Altıncı yıldönümünde Rojava kadın devriminin anlamı üzerine

19/07/2018

A. Halûk Ünal

 

Rojava’ya 2014 yılının Aralık ayında ayak bastım.

Ocak başından başlayarak 7 ay süresince her üç kantonda toplam 7 ay yaşadım ve “kadın devrimi” temalı bir belgesel çektim.

Filmin kurgusu 2017 Kasım’ında bitti.

Rojava hakkında yapılmış ilk ve tek uzun metraj belgeselin “türk ve erkek” yönetmeni olarak, gördüklerimi sindirmek, derinlemesine anlamak için, yaptığım okumalar sonunda, bu sürecin benim dünya görüşüm açısından bir milat oluşturduğunu söylemem mümkün.

Her belgesel iki düzlemde değerlendirilebilir: estetik ve enformatik niteliği.

Yönetmenlerin filmlerinin estetik değeri üzerine konuşmasını ayıp sayanlardanım. Ancak yapmak istediklerimi anlatabilirim ki, eleştirmenler ve izleyici yapmak istediğimle ortaya çıkan sonucu mukayese edebilsin.

Ama filmlerin enformatik niteliği açısından daha özgürce konuşmak mümkün.

Doğru anlaşılabilmek bakımından bir bilgiyi daha paylaşmam iyi olabilir.

Hikaye anlatıcısı yönetmenlerin tamamı bilir ki, ön araştırma yapılmaksızın, yaklaşım metinleri çekim planlamaları yapılmaksızın hiç bir filme başlanmaz.

2014 yılının Eylül ayında iki önemli gelişme oldu.

Birincisi Rojava’daki devrimi bir “kadın devrimi” olarak adlandırıyor olduklarını duymam.

İkincisi ise, ilk toplumsal sözleşme (anayasa) metinlerine “tesadüfen” ulaşmamdı.

Ani bir kararla elimdeki bütün işleri bir kenara koydum ve kameramı Rojava’ya çevirmeye karar verdim.

Aralık ayında Rojava’ya tek başıma ayak basmıştım.

Bir devrime tanıklık ediyordum, ancak gördüklerim ne 1960-80 arası yapmaya çalıştığımız, ne de kitaplardan okuduğumuz devrimlere benziyordu.

Ama bir devrim olduğuna da kuşku yoktu.

O andan başlayarak araştırma, öğrenme ve çekimler parelel gelişti.

Bunun zorluğunu ancak meslektaşlar iyi anlayacaktır.

Söz konusu yedi ayın kamera arkası öyküsü de kesinlikle ayrı bir belgesel ya da kitabın konusu.

Bu yazıya sığmaz, ben yedi ay içinde öğrendiklerimle, bu bilgilerin yarattığı yeni bilgileri edinme ve sindirme sürecim tamamlandı diyemem, ama önemli bir yol kattettiğimin farkındayım.

Bu açıdan benim için Rojava Kadın Devrimi ne anlama geliyor, özetlemek  ve sizlerle paylaşmak, 6. yıldönümü için anlamlı olabilir.

 

İşçi devrimleri ve kadın devrimi

Sosyal mücadeleler tarihinde Marksizmin ortaya çıkışı, modern sosyalizmin de başlangıcı kabul edilir.

Marks ve Engels’in attığı temeller, Lenin ve Troçki’nin katkıları ile büyük ölçüde biçimlenen teorik alan, siyaset teorisinde de önemli değişimlere neden oldu.

Toplumların analiz yöntemi, ekonominin bu analizdeki belirleyici rolü, kapitalizmin analizi ve buna bağlı sayısız tespit, ortaya konuldu.

Binlerce kitaba sığmayan bu alanı bir yazıda özetlemeye kalkmak gibi bir çabaya girecek değilim elbette.

Ama siyaset tarihinde yeni bir paradigmanın ortaya konulduğunu ve bunun insanlık tarihinde önemli değişimlere neden olduğunu hepimiz biliyoruz.

Ama “kadın devrimi” kavramını anlayabilmek için geleneksel sosyalizmin işçi devrimi kavramı ile mukayesesine girişmek şart.

