HDP’nin yeni stratejisi

30/07/2018

A. Halûk Ünal

HDP, parlemento grubu ve onu izleyen PM ve MYK toplantılarından sonra bir basın toplantısıyla yeni stratejisini açıkladı.

Ne yazık ki, yine gerekçesiz bir açıklama ile karşı karşıyayız.

Solun geleneğinde hem dilbirliği hem zihniyet birliği sağlamak için bu tür kararlar, anonim veya imzalı yazılarla gerekçelendirilirdi. HDP geleneğinde bu alışkanlık da yitirildi.

Bu nedenle son bir ay içinde Ayhan Bilgen ve Saruhan oluç’un açıklamalarından “yeni stratejiyi” deşifre etmeye çalışalım.

Sanırım iki başlık altında toparlayabiliriz.

Stratejinin ilk ve önemli maddesini Bilgen’den öğrendik. “HDP, Kürt sorununu artık farklı ele alacak; kimlik meselesiyle sınıf meselesini bir arada yorumlayacak.”

Diğer hedefi de Oluç’dan öğreniyoruz.

Seçtiğim üç paragraf stratejinin antagonistini, kurulan hikayenin aksını ve bu yolculuğun niteliğini özetliyor.

Seçimli bir otokrasi, seçimli bir hükümdarlık (abç)  inşa edilmek isteniyor. Bir tür anayasal diktatörlük(abç); keyfiliğe dayanan, hukukun üstünlüğünü çiğneyen, faşizmi kurumsallaştıran bir otoriter sistemle (abç) karşı karşıyayız. Bunun karşısında demokrasi talebini merkeze alan, iktisadi krizin faturasının emekçilere ödetilmesine müsade etmeyen, toplumu kutuplaştırıp böl yönet taktiğini boşa çıkaran, geniş bir siyasi ve toplumsal ittifaklar zinciri ile cevap vermek gerekiyor.

(…)

Yeni bir otoriter yeniden yapım süreci (abç)var. Bunu AKP-MHP Koalisyonu eliyle sürdürüyorlar. Demokratik toplumsal muhalefeti sürdürenler olarak, bizlerin de demokratik bir yeniden yapım sürecini tartışmamız gerekiyor. Bunu gerçekleştirme kararlılığında olmamız gerekiyor. Bizim toplumsal muhalefetin bütün yapılarına çağrımız ve teklifimiz budur: Demokratik bir yeniden yapım sürecini birlikte örgütleyelim. 

(…)

Bu bir geçiş sürecidir(abç). Bu geçiş sürecinde eşitlik, demokrasi ve barış mücadelesini yeniden güçlendirmek; barış, ekmek ve adalet mücadelesi yolunu yeniden büyütmek atılması gereken en önemli adımlardır.”

Kavramların solun yaşamındaki önemi hepimizce malum. Yukarıda yazıda- ilerleyen bölümlerinde de değineceğim- bence gerekçe metinleri olmaksızın anlaşılması çok zor ve her tarafa çekilebilecek kavramların altını çizdim.

HDP metinlerinin katılalım katılmayalım geçmiş standardı belli. Peki bu kez bu muğlaklığın, açıklanamazlığın sebebi nedir?

Bir tahmin yürütebiliriz.

“Bileşenler” arasında yapılan politika teorisi tartışmalarında ortak kavramlara, ortak tanımlara ulaşılamadığı için, “orta yol” aranmış ve bu türden tuhaf, anlaşılmaz tanımlar, betimlemeler ortaya çıkmış.

 

Kimlik ve sınıfsal mücadele

Şu ana kadar parti sözcüleri içinde bence en başarılısı olan Ayhan Bilgen’in dile getirdiği mesele, aslında partinin kuruluşundan bu güne kulislerde değişik terimlerle konuşulan, ancak kamuoyuna yansıtılmayan bir tartışmanın su yüzüne vurması.

Yine de bu kadar temel bir meseleyi “kavga ve bölünme” konusu yapmadan bunca yıl taşımış olmalarından ötürü herkesi kutlamak gerekir.

