Faşizm seçimle yıkılmaz

29/03/2018

 

A. Halûk Ünal 

Tartışmaya bir önceki yazıda kaldığım yerden devam etmek istiyorum.

CB seçimlerinden bu güne sık sık değişik açılardan hep bu tartışmayı canlı tutmaya çalıştım.

Türkiye’de Tayyiban faşizmini yıkıp yerine demokratik bir cumhuriyet inşa etmek için temel iki şart söz konusu.

Bunlardan ilki, Kürt ve Türk solunun toplum karşısına birleşik bir kurucu irade olarak çıkması.

İkincisi ise toplumun önüne Ayşe teyzenin anlayacağı yalınlık ve süzülmüşlükte bir Demokratik Cumhuriyet sözleşmesi koyması.

 

Zafer, kazanacak olanın stratejisinde saklıdır

Faşizmin kurumsallaşma süreci hız kazandıkça, solun güçlerini birleştirme ve faşizme karşı güçlü bir mücadele hattı kurma ihtiyacı da yükseliyor.

Her geçen gün birlik ihtiyacı ve imkanları konusunda farklı kesimlerin düşüncelerini okuyoruz.

Birleşik bir mücadele odağının yaratılmasının zorunluluğunu dile getirmeyen yok gibi.

Ancak hiç bir girişim, temas, müzakere sonuç vermiyor.

Türkiye solunun bölünmüşlüğü, ortaklaşamama zaafı bütün yaralayıcılığı ile sürüyor.

KÖH’nin Kürt ve Türk solununun ortak mücadele köprüsü olarak kuruluşuna ön ayak olduğu HDP’de devletin imha harekatı karşısında bu yeteneğini yitirmiş görünüyor.

HDP dışındaki sol örgüt ve partilerin tamamı birlik ihtiyacını şu ya da bu biçimde dile getirse de bunun nasıl gerçekleşebileceğine ilişkin amaca uygun bir model ortaya koyamıyor.

Biz bu durumun bir benzerini 12 Eylül darbesi öncesi ve darbe sürecinde yaşadık. Kendimizi de bize inanan insanları da kandırmaya hakkımız yok. Tecrübeyle sabittir ki, böyle giderse faşizmi yıkamayacağımız gibi, bir hezimet yaşayabiliriz.

 

KÖH’nin vaadi ve Türk solu

Fırat’ın doğusunda ise KÖH 2018’i Bakur’da zafer yılı olarak ilan etti.

40 yıllık mücadelelerini vasat bir dikkatle izleyen bile biliyor ki, KÖH sözcüleri “laf olsun, torba dolsun” cinsinden konuşmalar yapmazlar.

2011 den bu yana Ortadoğu’da sağladıkları askeri ve siyasi başarı da böyle bir vaadi ciddiye almamız için bir başka güçlü kanıt.

Bakur’da yıllarca yüzün üstündeki belediye yönetimini çok büyük yüzdelerle ellerinde tutmalarından olsun; Suriye’de Kuzey Federasyonu’nun vücut bulmasından olsun, biliyoruz ki KÖH, Kürt toplumu nezdinde bir “kurucu irade” olarak kabul görmüş durumda.

Ancak, Kürt toplumunda bir kurucu irade olarak kabul edilen KÖH, Fırat’ın batısında yaşayanların kahir ekseriyeti için bir “yıkıcı ve bölücü” irade.

Peki KÖH’nin bu vaadinden Fırat’ın batısında yaşayan enternasyonalist Türkler ne sonuç ya da görev çıkartacağız?

Bakur’da bir serhıldan başlayınca bu rüzgarın otomatik olarak Fırat’ın batısına çökmüş kara bulutları da dağıtacağını mı düşünmeliyiz?

Bakur’da “zafer” faşizmin yıkılıp, Demokratik Cumhuriyet’in kurulmasına yeterli olur, sonucunu mu çıkarmalıyız?

“Türk” solu hem kendi içinde hem de KÖH ile birleşik bir odak oluşturmadıkça KÖH’ün başarıları ne kadar yeterli olacak?

Çünkü biz de batıyı iyi biliyoruz. Batılı emekçilerin, yoksulların algılarını ve eğilimlerini tanıyoruz.

Belki milyonlarca Kürt için eğitim, sağlık, konut, ulaşım gibi temel konularda hangi çözümleri sunacağımızın şimdilik bir önemi olmayabilir.

Belki yalnızca kimlik meselesiyle ilgili taleplerinin karşılanması önceliği, diğer meseleleri bir süre için önemsizleştirmiştir. Bunu da tartışmak, eleştirmek haddimiz değil.

