“Ne mutlu Türküm” burjuvazisinin Faşizm ihtiyacı

01/01/2018

A. Halûk Ünal 

Son KHK ile yeni ve çok tehlikeli bir eşiğin aşılmış olduğu malum.

Faşist diktatörlük, asgari kurulumunu tamamladı.

Yeter şart değilse de, gerek şart oluştu.

Artık faşit diktatörlüğün önlenmesi değil, yıkılması mücadelesiyle yüzyüzeyiz.

Bence, başarılı bir mücadele için, ilk anlamamız, açıklamamız gereken, yüzyüze olduğumuz faşist diktatörlüğün kimin, hangi ihtiyacından kaynaklandığı, sorusu?

Açık diktatörlüklerin tamamı, büyük sermayenin içine girdiği toplumsal bir krizi aşma ihtiyacından vücut bulur.

Ne yazık ki, muhalefete hakim iki önerme var, biri Erdoğan’ın suçlarından, korkularından; diğeri ise Kürt düşmanlığından bu yola saptığını ileri sürüyor.

Önermelerin her ikisi de doğru ama sebeb değil, sonuç.

Asıl sebebi görmeden doğru söz üretmek de mümkün olmuyor.

Bütün muhalefet bu önermeleri sebeb gibi ele alınca, muhayyel bir ahlak ve demokrasi tanımı etrafında bir blok yaratabileceğini düşünüyor. Ama bütün girişimler kadük kalıyor.

Daha önceki yazılarımda tartışmıştım, bir kez daha hatırlamakta yarar var.

Bu sürecin kodları 12 Eylül 1980 darbesinde saklı.

Türk devleti gibi büyük fay hatlarının üzerinde inşa edilmiş, sömürgeci iktidarlar, eğer içerideki kriz potansiyellerini yumuşatacak sus payını üretemezlerse, varlıkları tehlikeye girer.

Kısaca hatırlayalım, söz konusu darbe iki temel görevi gerçekleştirmek üzre yapıldı.

Bu görevlerden birincisi, darbeci paşaların deyimiyle “bataklığı kurutmak”, gelişen sol muhalefeti tasfiye etmekti. Ki bunu kısmen başardılar.

“Türk Solu” olarak yenilmekle kalmadık, kendi hatalarımızın sonucu olarak hezimete uğradık.

Düşmanımız kadar erkekçi, tekçi, merkeziyetçi, devletçi, militarist ve şovendik.

Büyük çoğunluğumuz hala bunların tümüyle yüzleşemedik. Alternatif bir siyasi proje de yaratamadık.

Dolayisiyle bu yazının potansiyel okuyucusu için bu konuda hiç bir hatırlatma gerekmiyor.

Yaşadık veya yaşayanlardan okuduk ve dinledik.

Kürt Solunda ise, 78 yılında Kürdistan İşçi Partisi (PKK)nin kuruluşuyla ayrı örgütlenme, ayrı mücadele çizgisi hakim oldu.

Zaman içinde Türk solunun yapamadığı yüzleşmeyi cesurca yaptılar; kendilerini mücadele içinde değiştirdiler.

Yenilmek bir yana bu gün geldikleri noktada Ortadoğu’da bir oyun kurucu durumundalar. Bu konuya ilerde değineceğim.

Devam edelim.

Darbenin ikinci temel görevi ise, kapitalizmin küreselleşme politikalarına bağlı olarak, önümüze konulan yeni bir ekonomi politik formata (ithal ikamecilikten neoliberal bir ihraç ekonomisi olmaya) geçişimizi kolaylaştırmakla ilgiliydi.

Buna kısaca Türkiye kapitalizmine sınıf atlatılması ve bölgesel alt emperyal bir rol yüklenmesi demek de mümkün.

Sermaye TSK çatışması

Söz konusu politikanın ihalesinin ilk yüklenicisi bilindiği gibi Özaldır.

Dünya’da Thatcherizm olarak adlandırılan bu politika, Türkiye’de de Özalizm olarak adlandırıldı.

