“Yapabiliriz, inanın yapalım.”

28/05/2018

A. Halûk Ünal

Seçimlere 26 gün var.

Ve Türkiye’de solun yolculuğu bakımından tarihi gelişmeler oluyor.

Herkesin malumu,  “Türk” ve Kürt solu HDP ekseninde bir seçim bloku gerçekleştirdi.

Bu gelişme kendisinden çok daha fazlasına aday bir imkanı da iyice görünür hale getirdi.

Ülke, faşizmin kurulumunu tamamlaması dinamiği ile, redikal demokratik bir değişim sürecine girme ikileminin eşiğinde.

80 yılından itibaren sağa yatmış olan siyasi zemin, yeniden sola yatabilir.

Sol ülke yönetiminde belirleyici bir güce dönüşebilir.

Zaten faşist diktatörlük seçeneğinin bütün egemen sınıf fraksiyonlarınca, şerhen veya kerhen desteklenmesinin arkasında da bu gerçeği çoğumuzdan önce görmüş olmaları yatıyor.

Üstelik bu kez, içine girdiğimiz krizden ancak ve ancak özgürlükçü bir sol perspektifle çıkabiliriz.

Henüz kapitalizmden kopuş için bütün koşullara sahip olmayacağımız açık, ancak ilk kez bir geçiş süreci içine girmenin, büyük ölçüde kendi kendine yeten insan merkezli bir ekonomiyi kurmanın eşiğindeyiz.

Yeter ki bu gerçeği halka yalın ve somut biçimde kanıtlamak için gerekli çalışmayı gerçekleştirelim.

 

Hayal mi Gerçek mi

Bu iddiamı abartılı bulanlar, ülkedeki güç dağılımı ve siyasi eğilimlere baksın, HDP (SB) dışında kalan bütün partiler, ülkenin bekasını, yaşadığımız felaketlerin temel sebebi olan küresel ve yerel kapitalizmin “sunacağı imkan ve nimetlerde” görüyor. Ve bunu alenen itiraf ediyorlar.

Aralarındaki fark, bir kesim neoliberal politikalardan başka bir alternatif sunamazken, bir kısmı, anavatanı Avrupa’da bile miadını doldurmuş, topluma vereceği hiç bir şey kalmamış, insan ve emekçi düşmanı neoliberal politikaların ajanı olmuş, sosyal demokrasi programlarıyla “kurtuluş” vaadediyorlar.

Hiç birisi, kapitalizmin yıkıcı sonuçlarına karşı net, açık tedbirler öneremediği gibi, sebebleriyle ilgili de her hangi bir radikal reform yaklaşımına sahip olamıyor.

CHP, İYİP, AKP, MHP, hepsi de devlet ve sermayenin kuruluşları.

Devlet ise emperyal güçlerle, yerel egemen sınıfların, büyük sermayenin uzlaşma alanı.

Bu o kadar tarihi ve köklü bir erkek ittifakı ki, devletin ve onun kuruluşu partilerin bu güne kadar, kadınlar, çocuklar, çalışan sınıflar, ezilenler, yoksullar lehine sağladığı tek bir gerçek yasa, tek bir gerçek ilerleme, yazmıyor tarih.

Bu kadar bilinçli, kararlı, inatçı bir tarafgirlik tesadüf olabilir mi?

Üstelik, kapitalist yola inanan bir çok otorite neoliberal yolun tıkandığını, tükendiğini, kapitalizmin mevcut krizine ilaç olamayacağını itiraf ettiği bir dönemdeyiz.

Emperyal ülkeler, kendi iç krizlerini, bizlerden ithal ettikleri kaynaklarla kısmen subvanse edebilse de, “gelişmekte olan ülkeler”in böyle bir imkanı kesinlikle yok.

Bunun anlamı sermaye kesimine göbekten bağlı olan ülke sermaye sınıflarının da özerklik talep edecek, farklı çareler tartışacak cesareti kalmadı.

