Nuray Mert Vakası

11/08/2017

A. Halûk Ünal

Elbette bir vaka-i hayriye değil, ama “sol” cenahta neredeyse o ayarda bir tartışmaya sebeb olacak gibi görünüyor.

Bütün kesimlerden tartışmaya katılmayan neredeyse kalmadı.

Bari ben de bu toplantının “ konuşmayı düşünmüyordum ama dayanamadım” cısı olayım.

Tartışmaya katılan bütün yazarları iki eksende tasnif etmek mümkün.

Bir kesim olayı, “fikir ve ifade özgürlüğü” kapsamında ele alırken; diğer kesim, “yayın politikası bağımsızlığı” kapsamında ele alıyor.

Hal böyle olunca da “ifade özgürlüğü” temellendirmesi dayanıksız, güçsüz bir önermeye dönüşüyor.

Çünkü ifade özgürlüğü ile yayın politikası özgürlüğü birbiriyle çelişen konular değiller.

Bir ülkede ikisi birden güçlü biçimde varlığını sürdürebilir.

Hatta ifade serbestliğinin çok daha geniş olduğu zamanlarda, yayın politikaları daha sıkı ve geçirimsiz (bir tür geçimsiz) olur.

İdeolojik yayınların yayın politikaları, iktidara gelen her yeni fikirle değişir, demokrat yayınların ise basit bir kaç evrensel ilkeye sadık olup, gerçeğin peşinde koşmaları beklenir.

Bu arada yadırgamayın, bundan böyle Türkiye’nin geçmişinden söz ederken artık demokrasiden değil, serbestliklerden söz etmeyi ilkesel olarak gerekli görüyorum.

Bence mesele ne ifade özgürlüğü ne de yayın politikası bağımsızlığı ile ilgili.

Mesele tamamiyle hepimizi 90 yıldır kuşatan otoriter, tekçi, erkek zihniyetle ilgili.

Ya da bu zihniyetle gerçekten yüzleşmemiş oluşumuzla ilgili.

Lafa gelince hiç birimiz mangalda kül bırakmıyoruz, ama hepimizin maskesi pratik içinde düşüveriyor.

Genellemeyle başlamamın nedeni, fırsat buldum Cumhuriyetçilere yükleniyorum sanılmasın diye.

Benzer bir deneyimi siyasi hayatım içinde en az üç kez yaşadım.

Bunlardan ikisi Stalinizm yıllarında, diğeri çok yakın zamanda.

Hepsi de bu gün Cumhuriyet yayın yönetiminin çifte standardına sarıldılar.

“Canımız istediğinde davet eder, canımız istediğinde de kovarız!

Yayın kurullarının bu serbestliği her zaman vardır.”

Şu anda “yayın politikası bağımsızlığı” tezine sarılanların itirazlarını duyar gibiyim; olup biten anlattığın gibi bir keyfiyet değil.

Kusura bakmayın arkadaşlar, keyfiyet, hem de sonuna kadar keyfiyet.

Neden mi?

Cumhuriyet’in merkezine ister Hasan Cemal’i, ister Balbay’ı ister Dündar’ı, ister İlhan Selçuk’u koyun; Cumhuriyet, Cumhuriyettir. Özü değişmedi, değişmez.

Peki, şu sıralar pek moda ettiğiniz terimle bir allahın kulu adil bir yanıt verebilir mi; Nuray Mert’in fıtratı ile Cumhuriyetin fıtratını cem edecek yayın politikası neydi?

T.C. mimarisinin üç kadim kurumu, Askeriye, CHP ve Cumhuriyet gazetesidir.

Nasıl oldu da Nuray Mert’i davet ettiniz?

Davet ederken Mert’in çizgisi, pozisyonu, zihniyeti hiç mi tartışılmadı?

Misyon bu kadar mı dağılmış durumda? O zaman verin Balbay’a kurtulun.

