HDP ana muhalefet olmakta kararlıysa

02/07/2018

A. Halûk Ünal

Mart ayında blogumda ve Deng24’te yazmıştım “Faşizm Seçimle Yıkılmaz”

Şimdi yaşadığımız deneyin ışığında bu konunun üzerinde biraz daha durmakta yarar var.

Saray ittifakının kitle destekli açık bir savaş diktatörlüğünü kurumsallaştırmak istediğinde her kes hem fikirdi. (Bonapartizm mi, faşizm mi, otoriter popülizm mi, taşına takılmamak, dikkat dağıtmamak için adlandırma faslını geçiyorum.)

Peki böyle bir iktidarın kendi sonunu hazırlayacak bir seçime evet demesi mümkün olabilir miydi?

Erken seçimin bir baskın seçim halinde önümüze konduğu andan itibaren, büyük bir komplonun da içine girdiğimiz aşikardı?

Bence deneyimli bir çok solcu bunu sezdi veya gördü.

Aslında başta Veysi Sarısözen olmak üzere bir kısmı da çok net bir biçimde ve birden çok kez, HDP’nin diğer muhalif kesimlere ve özellikle de CHP’ye parlementoyubirlikte boykot etme önerisini seslendirmesini, çok önceden dile getirmeye başlamıştı.

“Artık bu parlemento demokratik değildir, sınırlı olan işlevi de yok edilmiştir”, diyerek AKP ve MHP yi gaspettikleri parlemento ile başbaşa bırakmanın önemini anlatmaya çalışıyorlardı.

Burada önemli olan, ve benim de asıl temel aldığım, parlementoyu boykot veya kalma ikileminden önce, açık bir savaş devletini fiilen kurmuş bir diktatörlüğün, ele geçirdiği yargı ve yasamanın, gayrı meşru konumunu kitlelere, sözden daha fazla bir takım eylemlerle anlatmaktı.

Kaldı ki CHP içinde de Cihaner, Böke ekibi benzer sesler çıkartmaya başlamıştı.

Böyle bir role öncülük etmesi yine de CHP’den beklenemeyeceği için HDP nin ön alması gerekiyordu.

Ne yazık ki HDP de böyle bir söylemin kuruluşuna önayak olamadı.

CHP, Muharrem İnce, zaten sistemi, devleti koruyan bir yerden baktıkları için meşreplerine uygun bir söylemle, seçimleri ve önceden planlanmış sonuçları meşrulaştıracak bir söylemi peşinen kitleselleştirdiler.

Bu söylem öylesine hegemonik etki yarattı ki, HDP yönetimi de kendisini bunun etkisinden ayrıştıramadı.

Buna Demirtaş’ın ve bir süre sonra parti sözcülerinin “bir oyluk canları var” mottosu eklendi.

Bununla da kalınmadı, İnce ve benzerlerince HDP, büyük bir söz birliğiyle, seçimi kazanmışız ya da kesin kazanacakmışız, dip dalgası yolda, türünden söylemlerle kuşatıldı.

Peki sonuç?

Şu anda bir çoğumuz farkındayız ki, çok başarılı planlanmış bir seçim darbesi gerçekleşmiş; açık diktatörlük muhalefetin çoğunluğunun da katkısıyla, meşrulaştırılmış oldu.

Böyle bir probaganda sürecinden sonra kimsenin “bu sonuçlar gayrı meşru” demesinin kitlelerde inandırıcılığının olmayacağı çok açık.

Neyseki kitlelerin bir kesimi bu noktada “öncülerinden ve sözcülerinden” daha iyi durumda.

Öte yandan denilebilir ki, iki toplumsal odak dışında “başarı”dan söz etmenin mümkün olmadığı bir tabloyla karşı karşıyayız.

Seçimin gerçek “kazananı” geleneksel faşist hareket. MHP ve İYİP

Seçim darbesini tek püskürtebilen toplumsal odak ise, HDP merkezli demokrasi ittifakı.

