Bir Kurucu İrade Denemesi : Gazeteciler Meclisi

09/04/2018

A. Halûk Ünal

Sevgili Bekir Ağırdırla tanışmamız, HDP CumhurBaşkanlığı seçim kampanyası iletişim tasırımı süreci başına denk gelir.

O günden bu yana sunduğu verileri, yaptığı analizleri yakinen izliyorum.

Ve bütün analizlerini getirip bağladığı alternatif yokluğu tespitine de tamamiyle katılıyorum.

Bu tespitin işaret ettiği alternatif olma halini ise ilk olarak ÖDP’de kullanıma giren kurucu irade terimiyle ele almayı tercih ediyorum.

Yazılarımı izleyenler o gün bu gün bu tartışmayı diri tutmak istediğimi biliyor.

Sevgili Ragıp Duran’ın geçtiğimiz günlerde yazarı olduğu “Artı Gerçek” internet gazetesinde önerdiği “gazeteciler meclisi” kurma önerisine ilk desteğimi de aynı başlık altında tartışarak vermeye çalışacağım.

Çünkü kurucu irade doğası gereği total olarak ortaya çıkmaz. Hayatın çok farklı alanlarında farklı büyüklüklerde sosyal, kültürel, siyasal formasyonlarla vücut bulur.

Duran, son olarak 9 Nisan’da yeni bir yazıyla fikri takibini sürdürdü ve öneriyi daha derinleştirdi.

Üstelik referans verdiği Çetin Gürer’in özetlenmiş ifadelerinde “kurucu akıl” ifadesi de geçtiği için, bunu hiç sakınmadan yapabilirim inancındayım.

 

Entellektüel hegemonya ve değerler

Henüz Duran’ın önerisi, masada bir fikir olarak duruyor. Asıl öneminini de kuvveden fiile çıktığında (bütün kalbimle temenni ediyorum) kazanacak elbette.

Ama bu önerinin daha şimdiden bence hangi büyük resmin içinde anlam kazandığını tartışmak, bir bağlama oturtmak, tartışmaya bir boyut katar inancındayım.

Bu gün, Dünya’nın her hangi bir yerinde, bir kurucu iradeden söz edeceksek; varolan bir değer sistemine  karşı, bir başka değer sisteminin yükselişi ve değişik biçimlerde vücut bulmasından söz ediyor olmaz mıyız?

Basını basın yapan, haberciyi haberci yapan da bence aynı kuraldır.

Bu gün “Artı Gerçek” editörleriyle havuz medyası editörlerini birbirinden ayıran da, her habere bakarken hangi değer sisteminden hareket ettikleri değil midir?

Bu ülkenin bütün tarihinde merkez medya her zaman “devletin ve sermayenin ali çıkarlarını” temel değer kabul edip, gerçeği buna hizmet edecek şekilde yayınladılar. Yani halka yalan söylediler.

Artı Gerçek editörleri de bütün meslek hayatları boyunca haberlerini hakikati temel alarak kurgulamanın mücadelesini verdiler.

Buraya kadar bir meslek etiği konuşurmuş gibi dursa da, basın hiç bir zaman sadece basın olmadı.

Bir çok yapısal özelliğinden dolayı, aynı zamanda entellektüel kültürel hayatın haritasını resmettiği gibi; kısmen agorası da oldu.

Bu nedenle basın/medya alanı, kaçınılmaz olarak toplumun değerler mücadelesinin de alanı.

Bu nedenle eğer varolan toplumsal ilişkilerin değişmesi, onu aşan başka türlü bir ülkenin inşasından söz ediyorsak, topyekün bir değerler mücadelesinden de söz ediyoruz anlamına gelmez mi?

Kaçınılmaz olarak basın/medya alanındaki mücadele de “yeni olanın” değerler sistemi üzerinde yükselmek durumunda.

Adalet, eşitlik, çoğulculuk, barış, özyönetim, cinsiyet özgürlükçülük, din ve vicdan hürriyeti, dürüstlük, diğerkamlık, dayanışma, hepsi, başka türlü bir ülkenin temel değerleri.

Bu değerleri benimsemeyenin insanlığa bir hayrı olmadığını biliyoruz.

Bu nedenle söz konusu değerler, yeni bir ülkeyi yaratma yolundaki bütün sosyal, siyasi ve kültürel formların da temel harcı olmak zorunda.