Marksist paradigmanın en belirleyici önermelerinden birisi, kapitalist toplumlarda temel çelişkinin sermaye ile emek arasında olduğunu ve yeni devrimin öznesinin ise işçi sınıfı olacağını ileri sürmesidir.

Kürt halk önderi A. Öcalan ise, -1995 ten başlayan ve 2000 lerin ilk çeyreğinde tamamladığı- geleneksel sosyalizmin eleştiri özeleştirisi sonunda “yeni bir paradigma” yı ortaya koydu.

Yeni paradigma geçmiş teorik yapıyı bir çok açıdan eleştiriyor ve yerine alternatifler sunuyordu.

Bunların en önemlisi ve bence başat olanı, gelecek devrimlerin merkezine işçilerden önce kadınları özne olarak koymasıydı.

Burada bence çok fazla çarpıtılan bir nokta var.

Öcalan’ın hipotezini, işçi sınıfının tarihi rolünün bittiği yönünde mi anlamalıyız.

Bence hayır, tersine başka tarihi bir gerçeğin tespit edilmesi ve işaret edilmesi olarak görmek daha doğrudur.

Erkek egemenliği, Marksizm ışığında gerçekleşen devrimlerin tamamında aşılamamış, kendisini yeniden üreten bir egemenlik ilişkisi olmuştur.

Erkek egemenliği bu güce, tarihin en kadim temel çelişkisi olduğu için sahip. Ve devletle toplum arası çelişkilerde de devletin toplumun bir yarısına sunduğu sus payı işlevini görüyor.

İdeolojik ve kültürel olarak kadınlar ve çocuklar erkek cinsinin mülkü ve “üretim aracı” olarak tanımlandığı ölçüde, her sosyo ekonomik formasyonun iktidarına destek veren bir ilişki üretiyor.

Bu nedenle işçi sınıfı erkek egemenliğini aşmadıkça demokratlaşamıyor ve devrimci bir özneye dönüşemiyor.

Bütün “devrimler tarihi” de bunun kanıtı durumda.

Öcalan’ın hipotezi ise önce dağ komünlerinde, ve nihayet Rojava’da vücut buldu.

Böylece bir tez değeri de kazanmış oldu.

Rojava’da ilk gözünüze çarpan – ki dağ komünlerinden mülhemdir- kadınların bağımsız siyasi, kültürel ve askeri örgütlenmeleri olur.

Bu bağımsız örgütlenme, toplumun bütün idari katmanlarında karşılığını bulduğu gibi, Kadın Bakanlığı ile sosyo – kültürel bir odağa dönüşür.

Yani çalışan sınıfın içinde kadınlar bağımsız bir siyasi örgütlenmeyle bir yandan erkeklerle birlikte kapitalizme karşı mücadele ederken, bir yandan da erkek egemenliğine karşı mücadele ederler.

Ve bu konuda katettikleri yol sayesinde en azından KÖH çizgisindeki milyonlarca yoksul, emekçi, ezilen değişmiş, demokratlaşmıştır.

Elbette kadın özgürlükçü bir çizgi tek başına sigorta değeri taşımazdı.

 

Demokrasinin değişen tanımı

1987 yılında açık alanda çıkarmaya başladığımız Yeni Öncü dergisi Türkiye solu için çok yeni gündemler oluşturmuştu.

Bunların başında sosyalist feminizm ve sosyalist demokrasi kavramları gelir.

Her iki kavram da geleneksel sosyalizmin eleştirisi niteliği taşıyordu.

Ama ne yazık ki, bu eleştiriyi sonuçlarından korkmaksızın bütün mantıksal sonuçlarına ulaştıramadık.

Bence Öcalan’ın en büyük başarısı, daha önce hiç bir stalinist örgüt liderinin yapamadığı, yapabilecek donanımı olsa bile cesaret edemediği, Marksist tutumu seçmesiydi: “Var olan her şeyin gözü kara eleştirisini kastediyorum. Hem eleştirinin varacağı sonuçlardan hem de iktidarlarla çatışmaktan korkmamak anlamında gözü kara eleştiriden konuşuyorum.” (K. Marks, “Arnold Ruge’ye Mektup”, Eylül 1843, Seçme Yazılar, çev. David McLellan, İng., s. 36.)