Şimdi zaman birbirlerine sıkı sıkıya sarılma zamanı.

Millet ittifakı kazanırsa ülkede görece bir serbestleşme ve “normalleşme” olma ihtimali yüksek görünüyor; bu elbette bizim lehimize bir durum.

Ancak ekonomik vaatlerinin birini bile gerçekleştiremeyeceklerini birlikte göreceğiz.

Çünkü ne küresel ne yerel sermayenin özellikle ekonomide demokrasinin zerresine tahammülü yok.

Peki halklar bu gerçeği görmüyor mu?

 

Reform ve Devrim

Halk bu gerçeği her zaman ve her ülkede görür.

Sorun, ortada yönelebilecekleri bir alternatifin olmamasıdır.

Ülke tarihi içinde bizler hiç bir zaman gerçek bir alternatif, kurucu bir irade olarak algılanacak bir tarza sahip olmadık.

Gelenekçi solun gözlerini kapatan elitizminin kökeninde, bu gerçeği görenlerin isyan etmesi gerektiği yönündeki romantik düz mantık yatıyor.

Dünya’da tasarlanmış bütün eğitim metodlarının değişmezi; “anlatmakla değil, göstermekle öğretebileceğiniz” bilgisidir oysa.

Bunu bilmeyen ya da unutanların işçi sınıfına bir yandan mistik roller ve anlamlar yükleyip, bir yandan da onları “bilinçlendirilecek kandırılmışlar” olarak görme hali için hangi sıfatı kullanmak gerektiğine siz karar verin.

Halk bütün bu gerçeği görür görmesine de, yerine ne koyarsa bu melanetten kurtulabileceğini bazıları görebilir.

Ta ki, o bazıları, yani “öncüler” çıkıp, mevcudun yerine konulabilecek olanı, halka gösterinceye kadar da bu böyle sürüp gider.

Alternatifin halka gösterilebileceği biricik alan ise gündelik hayattır.

Eğitimdir, ekonomidir, sağlıktır, ulaşımdır, konuttur vb.

Gündelik hayat içinde halkın faydasının ne tür bir işleyişle, ne türden yasalarla mümkün olacağını gösterebilmek de reformlar için mücadelenin ta kendisidir.

Sol bunu yapmaz, halka soyut sloganlarla kendini anlatmaya çalışırsa, yakın tarihimizde çarpıcı örneklerini gördüğümüz yenilgiler ve izolasyon kaçınılmaz olur.

Halk çaresizlik içinde en iyi bildiği ve yaptığı şeyi yapmayı sürdürür; mevcutlar içinde kendisine en iyi vaatleri sunanın arkasından gider.

Burası tam da reformlar için mücadele ve devrim için mücadele geriliminin (dikotomi) önem kazandığı yerdir.

Sosyalizm belki de ilk büyük yenilgisini bu iki temel mücadele eksenini, birbirinin karşısına koyarak, dahası birbirinin rakibi yaparak yaşadı.

Çünkü ondan sonraki bütün hatalar, bu “yeni” zihniyetin izlerini taşır.

Devrimciler ve reformcular olarak bölündük; devrimciler isyan hakkına sahip çıktı, reformcuların pasifizmine düşman oldu; reformcular isyan hakkını kriminalize etti, devrimcilere düşman oldu.

Dünya’da da Türkiye’de de bu zihniyet, sola damgasını vurdu.

İşte tarihen ilk kez HDP, bu iki temel ekseni yeniden siyasi uslubunda birleştirebilecek yeni bir siyasi tarzın yeşermeye başladığı zemin.

 

Kadın ve “Kürt Sorunu” beyannameleri

Bunun kanıtı HDP’nin kadın beyannamesi ile kürt sorunu beyannameleri.

Bu iki beyanname başlı başına anlatmak istediğimin kanıtı niteliğinde.