 

Demokrasi mücadelesinde yeni aşama

Bu seçim süreci, HDP’ye önemli kazanımlar ve fırsatlar sunuyor.

Tartışmaya bunların ilk ve en önemlisinden başlamakta yarar var.

Geleneksel (tekçi, erkek, endüstriyalist ve devletçi ) sosyalizm için demokrasi kavramı ve demokrasi mücadelesi programı duvarın yıkılmasıyla birlikte terkedilmesi gereken bir zihniyetin ürünüydü.

Onyıllarca demokrasiden anladığımız burjuvazinin himmet ettiği serbestlikler oldu. Doğrudur, burjuvazi demokrasiyi böyle anladı, ama bizler de bunu genişletmekle istismar etmek arasında salınıp durduk.

Sosyalizmin insanlığa layık gördüğü bütün kazanımları da “devrimden sonraya” erteledik.

Ne kadar oksimoron değil mi?

Devrimden bir darbe anlamıyorsak, çalışan sınıfların, ezilenlerin, sistem dışına itilmişlerin soyut bir takım sloganlar ya da teorik metinlerle ikna olup, ciddi riskler barındıran bir kalkışmaya ortak olacaklarını hayal etmenin nesi bilimsel, bilmiyorum?

Eğer devrimci dönüşümler üretici güçlerin gelişme seviyesince tanımlanıyorsa, kapitalizmi aşan bir zihniyet mevcut düzlemde siyasi, kültürel hatta ekonomik olarak vücut bulmaksızın bir devrim de hep hayal olarak kalacaktır.

Bu zihniyetin aşılması ikibinlerde A. Öcalan’ın hipotezleriyle mümkün oldu.

Demokratik Modernite burjuva devletine karşı, demokrasiyi emekçilerin ve halkların öz iradeleriyle kurduğu yeni bir dayanışma ve değişim alanı olarak tanımlayarak, ona yeni bir anlam ve işlev kazandırdı.

Gerilla kamplarından başlayarak devasa bir komün kuruldu ve günahıyla sevabıyla bu komün, ademi merkeziyetçi, cinsiyet özgürlükçü, ekolojist, çoğulcu devlet dışı bir olguya dönüştü.

Ortadoğu Kürt toplumu siyasi, kültürel, ekonomik hayatını özyönetim, öz insiyatif esasına göre biçimlendirme mücadelesine başladı.

HDK/HDP de bu zihniyetin Anadolu geneline yansıtılmasının bir aracı olarak varoldu.

Ancak kuruluşundan bu yana ilk kez bu seçimlerde yeterli olmasa da kendisini kurucu bir irade olarak ortaya koyma yönünde çok önemli adımlar attı.

Elbette burada temel kazanım, sol tarihimiz açısından da devrim değerinde.

Nasıl bir ülke istiyoruz, kadınların yaşamını nasıl düzenleyeceğiz, kürt sorununu nasıl çözeceğiz, ekonomide kapitalizmi kısmen aşan, sonuçlarına karşı halkı koruyan değişimler nelerdir; somut olarak tanımladı.

Aslında 2015 te yapılması gerekene, üç yıl gecikmeyle ulaşılmış oldu.

Elbette programımızın bu üç başlığı dışında hala kültür, eğitim, sağlık, ulaşım ve konut gibi çok temel başlıklarının yazılmasını bekliyoruz.

Elbette geniş katılımlı çalıştaylarla…

Böylece birlik ve ittifaklar bakımından da soyut sloganları aşan, somut tartışma zeminlerimiz artık mevcut ve başlıklar giderek çoğalacak.

Böylece faşizme karşı demokrasi mücadelesini, geleneksel solun onu hapsettiği siyasal demokrasi alanından kurtarıp, iktisadi, sosyal ve kültürel alanlarda da nasıl somutlanabilir, vücut bulur tarıtşabileceğimiz bir zeminimiz var.