Küresel sermaye ve onun yerel uzantısı TUSİAD ve siyasi sözcüleri Özal ile TSK arasında ilk gerilim burada başladı.

TSK, 1923’den beri, devraldığı ittihatçı geleneğin sürdürücüsü olarak, bu ülkenin kurucu gücü, gerçek sahibi ve görünmeyen yönetimiydi.

Aslında derin devlet yoktu, TSK vardı. Açıktan söylenemediği için böyle kodluyorduk.

CHP, TSK nın siyasal uzantısı, Kemalizm de ideolojik çimentosu idi (hala da kısmen öyle).

1923 Kuruluş’a kadar soykırımlardan elde edilen varlık transferleriyle gelişen “ne mutlu Türküm” burjavisi, kuruluştan itibaren devletçe desteklendi (ilerde karma ekonomi denilecekti); ülke ekonomisinin inşası kamu iktisadi devlet teşekkülerince (KİT) yapıldı.

Yani yeni palazlanan özel sektörün yüklenemeyeceği hangi yatırım ihtiyaçsa hazine üstlendi ve halk adına (kamu) yönetti.

Adı “kamu” olsa da TSK ve ona bağlı kurulmuş, ve bizzat TSK tarafından yönetilen MİT’in denetlediği, sivil bürokrasi aracılığıyla el altından yönettiği KİT’ler, sivil ve askeri bürokrasinin arpalığı olarak büyüdü gelişti.

1980’de hala ülke ekonomisinin %70’ini KİT ler belirliyordu.

Thatcherizm/Özalizm denilen ekonomik ve siyasi formatın basitçe anlamı, KİT lerin biriktirmiş olduğu kamu sermayesini, finans krizi yaşayan özel sektöre devretmek (özelleştirme) , buna bağlı olarak küresel sermaye ile yerel sermayeyi organik olarak kaynaştırmak, Anadolu halklarını etkin bir pazarın müşterisine dönüştürmek, ve derdim kolay anlaşılsın diye seçtiğim terimle söylersek, “Ne mutlu Türküm” kapitalizmine sınıf atlatmaktı.

Özal’ın bu doğrultuda Ortadoğu politikası, Suriye ve Irakla sınırları olabildiğince belirsizleştirmek, mümkünse Kuzey Irak’ı bir federasyon çerçevesinde Türkiyeye katmak; değilse AKP’nin 15 yıldır yaptığı gibi derin bir ittifak ve petrol işbirliği geliştirmek esasındaydı.

Bunun yanısıra Türki Cumhuriyetlerin, Rusya’nın, İran’ın ve Irak’ın petrol ve gaz boru hatlarının geçiş koridoru olmak; kapitalist zenginleşmenin, enerji politikalarımızın yeni doğrultusunu oluşturuyordu.

Bu, ülkenin asli sahibi asker sivil bürokrasinin işine gelmeyecek bir gelişmeydi.

KİT’lerin özel sektöre devredilmesi karşısında ellerindeki bütün iktisadi ve siyasi gücü yitirmekle yüzyüzeydiler.

Ayrıca ekonomideki bu gelişme siyasette ve idarede AB sürecini gerektiriyordu.

AB süreci demek ise, artık ülkenin, gerçek sahipleri olması gereken finans sermayesince yönetilmesi anlamını taşıyordu.

Yani artık kafası bozuldukça asker darbe yapamaz, sivillere ayar veremez, kafası bozulduğu yerde kontr gerilla aracılığıyla TÜSİAD üyelerine, aydınlara kurşun sıktıramaz, kaos organize edemezdi.

Bundan böyle her türden örtülü, açık operasyonlar, kaos organizasyonları, savunma siyaseti, doğrudan büyük sermayenin ihtiyaçlarına göre tanzim edilmeliydi.

İç ve dış politikalar, bütün kapitalist ülkelerde olduğu gibi küresel ve yerel sermaye platformlarınca belirlenmeli; TSK kendi kurumsal çıkarlarından hareketle bu süreçlere taş koyamamalıydı.

Özal bu doğrultuda “başkanlık sistemini” ilk dile getiren sağ lider oldu.

