı bir atmosferi yaratan, savaş esirlerine davranış konusunda 40 yıldır örnek gösterilen bir hareketin çocukları.

Cephelerin de ahlaki politik toplumun kuruluş pratiğinin farklı bir alanı olduğuna en sizler kadar inanıyorlar.

 

Beyaz Kuşatma

Bu kadar acul, bu kadar sabırsız, ölçüsüz ve acımasız sıfatlarla eleştiri furyasının önemli bir nedeni, beyaz orta sınıf solculuğunun kuşatmasıdır.

Bunun bir dış halkası da modern muhafazaklarlar da diyebileceğimiz Kemalistlerdir.

Devletin psikolojik harbi öyle bir psikolojik iklim yarattı ki, “terör” kavramı KÖH ile birlikte anılır hale geldi.

Beyaz orta sınıf solculuğu da bu dalgaya karşı bir dalgakıran örmeye yardımcı olacağına, neredeyse “ben onlardan değilim” bayrağı haline gelen “terörün her türlüsü” mottosunu sallayıp duruyor. Yani bindiği dalı kesiyor.

Sizlerin fikirlerinizi özgürce dile getirmesi için o çocuklar da ben de canımızı veririz. Ama böyle yaparak yarın yüzyüze kalacağınız devlet şiddetine karşı yalnızlığın mevzisini kazdığınızı hatırlatmak da görevimiz.

Ya da bizden başka bir bildiğiniz olmalı.

Özellikle HDP yönetiminin bu konularda çok daha dikkatli, çok daha özenli olması gerekir.

İma taşımayan samimi bir soru soruyorum? Yaptığınız açıklama metninin HDP’nin ta kendisi olan 6 milyon insanın nabzı olduğu kesin bilgi mi? Gerçekten böyle mi atıyor oylarımızın %90’ını aldığımız Kürt halkının nabzı?

Benim tanıdığım bir çok HDP linin nabzı böyle atmıyor.

Teşhis birliği olmadan mücadele birliği olmaz.

Bu gün Türk devleti ve onun güvenlik güçleri, onların beslemesi cihatçı çeteler ve benzerleri dışında bir terör odağı, ne Türkiye’de ne de Ortadoğu’da mevcuttur.

KÖH terör eylemi yapmaz. Özgürlükçü bir isyan hareketidir.

Bu tür elim kazaların sebebi savaş politikalarından vazgeçmeyen sömürgeci Türk devletidir.

KÖH savaşçılarının hatası olamaz mı? Elbette olabilir.

KÖH dediğimizde ne bir peri masalı, ne de dikensiz bir gül bahçesi anlıyoruz.

Onların bir hatası, ilkelerle çelişen bir pratiği olup olmadığını anlamak, varsa eleştirmek elbette herkesin hakkıdır.

Ama beyaz kuşatmadan, psikolojik harp söyleminden kendimizi ayırmak şartıyla.

Bunun için de bir kaç gün durup dinlemek, anlamak, klişe açıklamalardan uzak durmak gerekmez mi?