Yeni Toplumsal Sözleşme ve Kurucu İrade

25/03/2018

A. Halûk Ünal

Faşist saray ittifakının siyasal yolculuğunda yeni bir kilometre taşına daha ulaştığını söyleyebiliriz.

Geçtiğimiz 15 gün içinde bu tespiti yapmamıza olanak veren önemli üç önemli gelişmeye tanık olduk.

Birincisi, Erdoğan ve müttefiklerinin Türk Devleti’nin (TD) Ortadoğu’da bir alt emperyalist güç olduğu iddiasının kanıtı olarak pazarlamaya başladıkları, Efrin işgali.

İkincisi, Doğan Medya grubunun “havuz medyasına” katılmasıyla TD’nin ideolojik aygıtlarında Erdoğanist tekelleşmenin tamamlanması.

Şu ana kadar yasama, yargı ve TSK’nın ele geçirilmesi tamamlanmış, 4. Güç medyada ise tek ayak bağı, bütün teslimiyetçi tutumuna rağmen, Doğan medya kalmıştı. Buna “birinci cumhuriyetin” el değiştirmesinin son adımı da diyebiliriz.

Üçüncüsü de seçim yasalarında yapılan ve Saray ittifakına seçim kaybetmeyi imkansız kılan yeni düzenlemeler.

Her üç gelişme de Erdoğan’ı biraz daha stratejik hedeflerine yaklaştırmış görünüyor.

Halkın Durumu

Peki bütün bunlar olup biterken bağımsız demokrasi güçleri ne yapıyor?

Erdoğan’ın adım adım mutlak ve açık bir diktatörlüğü kurumsallaştırma yolculuğunu durduracak nitelik ve kapsamda hangi girişimlerin içindeyiz?

Bu soruyu sorarken bütün bu gelişmelerin yanısıra devletin, gerçek muhalefete dönük nasıl bir tasfiye operasyonu içinde olduğunu unutmuş değilim.

Başta HDP olmak üzere, bütün örgütlü yapıların yetişmiş aktivistleri gözaltı ve tutuklamalardan nasibini alıyor, bir çok biçimde etkisizleştiriliyor.

Saray ittifakını desteklemeyen herkes, şiddet ve zor araçlarıyla, çok büyük bir yılgınlığın, korkunun ve teslimiyetin kucağına itilmeye çalışılıyor.

Ancak, bütün bu faşist tasfiye ve “temizlik” çabasına rağmen son Newroz’da gördük ki, milyonlarca insan cesaretle alanları doldurdu ve çok yüksek bir enerjiyle kararlılığını ilan etti.

Kaldı ki unutmayalım, meydanları dolduranlar aktif ve örgütlü kitlelerdi.

Bu kitlenin açık ve net hedeflere, bu hedefler için planlanmış gündelik çalışmalara aktığı bir süreçte en az bir o kadar daha insanın şu anki sinik durumunu değiştirebilmesi ve aktif gündelik çalışmalara katılması çok mümkün.

Doğru bir siyasi model ve öncülükle faşizmi durduracak ve yıkabilecek, alternatif kitlesel kurucu bir irade olmaya aday, ülkenin kaderini değiştirebilecek, çok ciddi bir kitlesel güç mevcut.

“Öncü”nün durumu

Bu noktada faşist Türk Devleti ile mücadele eden iki ana akımdan söz etmek zorundayız.

Bunlardan biri Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH), diğeri ise Türk Solu (TS) ve onun etkisindeki STK ve Sendikalar

Ne yazık ki bu iki kesim arasında köprü oluştursun diye kurulmuş olan HDK/HDP’nin bu yeteneği ağır yaralar aldı ve almaya devam ediyor.

Şu anda ne KÖH ve TS ne de HDK/HDP bütün demokrasi güçlerini kapsayacak bir yol haritası ve program ortaya koyabilmiş değil.