Bu mesele aslında HDP’nin – sayısız yazıyla eleştirdiğim- stratejik yalpalama ve “sapmaları”nın (sapmayı ahlaki anlamıyla kullanmıyorum) temelinde yatan dinamik/fay hattı.

Kürt Özgürlük Hareketinin 40 yıllık mücadelesi, yarattığı tarz, dil ve birikimle, “Türk solu”nun tarz, dil ve birikimi arasındaki farklardan neşet eden bu doğal gerilim, bir avantaj mı, dezavantaj mı?

Bu tür “iç gerilimler” doğru ele alınırsa büyük bir avantaj, doğru ele alınmazsa ciddi bir dezavantaj olabilecek niteliğe sahiptir.

Bu nedenle derinlemesine ve açık bir tartışmayı hakederler. (tabi kırıp dökmemek için kararlara gerekçe yazmaktan bile imtina eden bir partide bu nasıl sağlanır, bilmiyorum.)

Bu tartışamada herkesçe malum, kimlik eksenli mücadele KÖH’ne, sınıf eksenli mücadele de “Türk solu”na atfediliyor.

Öncelikle bu tasnif temelden yanlış bir bakış açısını temsil ediyor.

İçinde çok uzun zaman varolduğum, hala da yakından gözleyebildiğim “Türk solu” olarak, tarihimizde hiç bir zaman “sınıf mücadelesi”ni temsil eden bir nitelik arzetmedik. Bu iddia – söz konusu tartışmaya bir ironi olarak sanırım- yalnızca bir kimlikve niyet bildiriminden öte bir anlam taşımadı.

Öte yandan KÖH, çağımızda salt bir kimlik meselesi olarak ele alınamayacak olan “Kürt meselesi”ni bir yandan kitlesel bir çimento gibi değerlendirirken, bir yandan da geleneksel sosyalizmin radikal bir eleştirisini pratikte gerçekleştirmeye çalıştı.

Politika teorisi pratikte somutlanmak içindir, ama biz bir an için pratikte olup bitenleri de bir kenara koyalım.

Öcalan’ın kapitalist moderniteyi antagonist olarak tanımlayıp, protagonisti demokratik modernite kavramıyla ele alması bile, KÖH için “kimlikçi siyaset” (ulusalcının kibarı) denmesini en hafif deyimle derin bir bilgisizlik kabul etmemizi şart koşar.

Dolayısıyla HDP’nin üzerinde yükseldiği “iki kitle, iki coğrafya, iki tarz-ı siyaset” iki ayrı stratejiyi gerektirir ama hiç bir zaman bu gerilimin tasnifi “kimlikçilik ve sınıfçılık” biçiminde yapılamaz.

Yapılırsa kritik dönemeçlerde (hendek direnişleri gibi) ciddi bir dezavantaja dönüşür.

Ayrıca böyle bir tasnifi kabullenmek, “Türk solunun” haklı, KÖH’ün yanlış olduğunun kabulüdür.

Bu durumda da bize sorarlar, “siz haklı ve doğruydunuz da niye yeni paradigmanın ilkeleri üzerinde bir partiye dahil oldunuz? Niye ısrarla sınıf programınızı tartışmadınız?”

Daha önce de yazdım, tekrar edeyim.

Bu meselenin çözümü – geniş bir cephe örgütlenmesinin de başlangıç noktası- ayrıntılı bir demokratik cumhuriyet programıüzerinde anlaşmaktır.

Eğitimden sağlığa, kadından, kimlik mücadelelerine her alanda milyonlarca parti aktivistinin, yani partinin ta kendisinin dil ve eylem birliğikuracağı bir zemini yaratmak olmazsa olmazımızdır.

 

Düşmanın tanımı

Yukarıda alıntıladığım açıklamada altlarını çizmiştim. Dogal olarak her strateji, yakın düşmanı, eski terimle baş çelişkiyi (antagonisti) tanımlayarak başlar.

Son strateji kararında antagonist Seçimli bir otokrasi, seçimli bir hükümdarlık;bir tür anayasal diktatörlük;faşizmi kurumsallaştıran bir otoriter sistem;” tanımlarıyla karşılanmaya çalışılmış.