Hal böyleyse, bir Türk olarak, saygı duyup desteklemekten başka bir şey düşmez bize.

Bu güne kadar olduğu gibi bağımsız kararlarını almak, istedikleri yönde, kimseyi beklemeksizin harekete geçmek en meşru hakları.

Ama yine de Türklere sormak zorundayım, Kürt halkı demokratik devrimi yapacak, biz Türkler de muradımıza erip, kerevetine mi çıkacağız?

 

Nasıl çoğalacağız?

Sorulması gereken sorular şu ana yazdıklarımla da sınırlı değil.

Bir an için bütün “Türk” solunun bir çatı altında buluştuğunu varsayalım.

Bu birleşme “Türk” toplumunun kaçta kaçına denk düşer?

Kürt toplumunu bilemem, ama iyi biliyorum ki, ekseriyeti CHP, İYİ PARTİ, SAADET ve AKP/MHP arasında bölünmüş “Türk”yoksulları, emekçileri öncelikle temel yaşamsal sorunlarına önerilen çözümlerle ilgililer. (bütün ülkelerin çoğunluk işçi emekçileri gibi)

Bunun tek yolu da bizim nasıl bir ülke istediğimizi sokaktaki vatandaşa anlatabilmemizden geçmez mi?

İnsanlığın daha iyi bir yaşama, daha insani koşullara ulaşmasının çözümlerini özgürlükçü sosyalist bakış üretebilir.

Hem varoluş amacıdır, hem de sermayenin değil insanın çıkarlarının penceresinden bakan bir Dünya görüşüdür.

Devrimden önce, kapitalizm altında da böyledir, devrimden sonra da.

Ama bunu diğer partileri destekleyen benimle eşit haklarla doğmuş milyonlara nasıl anlatacağız?

Bu iddiamızın tek kanıtı onların gündelik yaşamlarında bütün temel sorunlarına ilişkin önerdiğimiz çözümlerde saklı olması gerekmez mi?

Bu taleplerin demokrasi ve sosyalizm mücadelesi için anlamı kalmadı mı, ya da hiç mi yoktu?

Son 40 yıldır yaptıklarımız doğru muydu?

Mesele, “Türk” halkının aptal oluşunda mı?

Varsayımımıza devam edelim. Türk solu birleşmiş ve bütün seçimlere tek çatı altında girmeye karar vermişti.

Milyonlarca insan devrim öncesi kurduğumuz kitle partilerine politika teorisi yazılarımızı okuyarak mı üye olur ya da oy verir?

Neye bakarak oy verecekler?

Siyasi gazetelerdeki köşe yazılarına mı, politik dergilerdeki makalelere mi?

Aynı varsayımdan devam edelim. Hatta varsayımı çok daha iyimser bir hale getirelim.

“Faşizmin yıkılabileceği bir seçim mümkün ve “Türk” ile Kürt solu ortak bir çatı altında seçime birlikte giriyoruz.”

Varolan sayısal sınırlarımızın ötesine nasıl geçeceğiz?

Nasıl çoğalacağız?

 

Toplumsal sözleşmeyi kim yazacak

Elbette sorular bununla da bitmiyor?

Önce de söylediğim gibi belki Kürt toplumu için kimlik öncelikli bir politika çimento olabilir.

Ama Fırat’ın batısında bu imkansız.

Fırat’ın batısında toplmumun önceliği aş, iş, ekmek, konut, sağlık, eğitim.

Bu gün bir imkan olsa da Kürt ve Türk solunun bütün lider kadrolarını bir kampta toplasak, belirli bir süre sonra insanlığın bütün temel meselelerine yanıtlar üretmiş olarak dağılabilirler, diye mi düşünüyorsunuz?

Bu topluluk TTB’den daha iyi bir sağlık sistemi, Eğitsenden daha iyi bir eğitim sistemi tasarlamaya muktedir midir?

Bu soruya tartışmasız evet diyenler, aynı yanıtı verenlerin yarattığı sosyalizm tarihini okusunlar. Altında kaldığımız “duvar” ın yıkıntılarını bir daha gezip, dolaşsınlar. Sonuçlar ortada. İsterlerse yazının burdan sonraki kısmını da okumayabilirler.

Türkiyedeki sağlık çalışanlarının en bilgili demokrat temsilcileriyle, potansiyel sağlık hizmeti alacak halkın temsilcilerinin oluşturacağı bir meclisten daha iyi bir sağlık sistemini kimse tasarlayamaz.

Bu model, eğitim, konut, ulaşım, tarım vb. bütün sorunların çözümünde de geçerlidir.