Ve korkmalıyız ki, bu parçalı tablo, bir süre daha böyle devam ederse, geri dönülmez biçimde bir yenilgi trendine girip, küçülecek ve etkisizleşecek.

Bunun doğal sonucu olarak da bu gün hala “öncü” olduğunu iddia edenlere çok önemli mesajlar veren Newroz kitlesi, Fırat’ın batısında yeniden kollektif bir aklın ortaya çıkacağı günü beklemeye başlayacak.

Fırat’ın doğusunda ise 40 yıldır süren gelenek, KÖH, Fırat’ın batısıyla etkin ve organik bir ilişki kuramadan, kendi mantıksal sonuçlarına ilerlemeyi sürdürecek.

Yani en büyük zaafımız hala Fırat’ın dousu ile batısındaki demokrasi güçleri arasında bir köprü oluşturamamış, bu güçleri birleşik bir kurucu irade haline getirememiş oluşumuz.

Cumhuriyetin kuruluşundan bu güne itiraz etmekten, soyut sloganlar atmaktan öte geçememiş, büyük çoğunlukla devletin gündemlerine hapsolmuş bir sol olarak yaşamımızı sürdürmek mi istiyoruz?

Tarih, hiç değilse yüz yıl sonra bu topraklarda yeniden bir kurucu irade vücut buldu diye yazabilecek mi? 

Bir kurucu irade inşa etmek

Bu gün artık en küçük bir zaman kaybına mahal vermeksizin yapılması gereken; bütün ülke sathında, bir büyük güç birliğini, etkili bir kurucu irade inşa etmektir.

“Faşizme karşı” güç birlikleri, ittifaklar bir yıldır konuşuluyor. Bu yöndeki girişimlerin tümü de akamete uğradı, başlamadan bitti. Sürdürmeyi başaranlar da işlevsiz ve etkisiz.

Bu, ne öznelerin beceriksizliği ne de genetik kodlarımızla ilgili, başarısızlığın asıl sebebi kullandığımız yöntem ve yaklaşımla ilgili.

Kurucu bir iradeye dönüşmedikçe, bütün muhalif hareketler devlet tarafından kontrol edilmeye, tüketilmeye mahkumdur.

Türkiye solu bu gün kadar sayısız model ve birlik yöntemi denedi, bunların tamamının en büyük ortak paydası, örgütler arası birlikti ve birliği de politika teorisinde bulabileceğimize inanmıştık.

1989 yılında Türkiye siyasal tarihinde ilk kez 26 sol örgütün bir araya gelip iki yıla yakın bir süre ilk kez birliği tartıştığı “Kuru Çeşme” toplantılarının hem başalamasını sağlayan küçük toplulukta hem de başladıktan sonra sonuna kadar geçen süreçte koordine edilmesinde etkin biçimde çalışmış olmanın onurunu taşıyanlardan biri olarak, geriye doğru baktığımda görüyorum ki, az önce söz ettiğim büyük hatayla baştan malülmüşüz.[1] Birlik tartışmasını politika teorisi alanında yapmak katiyen birleşmenin imkanlarını sunmayacağı gibi, ayrılıkları da kışkırtacak bir tartışma alanıymış. Sonraki bütün girişimlerde de bu yaklaşım değişmemiş.

Denenmemiş olanı denemek

Gelinen noktada Türkiye toplumunu bir arada tutan ortak bir çimentonun kalmadığı çok açık.

Burada asıl önemli olan, bütün farklı kimlik gruplarının ve siyasi eğilimlerin bu gerçeği farklı kelimelerle de olsa teyit etmiş olmaları.

Bunun anlamı açık, bu toplumun varolduğu iddia edilen zoraki kapitalist, modernist sözleşmesi geçerliliğini yitirdi.

Şu anda her ne kadar Saray ittifakı döve döve kendi değerler paketini bütün topluma dayatabilir gibi görünmeye çalışsa da, bunun geçici olacağını, bütünsel bir rıza üretemeyeceğini kendileri de çok iyi biliyor.