Kavramlar menüsü üzerine fazlaca zamanınızı harcamayacağım.

Maksat üzüm yemek, bir kısmıyla yakın mesai yaptığım ve kavramlara hakimiyetlerini iyi bildiğim arkadaşlarım bütün bildiklerini unutmadıysa, bu menü bir anlaşmazlığın “adil” ifşası anlamına geliyor.

Ama koskoca bir partinin, hem de tarihin ana muhalefet olmak için bütün fırsatları önüne yığdığı bir partinin hedef tanımı bu kadar muğlak olunca mücadele birliği ve söylem hegemonyasının nasıl sağlanacağını düşünüyorlar bilemiyorum?

Tartışmaya şimdilik, bütün bu karmaşayı aşmak için bulunmuş görünen “otoriter yeniden yapım süreci” tanımını ele alarak katılmak iyi olabilir.

Bu açıklamada temel olarak iki büyük eksik var bence.

Birincisi anti kapitalist bir perspektif ortaya konmamış oluşu.

İkincisi otoriter yeniden yapım süreci kavramının taşıdığı derin anlamsal sorunların kabul edilmiş olması?

 

Kapitalizm ve faşizm

Faşizm bir burjuva diktatörlüğü olarak kapitalizme içkindir.

Bu, yeni değil, tarihi, yapısal bir özellik.

Türkiye tarihi ise her zaman otoriter nitelikte devlet biçimleriyle bu güne gelmiştir.

Çünkü “batılı anlamda” demokrasileri yaratan sınıf mücadeleleri söz konusu olmamış; bu nedenle “burjuva yasallığı” emekçiler lehine nisbi genişlemelere uğratılamamıştır.

Batı ise, sömürgelerinden aktardığı kaynaklarla iç çatışmalarına sus payı dağıtabilmiş, nisbi istikrar sağlamayı başarmıştır.

2008 kriziyle birlikte kapitalizmin içine girdiği son depresyon, küresel olarak açık veya yarı açık diktatörlükleri çağırıyor.

Sermaye, merkez ülkelerde bile, halka sus payı dağıtıcak kaynaklar bulmakta çok ciddi zorlanıyor.

Şimdilik para basarak ve savaş endüstrisiyle aşmaya çalıştıkları sorunlar, azalmayacak, artacak.

Çalışan sınıflar dikey ve yatay olarak bölünüyor, bir kesimi milliyetçi, faşist politikalara iltihak ediyor.

Sürecin bir uygarlık krizi olduğunu ileri sürenler bence de haklılar.

Peki o zaman anti faşist mücadeleden ne anlayacağız?

Anti kapitalist bir perspektiften ele alınmadıkça artık anti faşist mücadelenin hiç bir anlam ifade etmeyeceğini anlamak zorundayız.

Kaldı ki, HDP’nin birikimi açısından burada çok daha büyük bir mesele saklı.

Erkek egemenliğine karşı mücadele merkeze konulmadıkça ortaya koyacağımız hiç bir anti faşist program bir anlam ifaede etmeyecektir.

Çünkü küresel yönelimin inşa ettiği sosyo kültürel iklime erkek ırkçılığının yükselişi demek hiç de yanlış olmayacaktır.

Faşizmler ve savaş kadın ve çocuklara küresel kitlesel kıyımlarla sürmekte.

Bu nedenle artık geleneksel “anti faşist cephe” kavramının bence değeri çok azalmıştır. Elbette cepheye, ittifaklara ihtiyacımız vardır; ama bunun adı kadın merkezli anti kapitalist bir kavramla karşılanmak zorundadır.

Örneğin demokratik modernite kavramı tam da böyle bir ihtiyacın ürünü, alternatif bir uygarlık hipotezi olarak ortaya konulmuştur.

Üstelik tavan yapan erkek egemenliğinin sonuçları ve tahribatı, bence seküler muhalefetin, hatta mütedeyyin kadınların bir kesiminin de en büyük ortak paydası durumundadır.

 

Otoriter yeniden yapım süreci

“Yeniden yapım” denildiğinde, hangi “yapı” yı anlamalıyız?

