Nuray Mert ve Alaturka Pravda

13/08/2017

A. Halûk Ünal

Nuray Mert vesilesiyle yaptığımız tartışma “laik mahalle” içi bir tartışma aynı zamanda.

Tartışmaya bu niteliğini veren, ilke ve değerler üzerinden gelişiyor olması.

Tartışma bir kez daha, “laik mahalle”nin aslında kendi içinde ne kadar farklı değerlere sahip olduğunu gösterdi.

Hepimizi kuşatan tarihi kriz aslında bir değerler krizi anlamını taşımasa, belki bu tür tartışmalar bu kadar önem kazanmaz.

Ama her vesileyle görüyoruz ki, ülkenin yaşadığı kaos ve kriz ciddi bir değerler çatışması aynı zamanda.

Önce deng24.com da sonra da unalhaluk.com adresindeki blogumda yayınladığım ilk yazıda olayda iki ana taraf oluştuğunu, bir taraf fikir ve ifade özgürlüğü perspektifinden tartışırken diğer kesim de yayın kurulu hakları perspektifinden tartıştığını söylemiş ve tartışmayı kendimce derinleştirmeye çalışmıştım.

Özetle benim eleştirim Cumhuriyet’in “sol”da çok yaygın görülen bir çifte standarttan kurtulmuş gibi yaparken kurtulamadığının ortaya çıkmasıydı.

Tartışmaya katılım arttıkça yeni eleştiri açıları da belirginleşti.

Bunlardan biri tartışmayı Nuray Mert’in nitelikleri üzerinden geliştirenler.

Nuray Mert’in vasıfları, yazarlık kalitesi, Cumhuriyet okuyucusunu yeterince düşünmeden yazması gibi ciddiye alınması zor bir sürü eleştiri yapıldı.

Bu seviyeye düşmeksizin Mert’in nitelikleri üzerinden tartışan yaklaşımın en iyi örneği bu gün BirGün Pazar’da yayınlanan İlken Küçükparlak’ın yazısı.

Önce seviyeli seviyesiz ayırmaksızın bu tür yaklaşımlara ilk itirazımı tekrar edeyim.

Eğer Cumhuriyet yayın kurulunun davet ettiği ve uzun süredir yazan bir kişiyi, “laik mahallenin” hassas olduğu bir konuda ters yazdığı için kovulmasının tartışılması ve seçeceğiniz bütün sıfatlar yayın kurulu öznesine dönük olmalıdır.

Aksi halde sizin eleştiriniz tam da cemaatçi bir zihniyete tekabül eder ki; bunun kabul edilebilir bir tarafı olmadığı gibi, içinde yaşadığımız değerler krizine bir katkısı da olmaz.

Küçükparlak’ın yazısına gelirsek, bütün önermeleri ve iddiaları son derece tutarlı.

Aydın sorumluluğu, yazının kalitesi, derinliği vb. konuları evrensel bir yerden, Batılı düşünürlerin argümanlarıyla besleyerek ortaya koymuş; imzamı da atabilirdim.

Eğer Küçükparlak, yazısında ortaya koyduğu kriterleri yalnız mağdure için değil, bütün Cumhuriyet yazarları için kullansaydı.

Küçükparlakın yazısı güzel çünkü ortaya koyduğu kriter ve kalite değerleri yalnızca Cumhuriyet için değil, demokrat kabul ettiğimiz, sol kabul ettiğimiz bir çok köşe yazarı için de kullanacak olursak, eleğin üstünde kaç kişi kalır bu ülkede acaba?

Küçükparlak kaçınılmaz olarak tartışmayı çok daha anlamlı bir yere, aydın, uzman ve entellektüel faliyet meselesine taşımış oluyor.

Bu konu bu yazıya da bir kaç yazıya da sığmayacak önemde. Ben kısaca düşüncemi belirtip geçeyim.

Bu ülke tarihinde demokratik bir aydın hareketi olmadı.

Türkün aydını yoktu askeri vardı. Türk olmayan kadim halkların aydınları ve aydın hareketleri mevcuttu.

Irkçı ve sömürgeci İTF siyaseti ve o eksende kurulan Cumhuriyet, büyük Türkleştirme, manevi ve maddi varlık transferi politikasını başlatınca kala kala Türk veya “ne mutluTürk” bir yarı münevverler kuşağı, boşalan alanı işgal etti.

Elbette mebzul miktarda münevver de kalmıştı ama onların sayısı da, başlarında sallanan kılıç da, bu geleneği dönüştürmeye izin vermezdi.

Bizler de bu insanların yarı münevver ahfadıyız.

Aydınlanma da iradi planlarla olmuyor. Stalin ve Mao denedi, sonucu biliyoruz.

Bu durumda tarihi bir icad yapıp alaturka kavramını bulduk.