Öte yandan halkın büyük bir çoğunluğu da bu gidişin karakolda biteceğinin farkında.

Bu durumdan mutlu olanların hali hazırda çoğunluk olmadığını biliyoruz.

Kim, ne zaman, nasıl düşeceğini bilmiyor?

Aslında dikkatli bakan her gözün göreceği gerçek, toplumun büyük kısmının bütün bu tehlikeleri sezdiği ve farkında olduğudur.

Temel sorun, ortada milyonlarca tekil insanın anlayacağı tarzda sunulmuş bir gelecek tahayyülünün olmayışıdır. Alternatifsizliktir.

İnsanların, gelirlerini, ücretlerini nasıl artıracağı, çocukları için parasız ve kaliteli bir eğitimi nasıl elde edebileceği, sağlık sorunlarında insanca bir hizmeti nasıl alabileceği, kısacası mütevazi ama yarın endişesi taşımayan mütevazi ve huzurlu birer hayat nasıl kurabileceklerini sermaye partileri ve devlet dışında kimsenin anlatmıyor oluşudur.

Bir başka deyişle para merkezli yaşamda, merkezine insanın yerleştirildiği bir sosyo ekonomik alternatifi kimsenin dillendirmiyor oluşudur.

Yani şu an itibariyle hiç bir güç, kurucu bir iradenin teklif etmesi gereken “toplumsal sözleşme” taslağını ortaya koyabilmiş değil.

Türk solu tarihen bu konular etrafında tartışmayı, ortak hedefler aramayı hiç denemedi.

KÖH ise bunu Rojava pratiğine kadar hiç gündemine almadı.

Kurucu bir irade olarak ortaya çıkmadı, çıkamadı.

Şimdi eğer Fıratın batısıyla doğusundaki bütün demokrasi güçlerinin güç ve eylem birliği sağlansın isteniyorsa hiç denenmemiş olanı denemeliyiz.

Yeni Toplumsal Sözleşme (new deal)

Yeni toplumsal sözleşme kavramı daha çok bize bir anayasa hatırlatıyor, doğal olarak. Kastettiğim “yeni sözleşme” ise, anayasa kadar kuru ve anlaşılması zor olmayan, toplumun yeniden kuruluşunu veciz biçimde özetleyen bir metin.

Bu, elbette bir sosyalizm programı değil.

Bu metne isteyen demokrasi programı, isteyen geçiş programı, isteyen parti programı diyebilir. Malum bu tür tanımlarda bile sözlük birliğimiz yok.

Böyle bir metnin üzerinde anlaşmak, bir adım sonrasında ayrıntılı bir teşkilatı esasiye metni yazmayı da, ayrıntılı bir ekonomi programı yazmayı da mümkün kılar.

Bu metin, eğer yarın yönetimde söz sahibi olursak, toplumun yaşamının nasıl düzenleneceğine ilişkin bütün ilkeleri ortaya koyduğu gibi her ilkenin güncel/evrensel gerekçesini ve nasıl yapılacağını da kısaca ifade edebilmelidir.

Ülkede kapitalizmin yarattığı bir çok melaneti ortadan kaldırabilecek, bir çoğunu sınırlayabilecek, milyonlarca emekçiyi işçiyi, kapitalizmin yıkıcı sonuçlarına karşı koruyabilecek, yaşamlarını iyileştirecek hangi reformları yapacağımızın belgesini yazabiliriz.

Örneğin konuştuğumuz salt bir anayasa metni olsa, eğitim bölümünde parasız, bilimsel ve kaliteli eğitim, bir cümle ile yer alacak ve bu ilkenin altı yasama faliyeti çerçevesinde yasalarla doldurulacaktı.

Bu maddenin mutlaka bir de bir kaç paragraflık gerekçesi olacak, kendi kendine yetmeyi hedefleyen bir ekonomi için, herkese eşit, çağdaş, bilimsel, çok dilli ve ücretsiz eğitimin neden gerekli olduğu anlatılacaktı.