 

Aydınlanma ve gazeteciler meclisi

Şimdi söz edeceklerim, “gazeteciler meclisi”nin tümüyle sırtına alması gereken sorumluluklar olarak okunmamalı.

Ama atılmak istenen adımın istese de istemese de sınanacağı kaçınılmaz bir bağlamdan söz etmeye çalışacağım.

Türkiye solu olarak aydınlanma kavramını hep, fikri, soyut bir mesele olarak anladık. Oysa aydınlanma belirli fikirler ve değerler etrafında toplanmış toplulukların kaderlerini ellerine almaları halini anlatıyor bence.

Duran, bu öneriyi ortaya koyduğu andan itibaren, Türkiye’deki bütün muhalif basına, medya çalışanlarına ve aydınlara sınanacağımız bir öneri yapmış oldu; kaderimizi elimize alabilecek miyiz?

“Kendi değerlerimize uygun ve çağın en öncü kitle hareketlerinden ilham alan yeni türde” bir kültürel formasyon yaratabilecek miyiz?

Bütün bunları son yazısında gayet güzel ve çok yalın da anlatmış.

Böylece hepimize içinde yetiştiğimiz sermaye ve kar motivasyonlu medya pratiklerine alternatif bir “araç” tasarlayabilir miyiz diye sormuş oluyor?

Bu soruyu şöyle okumak da mümkün, bu gün kapitalizmin üretici güçleri getirdiği noktada, biz bu üretici güçlerden hangi kesime denk düşüyoruz.

Mevcut üretim ilişkilerinin dar geldiklerinden miyiz, yoksa hala onlar bize bol mu geliyor?

Hala Fordist bir Doğan Grubu tarzı örgütlenmeye mi,  “kalite çemberlerine” mi ya da daha gelişmiş bir bilişim modeline mi ihtiyacımız var?

 

Aklın kötümserliği iradenin iyimserliği

Sevgili Ragıb Duran’ın önerisi aynı zamanda son derece politik.

Ama burada öneriye yakıştırdığım politik olma niteliği, parti politikası değil. Kendisi de bunun altını kalınca çiziyor.

Bu ülkede partilerden, örgütlerden bağımsız, yukarıda aydınlanma kavramı çerçevesinde ortaya koyduğum, kaderini ellerine almak gibi bir politik halden söz edildiğini düşünüyorum.

Bizzat medya emekçilerinin ülkede yaratılan karanlığa karşı, güneşli bir pencere yapmak için bir araya gelmelerinin devrimci imkanı da diyebiliriz.

12 Eylül sonrası, Walter Benjamin okuyana kadar, Bertolth Brecht’in tiyatro anlayışına devrimci dememin nedeni, salt oyun metinlerinin içerikleriydi.

1970 lerde bütün sol tiyatrolar da böyle anlardı.

Oysa Brecht, klasik tiyatronun bütün üretim sürecini dönüştürmeyi başardığı için devrimciydi.

Oyun tekstinin yazımı kutsal yazar tekelinden alınmış bütün tiyatroya açılmış; klasik İtalyan sahnenin yerini meydan sahnesi almış; dramaturjiye çaycı da dahil edilmiş; oyunun rejisi kutsal yönetmen tekelinden kollektif bir faliyete dönüşmüştü.

Yani Brecht sadece başka türlü bir dünyanın kurucu değerleriyle yetinmemiş, üretici güçlerin gelişim seviyesine uygun bir sanatsal formasyon yaratmıştı.

Klasik müzikle rock müziğin ilişkisi neyse, klasik tiyatroyla Brecht tiyatrosunun ilişkisi de o diyebiliriz.

Bu nedenle son derece politik ve öncü bir tiyatro mevhumu bıraktı arkasında.

Duran’ın, “acaba gezi isyanından ilham alan bir araç yaratamaz mıyız” demesini de memnuniyetle böyle okuyorum.

Bence 2018 Dünyasında her anti kapitalist entellektüelin temel görevi, kendi meslek alanında “eski dünya”dan kalma modelleri aşan birer öncü olmaktır.

Bu başaramamış başta siyasi partiler ve örgütler olmak üzere, bütün formasyonlar, geçmişi yeniden üretmeye hizmet ederler sadece.