Eğitim: İktidarın Aşil Topuğu*

22/09/2017

A. Haluk Ünal

İktidarların zayıf noktası bir topuktan çok daha fazlasıdır, her zaman.

Ama Türk toplumu ile devlet arasındaki ilişkiye baktığımızda, abartısız hangi siyasi görüşten, hangi kimlikten olursa olsun, her hanedeki en yakıcı sorunun “Eğitim” başlığı altında konuştuğumuz süreç ve örgütlenme olduğunu iddia edebiliriz.

Bu da “eğitim” sorununu mevcut iktidarın aşil topuğu haline getiriyor.

Ne hazindir ki, şu günlerde alevlenen eğitim tartışmaları bunun farkında olan bir muhalefete duyduğumuz umudu yeşertecek durumda değil.

Yine muhalefet, sol ya da  HDP eleştirisi mi demeyin; bu belayı savuşturmamızın tek yolu, alternatif bir siyasal odak oluşturabilmemiz.

Ak Saray ittifakının encamı, sicili, niyeti, hedefi, programı çok açık.

Zayıf karnı olan noktalar da ayan beyan.

Bütün mesele bu noktaların tamamına, bütünlüklü bir alternatif program (Demokratik Cumhuriyet Ortak Vatan) sunan ve bunu CHP ye veya AKP ye oy vermiş Ayşe teyzenin anlayacağı tarzda anlatabilen bir güç merkezinin ortada olmaması.

Eğer güçlü bir muhalefet bloğu – demokratik cephesi- örülebilecekse bu, – şu ana kadar da kanıtlandığı üzere- partiler arası değil, kitapta yazdığı gibi sınıflar arası ittifaklarla olacak.

Sınıflar arası ittifaklar da – tarihte çok açıktır- kadroları değil, ancak kitleleri etkileyecek programlarla mümkündür.

Bir başka ifadeyle “aşağıdan” gerçekleşebilir.

Devam edeyim; evet ülkedeki demokratik muhalefetin durumu, alternatif program üretememek bakımından çok hazin.

Genetik bir çocukluk hastalığı gibi.

Ama geçmemiş; kalıcı hasarlara da neden olmuş görünüyor.

Bir an kabul edelim, demokratik muhalefetin alternatif program üretmek için engelleri söz konusu; peki tekil ve makro konulara karşı neden kampanyalar düzenlemez?

Eğitim sorunu tam da böyle bir konu.

Bu ülkede hangi evin kapısını çalarsanız çalın, içeride mutlaka bir eğitim faciası söz konusu.

Bu ülkede yoksullar, ücretliler, plaza ve fabrika köleleri, ister dindar ister laik olsun, hangi partiye oy verirse versin, çocuklarının hiç bir geleceğinin olmadığını bilecek, hissedecek durumda.

Ülkenin ezici çoğunluğunu oluşturan bu topluluk, ancak üst orta sınıf ve yukarısı için mümkün görünen paralı eğitim olanaklarına ulaşamayacaklarının da farkında.

Peki orta sınıflar kendisini güvende hissediyor mu?

Kesinlikle hayır. Çevremde onlarca böyle arkadaşım, meslektaşım var, kendi sınıfsal pozisyonlarının pamuk ipliğine bağlı olduğu bu ülkede, çocuklarına bir gelecek sağlamanın, onları kendi insanlıklarıdan bile vazgeçiren bir fedakarlık süreci haline geldiğini çok iyi görüyorlar.

Bir süredir bu konu etrafında birbirinden kopuk da olsa eşzamanlı bazı çoban ateşleri yanmaya başlamıştı.

Erdoğan, her şeyin iki dudağının arasında olduğunu bir kez daha kanıtlayarak, TEOG’u kaldırtınca, konu yeniden gündemi kuşatıverdi.

Beklenir ki, bu vesileyle çoban ateşleri çoğalsın, yayılsın ve bir değişim zorlamasına dönüşsün.

Ama üzülerek tespit etmek zorundayım ki, böyle olmayacak.

Çünkü yakılan çoban ateşlerine hakim olan “ gerici, şeriatçı eğitim” saptaması, bu girişimlerin sahiplerinin zihniyetine dair umut vermiyor.

Bu nedenle de her evdeki yakıcı gerçekliğe dokunan bir kampanyaya dönüşme şansı taşımıyor.

Peki önermemiz ne olmalı?

Eğitimci de ebeveyn de değilim, ama bir özgürlükçü olarak, komşularımın tümü çocuklarının kapitalizm tarafından tanımlanmış bir “birinci lig” oyuncusu olması için çırpınıyor.

Çocukları “birinci lig” oyuncusu olursa “paçayı kurtarır” inancındalar.

Tıpkı ebeveynlerimizin bizim için düşündüğü gibi.

Bir özgürlükçü olarak, böylesi kapitalizm içi bir hedefle kendimi sınırlasaydım bile, mevcut eğitim sisteminin nasıl bir cinayet olduğunu, bu ülkede, bu bozuk düzende, herkese kolayca anlatabileceğimizden eminim.

Bir an yalnızca kapitalizm içi düşünmeyi sürdürsek bile, bilimsel kuşku ve özgüven kazandırılmayan çocukların bırakalım ülkeye kendisine bile hayrının olmayacağını anlatmak hiç zor olmazdı.

Kaldı ki, biz eğitim kavramının günümüz Dünyasında bilimin, pedagojinin ulaştığı noktada, nasıl bir cinayet aracı olduğunu anlatmakla yükümlüyüz.