Ancak hiç bir zaman bu hedefin nasıl elde edileceği yer almayacaktı.

Oysa bizim metnimizde bir paragraf bile olsa bu eğitimi nasıl gerçekleştireceğimiz de yer almalıdır.

Böyle bir teklif metni toplumun bütün kesimlerinin anlayabileceği ve üzerinde tartışabileceği bir hedefler manzumesi haline gelebilir.

Yöntem

Elbette bu kadar süzülmüş, bu kadar veciz metinlere ulaşmanın tek yolu da adem-i merkeziyetçi bir modeli gerektirir.

Yine eğitim örneğinden gidelim.

Sözleşme teklifinin eğitim maddesi, geleneksel alışkanlıklarımızda olduğu gibi uzman komisyonlar, ya da her şeyi bilen “ideolojik bürolarca” yazılamayacağı çok açıktır.

Böyle bir maddenin 80 milyon insanda bir karşılık bulabilmesi için, onların bir biçimde işin içine katılmış olması şarttır.

Bunun yolu da eğitimcilerden, velilerden, öğrencilerden oluşacak bir eğitim meclisleri ağının bu maddeyi yazmasıdır.

Örnekleri bu mantıkla çoğaltabiliriz. Yargının nasıl bağımsız ve tarafsız olabileceği; güvenlik güçlerinin nasıl toplum dostu olabileceği; din ve vicdan hürriyetinin nasıl adil bir biçimde sağlanabileceği; nasıl bir alternatif sağlık sistemine kavuşabileceğimiz gibi sayısız sorunun çözüm yolları benzer geniş katılımlı nitelikli meclislerle yanıtlarına kavuşabilir.

Ama atın önüne arabayı koşmamak için, önce “yeni toplumsal sözleşme” metni için bütün solun katılacağı bir zemini organize etmek, sözleşmede sağlanacak ortaklıklara bağlı olarak da bu iradenin nasıl vücut bulacağını tartışmak gerekir.

Böyle bir çalışma ve işbirliği yönteminin en yenilikçi, demokratik, bilinen, denenmiş adı da “kongre siyaseti”dir.

Kongre tarzı örgütlenme, her türden kuruluşu ve bireyi adem-i merkeziyetçi bir zeminde, işyeri, köy, mahalle, meslek alanı meclisleri temelinde bir araya getirebilecek, bilinen tek demokratik, çoğulcu formdur.

Yeni sözleşme ve stratejik uzlaşmazlık

Böyle bir sözleşme çalışmasının bize sağlayacağı en önemli yararlardan biri, Fırat’ın doğusu ile batısı arasındaki stratejik farkı ve bunun yarattığı gerilimi en aza indirme imkanı yaratmasıdır.

Örneğin benim gibi yüzbinlerce bağımsız solcu için şu anda sayısı belirsiz Türk sol örgütü arasında tercih yapmanın tek ölçüsü, politika teorisi bakımından söyledikleridir. Hiç birinin Eğitim, sağlık, konut, ulaşım, çalışma koşulları konusunda alternatiflerini bilmiyoruz.

Ha keza bu konularda KÖH’nin de alternatiflerini bilmiyoruz?

KÖH Rojava pratiğiyle bu açıdan çok daha önemli bir fark yarattıysa da, henüz Türkiye/Bakur sathı mahallinde bu perspektifi nasıl somutladığını, nasıl güncellediğini bilmiyoruz?

Yeni her iki kesimin de önümüzde Türkiye programları yok.

Bu, iki büyük soruna neden oluyor.

Sorunlardan biri, Türk veya Kürt solunun ülke çapında bir kampanyasına, diğer kesimin nasıl katılacağı ya da katılmayacağının bir kriterlerine sahip olamıyoruz.

