YENİ SAVAŞ DEVLETİ

09/09/2017

A. Halûk Ünal

Turgut Özal, başkanlık sistemini doksanlarda tartışmaya başlamıştı.

Mevcut parlementer sistem “Türk” burjuvazisi ve egemen ittifakının ihtiyaçlarını artık karşılayamıyordu.

En önemlisi, devletin askeriye merkezli kurgusu artık küresel sermayenin ayağına bağ oluyordu.

Askeriyenin de çekirdeğini oluşturan Türk Gladyosu yaramaz çocuk oldu hep; Amerika’nın ve NATO’nun sinirlerini oynatabildi.

Uzun süredir de kamp değiştirmeyi savunuyor, Rusya federasyonu ile kabul edemeyecekleri ilişkiler geliştiriyor. Özerkliğini korumanın savaşını veriyor.

Oysa kapitalizmin küresel koşulları, Ortadoğu’nun ve Asya’nın yeniden paylaşımı, bu paylaşımda Türkiye’ye biçilen yayılmacı, hegemon alt emperyalizm rolü, çok daha hızlı hareket edebilen, küresel ve yerel sermaye ile çok uyumlu, hızlı kararlar alabilen, istikrarlı ve çok daha geniş bir kitlesel rıza sağlayabilen siyasi, idari bir yapılanmayı gerektiriyor.

Eski model artık çalışmıyor.

Askeriye tarafından belirlenen bir sermaye sınıfı yerine, sermaye sınıfı tarafından belirlenen bir askeriye.

Başkanlık sistemi bu açıdan bir çok sorunu çözebilirdi.

Elbette emperyal dehlizlerdeki pazarlıkları, tartışmaları bilemiyoruz, ancak bu modelin tekrar ileri sürülmesi Erdoğan’a nasip oldu.

Askeriyenin tasfiyesi, yeniden yapılandırılması, yanısıra başkanlık modelinin inşası da Erdoğan’ın görevleri arasına katıldı.

Bu inşayı tıpkı 12 Eylül’de olduğu gibi açık bir diktatörlükle yapmak da bu zaruretin bir başka yönü.

Gerek Türkiye’nin yönetilemez hale gelen iç çelişkileri, gerek sömürge halkın önlenemez isyanı, gerekse HDP sürecinde görünür hale gelen, Kürt halkı öncülüğünde Anadolu emekçilerinin potansiyel değişim dinamiğini göğüsleyebilecek bir inşa süreci ancak şu an yürürlükte olan açık diktatörlükle mümkün.

FAŞİZM TARTIŞMALARI

Bu ülkede hep kuşbakışı İzmir “demokrasi” görünür; Hakkari “faşizm”.

Ama İzmir’den bakıldığında Hakkari, faşizm görünmez, maalesef.

Sorun tam da burasıdır, zaten.

Elbette faşizm tartışması yapılmalı ve yapılacak.

Ama asıl önemli olan, yeni devletin, hangi ihtiyaçların ürünü olarak biçimlendiğini anlayabilmek.

Bu noktada analizlerin büyük çoğunluğunda işi Erdoğan’ın korkularına, suçlarına bağlama eğilimi ağır basıyor.

Bu tür roller üstlenmiş liderlerin meşrepleri, nitelikleri önemli olsa da devletlerin niteliğini belirlemezler.

Bunu belirleyen o devletin temsil ettiği sermayenin çıkarlarıdır.

Üstelik 1930’ları veya 70’lerin örneklerini okuyarak da güncel bir faşizm modeli elde edemeyebiliriz.

Bu konuda, bir çok önemli önermeyi ve bilgiyi barındırsa da, benzer bir sorunla malül yazısında Ahmet İnsel, Umberto Eco’dan çok yerli yerinde bir cümle aktarmış; “Yirmi birinci yüzyıl insanının yanılgısı, faşizmin tekrar Nazi üniformasıyla geleceğini sanmasıdır.”

Sömürgeci devlet, varlık transferleriyle palazlanmış bir sermaye ve onun yeni hedefleri doğru anlaşılmaksızın, faşizm tartışmaları 1980 öncesi sığlığından daha ileriye gidemez.

İnsel, bir çok güzel argümanın ardından, yazıyı bir devlet biçimi tespitine sıkıştırıyor. Sanki bu güne kadar sol, bu tür tespitler yaptığında, stratejisine, taktiğine bir katkısı oldu.

Tersine bu tartışmalar yapılır, gündelik hayat stratejisiz, taktiksiz, topun gelişine vurarak devam eder.

Bu ülkede Kürt isyanı silaha maceracılığı nedeniyle başvurmadı.

Bütün sömürge devletlerin sömürgelerdeki açık, faşizan diktatörlükleri gibi bir idare altında olduğu için başvurdu.