Çünkü Türkiye gibi Emperyalizmin jeostratejik bir uç beyleğinin yönetimi çok daha güçlü bir toplumsal rıza ilişkisine ve merkezileşmeye ihtiyaç duyuyordu.

(1923 ile 2002 arasında her 1,5 yılda bir hükümet değişmiş, ve her seferinde farklı bir parti hükümeti kurmuş.)

Bütün bunların yanısıra, 90’da Doğu Bloku’nun çöküşü sonrası, emperyal merkezlerde planlanan küresel yeniden paylaşım, sert, çatışmalı ve krizli bir sürece işaret ediyordu.

Böyle bir süreç de TSK’nın bölgesel önemini artırdığı gibi, yine, yönetiminin doğrudan büyük sermaye elinde olmasını gerektiren bir başka güçlü nedendi.

Bu yaşamsal gerilim, AB, Amerika ve TÜSİAD ile Türkiye’nin eski sahipleri arasında o günden beri sürdü.

Sayısız farklı görünümle dışa vurulan bu çatışmanın boyutunu anlamak için, Özal’a yönelen “başarısız” suikast girişimini; Sabancılara yapılan “amacına ulaşmış” suikasti hatırlamak bile yeterli.

Lafı uzatmayıp sadede gelebilmek için, ayrıntılı bir resimden çok, bir kroki olarak tasvir ettiğim bu geçmiş birikim, bu günü anlamamız bakımından bütün kodları barındırıyor.

2002 AKP’si küresel sermayenin çok yönlü ihtiyaçları bakımından aranan kandı.

TSK yı hizaya sokmaya, Kemal Derviş’in inşa ettiği yapıyı ileri taşımaya, Ortadoğu’da “ılımlı islam” çizgisiyle “model ortak” olmaya adaydı.

Fetullah Gülen cemaatine biçilen küresel role bakmak, bu rolü doğru okumak, Türkiye’ye biçilen küresel, bölgesel rolü; AKP’nin 2002 de üstlendiği ihaleyi anlamayı çok kolaylaştırır.

 

Evdeki hesap çarşıya uydu mu?

Bütün bu gelişmeler olur, devletin tepesindeki fay hatlarında ciddi bir enerji birikirken, bir başka gelişme bu süreci derinden etkiledi, hatta tetikledi.

Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH), Kuzey Kürdistan’da doğup, Kürdistan’ın ve tarihin en güçlü, en kitlesel isyan hareketine dönüştü.

TSK’nın 90 lı yıllar boyunca bütün çabalarına rağmen, hareket bastırılamadığı gibi, büyük bir hızla serpilip, gelişmişti.

Ortadoğu su, petrol ve gaz potansiyelinin önemli bir kısmını barındıran, bu kaynakların iletim yollarını içeren toprakların üzerinde vücut bulmuştu.

Bu toprakları arasında paylaşmış olan bütün sömürgeci yerel devletlerin geleceklerini bağladığı bu coğrafyada artık, toprağın kadim sahipleri uyanıp, ayağa kalkmış, tarihi ve kollektif haklarını talep etmeye başlamıştı.

Bu gün de, bitip tükenmek bilmeyen Kürt düşmanlığının altında yatan asıl sebep, işte budur.

Bu düşmanlığı kitleselleştirmenin aracı da Fars, Arap ve Türk milliyetçiliğidir.

TSK, 1990 larda küresel sermayenin kendisine biçtiği tenzili rütbeye karşı, Kürt İsyanı’nı bahane ederek, ipleri tekrar eline almayı başardı.

Tümüyle küresel projeyi tasfiye edemeyecekleri için, kendi işlerine gelecek biçimde gelişmesine izin verdiler.

Ekonomide istediğinizi yapın, ama siyasetin çerçevesini biz çizmeye devam edeceğiz.

TSK içinde Atlantik paktının isteklerini uygun bulanların dışında kalan güçlü bir kanat, pakt içinde kaldıkça bir yerden sonra direnemeyeceklerini anlamıştı; (şimdiki Avrasyacılar) bu sürecin tasfiyesi için radikal bir yönelim geliştirdi ve Shangay Beşlisi kampına geçme yönünde alternatif bir planı devreye soktular.