Ve bir çok şeyi alaturka imal ettik.

Meseleye Küçükparlak gibi bakan arkadaşların asıl bu alaturkalıkla mücadele etmesi daha değerli.

Bu cümleden tartışmanın içindeki alaturkalığa geleyim.

Çok iddialı konuşamam ama bildiğim kadarıyla Dünya’nın saygın medya kuruluşlarının çıkarttığı gazetelerde, bizimkiler gibi ve bizimkiler kadar köşe yazarı bulunmaz.

Gazetelerin köşe yazarları, haber analiz ve yorumcusudur.

Kanaat önderliği yapmaz, ülke siyasetine yön vermeye çalışmazlar. Bu, habercilik etiğiyle uyuşmaz.

Bu nedenle gazetelerin ideolojik pozisyonları olmaz, siyasi pozisyonları olabilir, ama bu da köşe yazarı kriterlerini değiştirmez.

Siyasi pozisyonla da ideolojik pozisyon çok farklı şeylerdir.

Oysa bu ülkede basının tarihinde tek tük istisna örnek dışında bağımsızlık söz konusu olmadı. Hemen her tür basın organı devletin ve egemen blokun farklı kesimlerinin sözcülüğünü yapmak amacıyla kuruldu.

Bunun ilk örneklerinden biri de Cumhuriyettir.

Kanaat önderi, siyasi “öncü” yazar formu da Pravda’dan mülhem bir modeldir.

Ama bunu yalnızca Cumhuriyet değil, zamanın sağ ve sol olarak nitelendirilen bütün ana akım gazeteleri kullanmıştır.

Peki şimdi neyi tartışıyoruz, pravdaları nasıl çoğulcu kılarız?

Çoğulcu olsa mı olmasa mı iyi?

Ama bu gazetelerin hala pravda olduğunu, yani hala esas olarak gazetecilik yapmadıklarını tartışmıyoruz.

Peki kanaat önderleri, politik ve ideolojik pozisyondakiler ne yapacak?

Elbette rezonans içinde olanlar geçmişte de olduğu gibi popüler veya seçkin yayınlar yapacaklar.

Bunun da Dünya’da iyi örneği çok.

Eğer gazetecilik yapacaksanız, köşe yazarlarınız da analiz ve yorumcu olacak.

Mesela tartışmasız bir örnek vereyim Fehim Taştekin.

Ben bir gazete yapıyor olsam haberciler dışındaki bütün köşe yazarlarının haber yorum yazan insanlar olmasını isterim.

Böyle bir gazete bulsam abonesi olurum.

Çünkü hepiniz bilirsiniz ki, haber tekil bir olaydır. Ama belirli bir süre içinde gerçekleşen bir çok olayın içsel bağlantıları vardır ve bu bağlantılar yorumlandığında, hayatımızın gidişine, geleceğe ilişkin çok önemli bilgiler ve uyarılar elde edebiliriz.

Uzatmayayım, Küçükparlak’ın kriterleri her yazarı bağlamalıdır.

Ama dergi dergiliğini, gazete gazeteliğini bilmelidir.

Eğer Cumhuriyet gerçek bir gazete zihniyetiyle çıkıyor olsa köşe yazarı profili büyük ölçüde değişir;  Nuray Mert de zaten böyle bir yazı yazmazdı.

Haber yorumcu olarak görev yapardı yayın kurulu da bu konudaki başarısıyla değerlendirirdi. Yani ideolojisiyle değil, liyakatiyle.

İlk yazıda da söyledim, yarın başka bir köşe yazarının Anadolu Cumhuriyeti önerisini tartışmaya açmayacağını, federalizm önermeyeceğini kim garanti edebilir? Tek garanti yazarların otosansürü ve Nuray Mert ibretidir.

Oysa evrensel standartta bu tür yazılar popüler bir haberciliğin, sadece haber konusu olurlar, “Nuray Mert evrim teorisi kanıtlanmamıştır dedi.”

Bu konuda kim ne diyor haberin kutularıdır.

Yok, komşu köşe AKP faşist mi otoriter mi; öbür köşe Kemalist devrimi tartışıyorsa, bu köşedeki de elbette Evrimle ilgili görüşünü anlatır.

Yani popüler gazete süsü verilmiş pravda olmak yerine gerçek gazetecilik yaparsanız, bu tür kazalar başınıza gelmez.

Sadece haberciliğin kalitesini yükseltmekle kalmaz, entellektüel faliyetin kalitesine de dolaylı katkı yaparsınız.

Çoğulculuk önemli bir ilkedir, ama her zaman farklı bir çokluk zemininde hayat bulur. Çokluk, çok dinamik ve değişkendir. Onu bir kalıba dökmek isterseniz, hep yanılırsınız.