Yani HDP belki henüz kültür, ulaşım, konut, tarım, istihdam, finans vb. konularda kurucu bir iradenin niteliklerine uygun metinlere ulaşamamış; ama kadın ve kürt meselesi konusunda model değerde, çok somut ve yalın metinler ortaya koymuş durumda.

Her iki metin de ilgili oldukları alanlarda radikal demokratik reformlardan ne anlamak gerekir sorusuna da örnek birer yanıt niteliğinde.

Eğer kadın ve “Kürt sorunu” konularında olduğu gibi diğer alanlarda da – geniş bir katılımla- derin bir çalışma gerçekleşse ve programımıza eklense, kurucu irade iddiasını taşıyan tek odak olduğumuzu kanıtlayabileceğiz.

Bu da HDP’ye oy vermek için çok güçlü bir başka neden.

 

HDP : sol, bağımsız, kitlesel ilk ana muhalefet hareketi.

Bütün partiler seçim beyannamelerini yayınladılar.

Cumhur ittifakı ile millet ittifakı temelde kapitalist yolda yürümeyi seçtiklerini beyan ettiklerini gördük.

Aralarındaki fark CHP’nin ortaya koyduğu kendisi için yeni olan bazı yaklaşımlar.

Burada not düşmek gerekir; Selin Sayek Böke’nin sosyal demokrat programını bile tamamiyle benimsemeye cesaret edememiş; Liberal Kemalist bir çizgi oluşturmaya çalışmışlar. Bir oksimoron yani.

Milletvekili listelerinde de “sol” olarak adlandırabileceğimiz bütün unsurları temizleyerek, fiilen siyaset sahnesinin solunu bizlere terketmeye karar vermiş görünüyorlar.

HDP’nin programatik gelişimi, siyasi uslubu, kitleselleşme hızı, devletin bütün tasfiye çabasına karşı cesaret ve kararlılıkla direnme yeteneği, CHP’nin kuruluşundan bu yana sola dalgakıran olma rolünü taşımasını imkansızlaştırmış görünüyor.

Bu da tarihi bir an.

Solun yeniden toplumun vicdanı olma ayrıcalığını elde etme anı.

Para ve kar merkezli çürümenin, toplumsal yozlaşmanın, köleleşmenin yerine, özgürlük, dayanışma, barış, diyalog, diğerkamlık, özgüven, dürüstlük, içtenlik, şeffaflık gibi değerlerin geçme zamanı.

İşte, kendisini demokrat ve solcu gören herkesin HDP’ye oy vermesi, ülkede sol değerlerin yeniden güçlenmesi bakımından da çok önemli.

 

HDP’nin siyaset alanındaki etkileri

Burada çok önemli ve hasret kaldığımız bir olguyu daha farketmemiz gerekli.

KÖH’nin 40 yıllık, HDP’nin 4 yıllık mücadelesi, CHP, İYİP, SP hatta AKP üzerinde alışık olmadığımız türden bir etki yaratıyor.

Aslında biz sosyalistler son elli yıldır reformlar için mücadeleyi reddedip, bu rolü burjuva partilerinin algı operasyonlarına teslim ettiğimiz için, tanık olmadığımız bir yeni durumla karşı karşıyayız.

Sistem partilerinin tamamı bu seçim beyannamelerinde, meşrebine ve temsil ettiği sermaye/devlet fraksiyonuna göre, HDP’nin zorlamasıyla hiç ağızlarına almayacakları talep ve ifadeleri yazdılar ve miting meydanlarında dillendirdiler.

Akşener’in, Demirtaş’ın hapisten çıkmasından tutun, – gelinim sana söylüyorum, kızım sen anla kabilinden – Çerkez soykırımını anmaya varıncaya kadar, kendisinden beklenmeyenleri yaptığını izledik.