Bu kesimler birbirlerine makro siyasal kavramlar dışında hangi mikro politikalarda işbirliği teklif edebilirler bunu da bilemiyoruz.

Ha keza bu Türk solu için de geçerli.

Örgütlerin politik teori dışında etrafında ortak çalışma organize edebileceği bir eğitim sistemi alternatifine sahip değiliz.

İkinci büyük sorun, iki kesim birbirimizle strateji ve taktik tartışamıyoruz.

Birbirimizden ne bekleyip, ne bekleyemeyeceğimizi bilmiyoruz?

Ve en kötüsü de eğitim, sağlık, kadın, ulaşım, konut, istihdam vb mikro alanların hiç birisinde işbirliği, güç birliği yapamıyor; ya hep ya hiç noktasında ilişki kuruyoruz.

Oysa salt eğitim, salt kadın konusunda ülke çapında sonuç alıcı, iktidar savunmasında önemli gedikler açacak uzun vadeli kampanyalar mümkünken, hiç birini gerçekleştiremiyoruz.

Elbette burda bu açığı kapaması gereken, iki toplum arasında köprü olması beklenen, solun tamamı nezdinde etkili ve çağrıcı olabilen HDK/HDP de bu diplomatik gücünü, – nedendir bilinmez – “yeni bir toplumsal sözleşme” taslağı yazma sürecini örgütlemek için kullanmayı ve bütün Türkiye solunu bunun etrafında bir tartışmaya sokmayı hedeflemedi!

Oysa “kadro particiliği” ile sonuç alamayacağımızı 1980’de anlamış olmalıydık. Belli ki bu zihniyet hala en dirençli hastalıklarımızdan.

Sözleşmenin ilkeleri

Peki böyle bir tartışmaya başlayacak olanların havanda su dövmemesi için baştan bazı ilkelerde anlaşmaları gerekmez mi?

Bence bazı ilkelerin hemen her tartışmada önümüze gelmesi, bazen bir üst belirleyene dönüşmesi güçlü bir olasılık.

Örneğin “yeni toplumsal sözleşmede” erkek egemenliğine karşı tutumumuz her maddede karşımıza çıkacaktır.

Merkeziyetçiliği mi adem-i merkeziyetçiliği mi ilke olarak kabul ettiğimiz de tıpkı erkek sorunu gibi hayatın her alanında eskiyi ve yeniyi tarif eden bir ilke olacaktır.

İnsanın doğaya hakimiyeti yaklaşımı kaçınılmaz olarak endüstriyalizmi savunmamızı getirirken, ekolojist bir yaklaşım, kapitalizmin doğada ve insanda yarattığı tahribatı dikkate alan bir tasarıya neden olacaktır.

Kısacası, topluma demokratik muhalefetin sunacağı toplumsal sözleşme taslağı, anti kapitalist bir perspektiften neşet eden reformlar önerebilmek için, kaçınılmaz olarak, adem-i merkeziyetçi, cinsiyet özgürlükçü, din ve vicdan özgürlükçü, çoğulcu ve ekolojist temel ilkeler üzerinde yükselmek zorunda olacaktır.

Ancak böyle bir sözleşme taslağını birlikte yazabilenler, ülkede alternatif bir kurucu irade iddiasıyla ortaya çıkabilirler.

Bu sorun çözülmedikçe, programsızlık aşılmadıkça, ne faşizme karşı başarı mümkündür ne de yüzbinlerce Türk ve Kürdün fedakarlıkları, özverileri, gösterdikleri cesaret, ödedikleri bedeller, yeni, gerçek ve inandırıcı bir ülke vaadine dönüşebilir.

 


[1] Bu arada bu sol kültürün değişiminde önemli kazanımlar sağlamış ve ÖDP dahil bir çok birlik deneyimine de ön ayak olmuş bu çabanın fikir babalığını ve çağrıcılığını yapan 17 arkadaşımızı sevgili Ertuğrul Kürkçü’nün şahsında anmadan geçmek olmaz.