Kürt coğrafyası emperyalist batı tarafından yüz yıl önce bölünüp, Türkiye, Suriye, Irak ve İran ırkçı ve sömürgeci devletlerinin denetimine bırakılan bir coğrafya.

Sömürge yalnızca deniz aşırı olmak zorunda değil.

Kürdistan bir sömürgedir ve Türk devleti de tipik bir sömürge yönetimi olarak, Küçük Asya’nın bütün halklarıyla birlikte Kürt halkını da inkar ve asimile etmek için elinden geleni yaptı; yapmayı da sürdürüyor.

İşin bu yönü milliyetçi ya da Kemalist Türk solu tarafından görülmek istenmediği için devlet tartışmaları da hep sorunlu ve yanlış gelişti.

Türkler, soluyla sağıyla bu gerçeği inkar etmeyi, görmezden gelmeyi tercih ettiler.

Kürtler ise buna teslim olmaktansa isyan etmeyi tercih ettiler.

38 yıl önce başlayan son büyük isyan, bu gün de çok büyük nitelik değişiklikleriyle sürüyor.

Bu isyanın geldiği nokta bir çok başka bileşenin de katkısıyla yerel büyük sermayeyi arafa taşıdı.

Ya Cehenneme ya da “cennete” gidecek.

Ya kaynak sorunlarına kalıcı bir çözüm bulacak, halka sus payı dağıtmayı sürdürecek, bir süre alt emperyalist, bölgesel hegemon bir devlet olarak yaşayacak; ya da çözülüp dağılacak.

Eski dengeyi sürdürmenin imkanı kalmadı.

Bir süre diyorum, çünkü Ortadoğu’da 5 yıl sonrasını kimse göremiyor.

Dahası bu günlerde yükselen -bu yazıya sığmayacak- yeni tartışma, Rakka ve Deyr-Zor sonrası gelişebilecek yeni ve kapsamlı bir savaşın potansiyelleri hakkında.

Tabi ki, Erdoğanizmin geliştirmeye çalıştığı modelin en çok benzediği model; faşist diktatörlükler.

Para militer örgütlenmeleriyle, parti devletiyle, merkezileşmiş tekelci medya yönetimiyle.

Ama buna faşizm demek ya da dememek bence çok belirleyici değil.

Erdoğan çoktan bıçağı boğazımıza dayadı.

Eğer iddia edildiği gibi mesele yalnızca Erdoğan’ın suçları ve korkularıysa, Küresel güçler onu çok geçmeden tasfiye edecektir.

Müesses nizam restore edilir; biz de plaza ve fabrika köleliklerimize dönebiliriz.

Ama asıl mesele, sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda, açık bir diktatörlük üzerinden yeni bir savaş devleti inşa etmekse; bu sorunun üstesinden klasik faşizm tartışmalarıyla da anti-faşist cephe hurafeleriyle de gelemeyiz.

Müesses nizamın büyük krizini görmemiz ve analiz etmemiz şart.

Kurtarma operasyonuna bile baktığımızda durumun vahametini anlayabiliriz.

CHP’nin bu operasyondaki çerçevesi Adalet Kurultayında çizildi.

Derin CHP, babaannesinin sandığından çıkardığı sosyal devlet modeliyle sermayenin ve halkın durumuna çözüm arayacak kadar çaresiz.

Akşener’in yeni partisine bakın. Programını okumadık ama, sözcülerinin kanaldan kanala, panik içinde “askeriyeyi dağıttılar” diye geziniyor olmasından durumu anlayabilirsiniz.

Kendilerine milli merkez diyorlar.

Küresel sermaye eski uç beyliğini bunlarla mı kurtaracak?

Sonuç olarak, tekrar edelim; yeni bir savaş devleti inşa ediliyor.

Bilinen bütün burjuva diktatörlük deneylerinin mirası ihtiyaca göre kullanılıyor.

Bizim yanıt bulmamız gereken; CHP, AKP tabanındaki fabrika ve plaza kölelerine nasıl bir gelecek vaadedeceğimiz.

Savaş devletinin inşasını milyonlarca ücretlinin aktif desteğiyle, Kürt Türk halkının birleşik mücadeleyle durdurabiliriz.

Kitlelerin uğrunda mücadeleye, fedakarlığa değer, somut, anlaşılır alternatif bir gelecek tahayyülünü duymaya, anlamaya ihtiyaçları var.

Bunu yapabilecek tek güç de Kürt Özgürlük Hareketi ve onunla birlikte mücadeleyi seçmiş “Türk” Solu’dur.

Acil görevimiz, söz ettiğim güç merkezinin etki alanındaki bütün fikri sermayemizi toplayıp, bir alternatif Türkiye; demokratik cumhuriyet yol haritası yazmak değilse; nedir?

http://deng24.com