Bir önceki bölümde özetlemeye çalıştığım gibi emek sermaye çelişkisinin yanına bir çelişki daha tanımlamış, hatta emekçi sınıfın devrimci rolünü başarabilmesi için bunu şart koşmuştur.

Sosyalist demokrasi konusu da devlet meselesine getirilen bir katkı olarak karşımıza çıkıyor.

Yeni Öncü’nün 1987 de tanımladığı sosyalist demokrasi, gelenekten kendisini çoğulculuk önerisiyle ayrıştırıyordu.

Ama merkeziyetçilik ve devletçilik konusunda kayda değer hiç bir eleştirimiz olmadı.

Yeni Paradigma ise, geleneğin merkeziyetçi/devletçi (demokratik merkeziyetçi) yaklaşımına karşı adem-i merkeziyetçiliği koyarak, radikal eleştirisini derinleştirdi.

Bunun gündelik yaşamda vücut bulduğu en temel alan ise meclis ve komünler.

Rojava devrimi ilk günden itibaren bu bakışla gelişimini sürdürse de, süreç merkeziyetçi biçimde işledi.

Bu nedenle en kısa zamanda ülke çapında genel seçimler aracılığıyla, bütün idari yapının omurgasını meclisler sistemi üzerine oturtmayı hedeflemişlerdi.

Devrim, bu hedefine 2017 yılında ulaştı.

Yapılan seçim takvimine göre Eylül’de köy ve mahalle komünleri, Aralıkta İlçe ve il komünleri, Ocak 2018’de ise bütün kantonların ortak meclisi, Halk Kongresi (Kongra Gel) seçilecekti.

Basından edindiğimiz en son haberlere göre ilk ve ikinci aşama seçimler gerçekleştirildi. Ve vaad edildiği gibi çoğulculuk seçimlerin temel ilkesi oldu.

Efrin işgali sürecinde üçüncü aşamayla ilgili bir haber okumadım.

Ama ilk iki aşamada 6 binin üzerindeki bir sayıda komünün seçimle belirlendiği ve yaşamı günahıyla sevabıyla yönetmeye başladığını biliyoruz.

Yeni Paradigma bu pratiğin devrim sonrası değil, devrime giden bütün süreçte esas alınması gerektiğini söylüyor.

Yani emekçi sınıfların bütün örgütlenmelerinin kadın merkezli ve adem-i merkeziyetçi tarzda inşa edilmesi önerisiyle kendisini gelenekten ayrıştırıyor.

Devlet olmayı ve devletçiliği reddeden bu yaklaşım, mücadele sürecinde, devrim öncesinde geleneksel sosyalizmin bir başka temel sorununa da alternatif öneriyor.

Gelenek, demokrasi mücadelesi kavramını – kitaba uygun olarak- burjuva demokrasisinin genişletilmesi olarak ele alır ve istismar etmekle, genişletmek arasında salınır.

Yeni Paradigmanın ortaya koyduğu hipotez ise, demokrasinin devrim öncesinde komünler, meclisler temelinde örgütlenerek alternatif bir alana dönüştürülmesini önerir.

Bu, aynı zamanda yeni bir uygarlığın, demokratik modernitenin de inşa alanıdır.

Yani yalnızca siyasal değil, kültürel bir mücadele alanıdır. Öcalan’ın ahlaki politik toplum olarak adlandırdığı alternatif değerler sistemi ve ilişkiler burada vücut bulmalıdır.

(Örneğin, bence HDP’nin, kongre siyaseti (HDK) yerine geleneksel merkeziyetçi parti (HDP) siyasetini seçmesi, bu bakışın ortak kabul görmemesindendir.)

 

Yeni aydınlanma süreci

Yazı alanım dar; bir çerçeve çizmeye devam etmek için özetlemeye çalışayım.

Aydınlanma çok uzun bir zamandan beri Anadolu solu için bilgi esaslı bir mesele olarak ele alındı. Modern bilimi ve felsefeyi, sosyalist literatürü ne kadar çok bilirsek o kadar aydınlanırız diye düşündük.

Oysa aydınlanmanın iki önemli tanımından birisi İ. Kant, diğeri Marks tarafından yapılmıştı.