“Eğitimin”, tıpkı sağlık, ulaşım, konut gibi temel insan haklarından olduğunu, doğuştan hak edildiğini ve parasız olması gerektiğini anlatmak da bizim işimiz.

Günümüz Avrupa standartlarında bir eğitim sistemini savunan sosyal demokrat bir partinin varolduğu koşulda, biz de rolümüzü çok daha kolay oynayabilirdik.

Öte yandan az önce söz ettiğim çoban ateşleri hala “gerici/ilerici” kategorileriyle düşünen muhafazakar modernistler, pozitivistler olduğu için, işimiz daha da zor.

Ama bu yapmamız gerekenin aciliyetini ve önemini değiştirmiyor.

Biz 90 yıllık Cumhuriyet’in “eğitim” kurgusunun nasıl erkek, tekçi, ırkçı, ayrımcı, ezberci, bilim dışı bir zihniyetin ürünü olduğunu anlatmakla yükümlüyüz.

Bu gün yapılan, 90 yıldır yapılana ( dindar değil) dinci bir sos eklemekten öte bir anlam taşımıyor.

Zihniyetin özü değişmiyor.

İster Laik ister dinci, nihayet hepsi de kinci, ayrımcı, milliyetçi, tekçi nesiller yaratmaya yaradı ve yarayacak.

Bu gün eski Milli Eğitim ve Kültür Bakanı Erkan Mumcu, Ruşen Çakır’ın programında çok çarpıcı ve radikal bir konuşma yaptı. İşin felsefesi bakımından bir çok yerine katılıyorum.

Bu örnekten de gördük ki, son tahlilde sunduğu kapitalizm içi liberal perspektif bile akıllı bir sistem partisinin elinde güçlü bir araca dönüşebilir. Kitlesel bir talep yaratabilir.

Hiç bir komplekse kapılmadan, elinizi vicdanınıza koyup dinleyin söyleşiyi; sonra söyleyin, hangi muhalif odak kamusal alanda – geçtim aşkınlığı- eğitim konusunu böyle tartışıyor.

Direnç, basiret, kaliteleriyle gurur duyduğumuz HDP’den sıkça duyduğumuz ana dilde eğitim hakkı kazanıldığında insanın insanileşme yolculuğuna hizmet eden bir eğitim sistemini garanti etmiş olacak mıyız? Ötesinde ne söylüyoruz?

Eğitim Sen; TÖS’ün TÖB-DER’in bayrağını taşıyan değerli kurum.

Ödedikleri bedelin haddi hesabı yok.

İyi de bu güne kadar bu kurumun Türkiye’de “eğitim öyle olmaz böyle olur” diye öne atıldığı bir kampanya, bu yönde yazılmış bir manifesto gören, bilen var mı? (Siz buna iki açıdan da sağlık, ulaşım ve konut konularındaki ilgili kurumları ekleyebilirsiniz.)

Ayrıca adem-i merkeziyetçi bir parti vaadi bir hayal değilse, eğitim sistemi modelini yine merkez komitelerin uzman büroları hazırlayıp, ideolojik bürolar mı son biçimini verecek?

Yoksa örneğin eğitim tasarısını eğitimcilerin meslek örgütleri, sendikaları, öğrenci örgütleri ve veli birlikleri mi hazırlayıp, partinin önüne koyacak?

Uzun yıllar bizim kötü film yönetmenlerinin sığındığı para yok bahanesi gibi; iktidarın medya tekeli bahanesini bırakalım artık.

Bakın Tuğluk’un annesine yapılanlara karşı sosyal medyada oluşan infial nasıl bir telaş yaratıp, herkesi göstermelik açıklama telaşına soktu.

Gündemi belirleyebiliriz, yeter ki viral bir sözümüz, bir hikayemiz olsun.

Yoksa nasıl diyeceğiz; “ey Erdoğan sen çocuklarımızı dindar ama kapitalist pazara tüketim köpeği olarak yetiştirecek bir eğitim peşindesin”

Ya da, “çocuklarımızın arasındaki fırsat eşitsizliklerini büyütmek ve yoksul çocuklarına ihanet etmekle meşgulsün.”

Bunları diyebilmek için, biz ne istiyoruz, belli olması gerekmez mi?

Kısacası bu konu, inşa edilen faşizmin zayıf karınlarından birincisi; en önemlisi, en viral olanı.

Tek başına bu alanla sınırlı bile kalsa; başlatılacak iyi düşünülmüş, inandırıcı, yalın, seküler bir eğitim reformu kampanyası iktidarı ciddi biçimde sarsabilir.

Sonuç yerine

Buraya yazının bütününden farklılaşan bir not düşmeden bitirmek eksik kalabilirdi.

Bir den çok farklı yazının konusu olsa da burada söylenmeli.

Eğitim reformu üzerinde düşünmeye başladığımızda karşımızda iki aşamalı bir içerik görüyoruz. Birisi temiz kapitalizmin öğrenim sistemi, diğeri ötesine bakan özgürlükçü, çoğulcu, bilimsel bir öğrenim sistemi.

Bu ikisini birleştirmeksizin Türkiye’de inandırıcı bir alternatif sunmanın mümkün olmadığını düşünüyorum.

Bu açıdan Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu’nun da benzer bir atmosferde ciddi bir laboratuvar süreci yaşadığını düşünüyorum.

Bastığımız zemin kapitalist küresel standartların çok gerisinde, ama biz kendimizi bununla sınırlamayıp, daha insani olana, ötesine kapılar açan, hatta geçen bir modeli nasıl bir  ifade edebiliriz?

Asıl mesele de bu!

*İlk olarak deng24.com’da yayınlanmıştır.