Eksik bulunabilir, yanlış bulunabilir; ama bundan böyle bu zeminde alternatiflerle tartışmak çok önemli bir kazanımdır.

Öte yandan solun birlik tartışmaları da böylesi bir program temelinde yürürse sağlanacak çok ciddi kazanımları birlikte göreceğiz.

İster Gramchi ister Laclau – Mouffe ister Öcalan, hepsinin ortaklaştığı hegemonik muhalefet bloku anlayışı ve söylem birliği için çok önemli, güçlü ilkelerimiz ve bu ilkelere yaslanan bir programımız var.

 

Demokratik Modernite ve Siyaset

Demokratik modernite bir politiko kültürel alternatiftir, başta siyaset olmak üzere yaşamın her alanında bir fiziki bir alternatife dönüştürülmeye muhtaçtır.

Bu nedenle önümüzdeki dönem için yapacağımız tartışmaların ikinci büyük başlığı örgütsel yeniden yapılanma olmalıdır.

Yeni paradigma bu konuda da oldukça berrak bir yön gösteriyor.

Kadın merkezli, ademi merkeziyetçi bir siyasal ağlar toplamı.

Herkesçe malum projemiz kuruluşunda HDK temelinde düşünülmüş ve tasarlanmıştı.

Ancak sonradan HDK bir kabuğa dönüştü, HDP de temel araç haline geldi.

Peki HDP kadın merkezli ademi merkeziyetçi bir ağlar toplamı olabildi mi?

Ne yazık ki hayır.

Tersine “bileşenler hukuku” sonucu HDP, Türkiye sol tarihinin tanıdığı en merkeziyetçi açık alan örgütlerinden biri oldu.

Kadın merkezli bir siyasetin merkeziyetçi olması da bir başka oksi morondur.

Evet biliyoruz ki kadınların parti içi yaşamına erkekler karar vermiyor. Ama bu yeterli bir ölçü oluşturamaz, ademi merkeziyetçilik olmaksızın, alternatif bir siyasal iddia ortaya koymak mümkün olamayacaktır.

Merkeziyetçi (demokratik merkeziyetçi de farklı değildir) partiler, her üyeyi merkezi aparatın bir uzantısı olarak istihdam etmek durumundadır.

Tecrübeyle sabittir, hiç bir iyi niyet bu formu kıramaz.

Merkezi aparatın uzantısı olan birey de ne gerektiği gibi bir öz inisiyatif geliştirebilir, ne yaratıcı olabilir.

Böylesi yapılar bireyleri geliştirmez, tüketir.

Bu nedenle bu tür partiler, tıpkı geleneksel partiler gibi kadrolarla, seçmenler arasında derin bir ayrım ve yabancılaşmaya mahkumdur.

Düşünsenize parlemento grubu, myk ve parti meclisi 6 milyon seçmeni yönetiyor. Bu ne kabul edilebilir ne de zamana uygundur.

Bu nedenle gelecek dönemde HDP’nin önünde duran ana muhalefet bloğufırsatını iyi değerlendirmek istiyorsak, ademi merkeziyetçi, kadın merkezli, çoğulcu bir öz inisiyatifler şebekesine dönüşmemiz bence büyük bir zorunluluktur.

Bir “sayın başkanım, sayın vekilim” örgütü yerine, hevaller, yoldaşlar, arkadaşlar örgütüne kendimizi iade etmemiz gerekir.

Eş başkanlık buluşu çok iyidir ama başkanlık kültürü aşılmadan 21. Yüzyılda demokratik modernite vücut bulamaz.

Liderlik sistemi yerine 6 milyonluk bir siyasi özneyi yaratmamız gereklidir.

Bize öncüler ve sözcüler yeterli olmalıdır.

Kendi siyasal örgütlenmesini demokratik modernite temelinde inşa edemeyen, vaadettiği toplumu, önce kendi hegemonik alanlarında kanıtlayamayan, toplumu da dönüştüremez.