Küresel sermaye ise, Avrasyacılara karşı aranan yeni kanı 2002’de AKP ile buldu.

2011’e kadar AKP ve Erdoğan, emperyalizm ve küresel sermaye için aranan kan özelliğini korudu.

Milli görüş, Fetullahçılar ittifakı ile Türkiye kapitalist sınıf atlama sürecinde çok ciddi bir yol aldı.

Denilebilir ki, tarihi proje ilk kez ele avuca gelir bir hale bürünebilmişti.

Askeri vesayet geriletilmiş, neoliberal “ılımlı islam” egemen olmuştu.

Nihayet her şey yoluna girmiş gibi görünüyordu ki, “Arap Baharı” bütün hesapları yeniden alt üst etti.

Milli Görüşçülerin “İhvan”cılıkları depreşti. İhvancıların ise hiç bir zaman ılımlı olamayacakları açığa çıktı.

Batı, “Sünni kalkanı” (açık yeşil kuşak) projesinde hızla revizyonlara gitti.

AKP İslamcıları için belki de yüz yıldır beklenen an gelmişti; ve “Arap Baharı” vesilesi ile İslamcılarla Batıcılar arasındaki tarihi rövanşı alabileceklerdi.

İhvan rüzgarında yelkenlerini şişirip, Ortadoğu’daki yayılmacı hedeflerine ulaşacak; böylece Batılı sahiplerinin de vazgeçemeyeceği “ebedi” bir iktidara dönüşeceklerdi.

Batı’nın bütün uyarılarına rağmen bu yöndeki atılımlarını sürdürdüler.

ABD 1980 den beri yatırım yaptığı Fetullah Gülen cemaati içindeki yapılanmasıyla, Erdoğan ve ekibini cezalandırmaya kalkınca da kılıçlar çekildi.

Erdogan da dönüp, tasfiye ettiği TSK’nın “eski düzeni” korumak isteyen, bunun için kapağı Rusya’ya atmayı planlayan kanadı (Avrasyacılar) ile yeniden müttefik oldu. Atlantikçileri (FETÖ kodlamasıyla) tasfiyeye başladı.

İzlemekte olduğumuz darbe matruşkası bu sürecin geçici bir görünümüdür, şimdilik.

Hasılı kelam, Erdoğan ve Avrasyacılar, öyle sadece korkularından bu yola girmiş değil. Elbette korkuyorlar, yakalandıkları anda başlarına ne geleceğini çok iyi biliyorlar. Ama taht oyunlarında hedefsiz, plansız kral olmaz.

Çünkü iddiayı yitirdikleri anda, iktidar blogunu sürdürmeleri ve merkezinde durmaları mümkün olamaz.

Hatırlayalım, Türkiye’nin “satılabilir potansiyelleri” nelerdi?

TSK’nın bölgesel gücü, sünni eksenindeki potansiyel rolümüz, jeostratejimiz, pazar değerimiz.

Peki Rusya Çin merkezli bir eksende Şiilerin lideri İranla “Sünnilerin lideri” Türkiye’nin işbirliğinin stratejik değeri ne olabilir?

Bu kabus senaryosunun önündeki engeller aşılabilir mi?

Yani evdeki hesap alt emperyalizm olmak ve küresel sistemde sınıf atlamak ise, böyle de olmaz mı?

Gördüğünüz gibi, bu pirinç daha çok su kaldırır.

Ama son KHK lerden de belli ki, Saray için bir şey artık çok net, küresel zirvelerde kılıçlar çekilmiş durumda ve herkes tahkimatını yapıyor.

Öte yandan aralarındaki itişmenin gürültüsü de kafamızı karıştırmamalı.

Nasıl ki, 12 askeri darbesiyle ekonomiye küresel bir format atıldı, 20 Temmuz 2016 darbesiyle de devlete yine küresel sermayenin ihtiyacına uygun bir format atılıyor.

(devam edecek)