Ha keza SP başkanı Che’yi referans yapmaya kalkıştı. Demirtaş’ın serbestliğinden yana açık tavır aldı. Kürt halkıyla ilgili olumlu, ılımlı cümleler kurmayı sürdürüyor.

CHP ise çok daha ilginç, üzerinde başlıca durulması gereken bir şey yaptı.

Bir yandan, içindeki “sol”u temizleyip, AB yerel yönetimler şartının kabulü, ana dilde öğretim, kadın bakanlığı gibi kendi açısından devrim niteliğinde açıklamalarda bulunmak zorunda kaldı.

CHP(TSKP)’nin “üst aklı” yeni bir stratejiye mecbur olmuş görünüyor.

(CHP ye oy vermiş bütün demokratları tenzih ederim)

Kürtlerle stratejik savaş yerine stratejik ittifak eğiliminin alametlerinden söz ediyorum.

Bu da müesses nizamın bir kanadındaki bir strateji değişikliğine denk düşüyor muhtemelen. (Bu, başlıca başka bir yazının konusu)

Kaldı ki, bütün bu örnekler, yalnızca CB seçimi için muhtaç oldukları desteğimizi kazanmak için takılmış şirinlik muskaları bile olsa; hareketimizin bütün çalışan sınıflara, yoksullara, kadınlara ve gençlere doğru genişlemesi, bu yönde davranma mecburiyetlerine istikrar kazandıracaktır.

Hem hısımların hem de hasımların dizilişini ve stratejilerini etkileyebilmek, ana muhalefet olmaktan başka bir anlam taşıyor mu sizce?

Bu gelişmelerin derinleşmesini ve süreklilik kazanmasını isteyen herkes bu nedenle HDP’ye ve Demirtaş’a oy vermelidir.

 

Son söz yerine

Bir kez daha tekrar etmeye değer.

HDP’nin kadın ve Kürt Sorunu beyannameleri gibi diğer bütün sorun alanlarında programlara ihtiyacımız var.

Seçimden hemen sonra, bu sorun alanlarının programlarını üretmek için acilen o alanların uzman emekçileriyle geniş katılımlı çalıştaylar düzenlemeliyiz.

HDK/HDP geleneksel sol gibi bir avuç parti bürokratının kararlarına değil, halkın içinden süzülüp gelen stratejilere bakar.

Nasıl ki, kadın ve Kürt sorunu beyannameleri öznelerinin çok geniş bir katılımıyla biçimlendiyse; sağlık, eğitim, kültür, ulaşım, konut, tarım vb. bütün alanlardaki kollektif akıl kendi program maddelerini aynı değerde yazacak niteliktedir.

Bir başka ifadeyle HDP çatısı altında oluşan blok, ülkedeki üretici güçlerin gelişme seviyesini mükemmelen temsil edebilecek kapasitededir.

Öte yandan, Kadın ve Kürt sorunu alanlarında ortaya konulan model, bütün solun birliği için de çok önemli bir zemin  oluşturacaktır.

Böylece sol, politika teorisi alanında birlik aramayı bırakıp, olması gerektiği gibi, program etrafında birlik arayacak; kalıcı ve köklü bir alternatif sol blok program temelinde yaratılacaktır.

Bu, HDK’nın da yeniden diriltilmesi ve asli görevini gerçekleştirmesinin fırsatıdır.

24 Haziran’da herşey olabilir, iç savaş bile çıkartmakta tereddüt etmeyebilirler.

Hiç bir koşul siyasete bu tarzda bakmamızın önüne geçmemelidir.

Çok uzağa gitmeye gerek yok, Kürt Özgürlük Hareketi Suriye’de yangının, savaşın ortasında yeni bir toplum sözleşmesi geliştirmeyi, eğitim, hukuk, ekonomi vb. konularda alternatif bir program ortaya koymayı ve bu programı Kürt halkının dışındaki halklara da benimsetmeyi başardı.

Biz de yapabiliriz.

“İnanın, yapalım”