Bu tarzda bir model çerçevesinde “nasıl bir ülke” istediğimizi, birlikte barış içinde birlikte nasıl yaşayacağımızı anlatan yeni bir toplumsal sözleşme taslağı olmaksızın, toplumun karşısında inandırıcı bir alternatif olarak çıkmamız mümkün değil.

Türkiye siyasi tarihinin en tiraji komik, naiv sahnelerinden biri bana göre, gezi isyanında, devletin paralize olduğu o uzun 15 gün boyunca, parkta toplanmış isyanın öznesi gençlere, merdivenlerin başında standtlarını kurmuş tanıtım broşürleri dağıtan sol örgütlerdi.

Hadi diyelim “Türk” solu olarak son 50 yıl deneylerimiz yetmedi. Gezi deneyi de mi yetmedi.

Gezi isyanında milyonlarca isyancı gencin taleplerini birleştirecek, yeni bir ülke talebini dile getiren tek bir broşür gören bilen var mı?

Bu olmadığı gibi çok önemli temel bir çabadan da yoksunduk.

“Örgütlü” sol büyük çoğunluğu Gezi ile politize olmuş gençlere, kendisini tanıtmak, onları kazanmaya çalışmak yerine, kendi öz örgütlülüklerini, öz inisiyatiflerini yaratmak, isyanı politize etmek, kendi sözcülerini yaratmak konusunda hiç bir çaba sarfetmedi.

Peki bütün bunlar için değilse, biz bu devrimi niçin yapacağız?

Marks 15 yıl o analizleri niçin yaptı?

Adlarını buraya sığdıramayacağım bütün devrimci bilgeler on binlerce sayfayı niçin yazdı?

On binlercemiz niye toprağın altında?

Her ülke devrimcisi “kendi somut koşullarına uygun” alternatif bir kurucu irade olmanın yolunu kolay bulsun diye.

Bütün çaba Dünya’nın bütün Ayşe teyzelerine “başka bir ülke, başka bir dünya mümkün” anlatmak için değil miydi?

Başka bir dünya, başka bir tarım, başka bir istihdam, başka bir eğitim, başka tür bir hukuk, başka bir sağlık anlamına gelmiyor muydu?

Bunu anlatmanın biricik yolu, halkın anda yaşadığı, kapitalizmden kaynaklı tahribatları azalatacak, kimini ortadan kaldıracak, her adımda halka daha insani, daha özgür bir toplumsal organizasyonun da mümkün olduğunu kanıtlayacak, alternatif çözümleri, reform önerilerini sunmak değilse nedir?

Bu güne kadar herşeyi denedik, tek denemediğimiz budur.

Bu olmadan, yani reformlar için mücadele olmaksızın, silahlı mücadelenin de hiç bir değeri yoktur.

 

Faşizm seçimlerle yıkılmaz

Şimdi vasayımları bir kenara bırakıp gerçekler dünyasına dönelim.

Faşizm, seçimle filan yıkılmaz, zorla yıkılır.

Gezi isyanında olduğu gibi, milyonların sokağa dökülmesiyle, kuşatmasıyla, gerektiğinde nefsi müdafaa amaçlı silaha sarılmasıyla yıkılır.

Bunun dışında tarihten elde edebileceğimiz hiç bir bilgi kırıntısı yok ne yazık ki?

Ama faşizm altındaki milyonların öfkesi yeterli olgunluğa ulaşsa bile, elimizde önceden hazırlanmış bir toplumsal sözleşme yoksa, bütün isyanlar gezide olduğu gibi med cezir kuralına uymaya mahkumdur.

Bu ülkede faşizm yıkılsın ve demokratik bir cumhuriyet kurulsun istiyorsak iki temel şartın gerçekleşmesi zorunludur.

Birinci şart, Türk ve Kürt solunun bir büyük birleşik siyasi odak/blok yaratmasıdır.

Böyle bir buluşma ve niyet beyanı bizim dışımızdaki kitlelerde olumlu, devlette ise caydırıcı bir sonuç yaratacaktır.

İkinci temel şart ise, bu odağın topluma “yeni bir toplumsal sözleşme taslağı” bir Demokratik Cumhuriyet programı sunmasıdır.

Ya da bir başka deyişle Türkiye solunun kendisini toplum karşısında alternatif bir kurucu irade olarak konumlandırabilmesidir.

Birlik şart diyenlerin gözlerini 1930 lardan bu güne çevirmesi ve acilen hiç denemediğimiz böyle bir sözleşme taslağı etrafında birlik aramaya başlamasından başka da bir yol yoktur.