Marksist terminoljiyi esas alıyorsak, yapı, alt yapıyı ima eder.

Bu durumda ülkede ekonomik temel mi yeniden inşa ediliyor?

Ya da “üst yapı” ise kastedilen, devlet yeniden mi “yapılıyor”?

Geleneğin kitabına bakarsak, faşizm, örtülü bir diktatörlükten, açık bir diktatörlüğe geçiştir.

Örneklerin tamamında devletin tipinde değil, biçiminde bir değişiklik olduğu kabul edilir.

Devlet tipi ise, sosyo ekonomik formasyonca belirlenir. Geleneğin indirgemeci silsilesinde devlet tipleri, hakim üretim ilişkilerince belirlenir. Şu anda Türk devleti de kapitalist bir devlettir.

Bu karmaşayla hangi dil birliği, hangi söylem birliği sağlanabilir, siz karar verin?

Hal böyle olunca “otoriter yeniden yapım sürecine” karşı “demokratik yeniden yapım süreci”nden de ne kastedildiğini anlamak imkansız.

Geçmiş “Demokratik Cumhuriyet, Ortak Vatan” şiarımız bile çok daha net, anlaşılır bir cümleydi.

Bu muğlaklık ve karmaşa bir tek ihtimale kapı açıyor; partinin sol sosyal demokrat parti haline getirilmesi yönündeki eğilimin daha baskın hale gelmesi.

Orta sınıf solculuğu olarak nitelemekte mahsur görmediğim bu yönelim (yine ahlaki bir tartışma yapmadığımı vurgulamalıyım) kuruluşumuzdan bu yana, partinin “PKK teröründen” bağımsızlaşmasını, arasına mesafe koymasını ve CHP ile ittifak etmesini arzuladı. Kısmen de “başarılı” oldu.

Bu yönelim, açık veya örtük, bilerek veya istemeyerek bir “normalleşme” tanımına inanıyor.

“Normalleşme”nin mümkün olduğunu düşünenler “normal” in hangi dönem Türkiye’si olduğunu açıkça söylemelerini beklerim.

Bence aradıkları artık mümkün olmayan bir hayal. Buna “temiz kapitalizm” demek en açıklayıcı kavram olur.

Bu arkadaşların görmek istemedikleri şu; artık orta sınıfın geleceği çok karanlık.

Temiz kapitalizm de yukarıda özetlediğim gibi bir seçenek olmaktan çıkalı epey oldu.

Merkez ülkelerde bile orta sınıf ciddi bir erimeyle yüzyüze.

Batılı sosyal demokrat partilerin erimesi ve iktidarsızlığı da bu sürecin bir sonucu. İktidarda olanlar ise, neoliberal politikaların tetikçiliğinden öte bir şey yapamıyor.

 

Son söz yerine

HDP olarak son seçimde ortaya konan üç beyanname (Kadın, Kürt sorunu ve Ekonomi) bizi bir parti birliğinde çok önemli bir niteliğe taşıdı.

Son stratejiyle, buradan geri mi adım atıyoruz?

Daha ileri programatik bir birliği mi hedefliyoruz, HDP’yi HDK’ya mı dönüştürüyoruz?

Saruhan Oluç’un sunduğu metin, her halde parti tarihimizin en muğlak metni.

Ve böyle bir muğlaklıkla, ne birlik olur, ne ana muhalefet olur. Bütün birikim heba olur.

Şu ana kadar kazanımımız olan ayrıcalıklarımızın, yenilikçi yanlarımızın faşizme karşı birlik diye muğlaklaştırılması son derece hatalı bir seçim.

Muğlaklık, daha geniş bir kapsayıcılık sağlamak bir yana, varolanı da tahrip eder, tecrübeyle sabittir.

Bence düşmanımızın sömürgeci faşist devlet, gücümüzün kadın merkezli ademi merkeziyetçi bir meclisler ağı, hedefimizin de son seçimde başladığımız, henüz tamamlanmamış parti programında resmedilen demokratik cumhuriyetolduğunu ikirciksiz ilan etmeliyiz.

(devam edecek)