Kant, aydınlanmayı halkın iradesini ele alması, kaderini kendi belirlemeye başlaması olarak tanımlarken, Marks da o ünlü 11. Tezinde “hayatı anlamakla yetinmeyip onu değiştirmeyi” önererek tanımı farklı terimlerle yeniden inşa ediyordu.

Bence devrimin sürekli kılınabilmesi, aydınlanmanın da sürekli kılınabilmesidir.

“Üretici güçlerin gelişme seviyesi varolan üretim ilişkilerini aştığında” devrimin temeli ortaya çıkmış olur.

Peki üretici güçlerin gelişme seviyesinden yalnızca üretim teknolojisinin sağladığı marifet ve bilgiyi kast edemeyeceğimize göre, üretici güçlerin kullandığı sosyal ve siyasi teknolojiye de bakmak zorunda değil miyiz?

Siyasi teknolojiden kabaca siyasi örgütlenme formasyonlarını, sosyal teknolojiden de gündelik hayatta egemen kılınan değerler sistemini anlamak gerektiğini düşünüyorum.

Bence bu noktada Öcalan’ın hem “ahlaki, politik toplum” tanımına, hem de kitlelerin öz insiyatifi ve öz savunması temelinde inşa edilen komünler ağı önerisine ulaşırız.

Bunu başarabildiğimizde, artık devrimin sürekliliği, aydınlanmanın da sürekliliği haline gelecektir.

Söz konusu aydınlanmanın sonuçlarını, KÖH’nin gerilla komünlerinde ve Rojava şehirlerinde (aslında bunu KÖH’nin örgütlü olduğu bir çok yerde) ilk okul, orta okul, lise mezunu bilgelerin çokluğunda görmek mümkündür.

 

Sonuç yerine

Bir sanatçı olduğum için benden Rojava dinlemek isteyenlerin çoğunluk beklentisi hep, detaylar, anektodlar vb. olur.

Yedi ay sonra döndüğümde dostlarıma en çok kurduğum cümle her gün yeni bir durum karşısında yaşadığım şaşkınlıktı.

Elbette Rojava ne dikensiz bir gül bahçesiydi ne de bir peri masalı.

Canlı ve maalesef kanlı bir inşa süreci.

Ama sonuç olarak tanık olduğum bütün ayrıntılar, bütün durumlar yukarıda özetlediğim bakış açısının realize edilme çabalarına dairdi.

Ya da bu çabaların anlaşılamaması, tam tersine geçmiş alışkanlıkların ve ilişkilerin nüksetmesine ilişkin anektodlar olarak kendi tarihimde yerlerini aldılar.

Üç yıl içinde yaşadığım tanıklık sayısız yeni okumalara ve araştırmalara da sebeb oldu.

Şu an gönül ferahlığıyla diyebilirim ki, Rojava Kadın Devrimi, 21.yy sosyalizminin inşa sürecidir.

Ve hiç bir şey olmasa bile, Rojavalı kadınlar tarihe erkek egemenliğinin belini kıran devrimciler olarak geçtiler bile.

Ben giderken Paris Komününün 71 günlük ömrünü unutmaksızın yola çıktım.

Oysa 6 yıllık, büyük bir kuşatma altında sürdürülen inşa var elimizde.

Böylece film ve Rojava benim için bir okula dönüştü.

Bu yazıda da ilk kez filmde kurmayı tercih etmediğim cümleleri kurmuş oldum. Filmin kahramanları, kendi hikayelerini kendileri anlattılar.

Benim yorumum ise 150 saatlik görüntü içinden hangi 80 dakikayı seçeceğime karar vermekti.

Filmi henüz Yunanistan’da beş kez gösterebildim.

İlk gösterimden sonraki bütün gösterimler gelen talepler üzerine oldu.

Ve Yunan solcularının Rojava kadın devrimine verdikleri tepki öyle gösteriyor ki – gerekli kaynak ve araçlar yaratılabilirse- bir kaç yıl içinde Yeni Paradigma, Avrupa solunda da çok yaygın bir kabul görecek.

Bana da son söz olarak, başta A. Öcalan olmak üzere bütün Özgürlük hareketi öncülerine, aktivistlerine, savaşçılarına ve şehitlerine şükran duygularımı iletmek düşüyor.