Ya da şöyle soralım; büyük ihtimalle Mert, bir kontrat yapmamıştır, yaptıysa da tek taraflı, formalite bir metindir. O da hukukçularınızın hatırlattığı bazı kurumsal ihtiyaçlara ilişkindir.

İhtimal ki, Mert de muhalifi olduğu fırsatçı iktidarı işe karıştırmanın tehlikelerini bilebileceği için, maddi ve manevi kayıplarından hareketle size dava açmayacak.

Peki, bu deneyimden sonra ne tür kontratlar yapacaksınız? Yayın politikanız bu kontratlarda nasıl ifade edilecek?

Ya bir süre sonra yazarlardan biri kalkar; yahu bu anayasanın ilk dört maddesinin dokunulmazlığı çok yanlış derse, ne yapacaksınız?

Ya da biri kalkıp, Amerika gibi biz de adımızı bir topraktan alsak, Anadolu Cumhuriyeti olarak adımızı değiştirsek gibi bir düşünceye ulaşsa ne yapacak?

Yayın yönetmenine yahu bir süredir böyle düşyünüyorum ama yazsam ne olur sence, demek zorunda mı kalacak?

Ya da daha kötüsü, bu düşüncesini özgürce düşünmeyi sürdürmekle mi yetinecek?

Çoğulcu, çok sesli görünmek, çok daha geniş kesimlere hitap edebilme arzunuzdan vaz mı geçeceksiniz?

Ya da Nuray Mert lazımsa onun da bize uygun olanını biz yetiştiririz; kararına mı vardınız?

Çünkü bu nokta ne tür bir yayın olduğunuzla ilgili.

İdeolojik bir propaganda yayını mısınız?

Yoksa iddia ettiğiniz gibi gerçek bir gazete misiniz?

İdeolojik veya propaganda yayını kavramını bilerek seçtim. Çünkü benim için artık bu türden yayınların kategorik olarak bilimsellikle de özgürlükle de hiç bir alakası yok.

Elbette var olacaklar. Bu tür yayınlar da demokrasilerde özgürce kendilerini ifade etmeliler.

Bu tür yayınların Stalin’e hakaret, Peygamber’e hakaret, Başbuğ’a hakaret veya tartışılmayacak doğrular, tartışılması teklif bile edilemeyecek doğrular gibi kırmızı çizgileri olması çok doğaldır.

Ama o zaman da insana sorarlar, varoluşu ideolojinizin eleştirisi anlamına gelen bir yazarı neden davet ettiniz?

Vitrininize renk katsın, siz de onun okuyucularına ulaşasınız diye mi?

Peki bu konuda çelik tüzüğünüzde bir ilke de mi yok mu?

Hangi ilkelerinize sadık kalır hangilerinden taviz verebilirsiniz?

Eğer gerçek bir gazeteyseniz, ilkeler evrenseldir. Irkçılık, cinsiyetçilik, çocukların korunması ve şiddet kırmızı çizgileriniz olabilir.

Bunun dışında birinin kalkıp, evrim teorisi kanıtlanmamıştır vb. bir tartışma yapması sizin için çok bir şey değiştirmez.

Sizin, yazarlarınızı iyi gazeteci oldukları için, iyi yazar oldukları için çağırmış olmanız gerekir.

Evrim teorisini kabul etmeksizin, iyi yazar, iyi gazeteci olunmaz mı?

Hani şu liderinizin hiç dilinden düşürmediği liyakat meselesi.

Peki Nuray Mert, davet ettiğinizde sahip olduğu liyakatı, yazdığı süre içinde mi kaybetti?

Bu olaydan sonra geride kalan yazarlarınızın bilinç altında yaşayacağı otosansür dürtüsünü ne yapacaksınız?

Çok mu naifler, çelik tüzüğe sadakatleri mi ölçüldü?

Yaptığınız reva mı bu arkadaşlara?

Beni ilgilendiren kısmı ise, haber seçimlerinize, bunun nasıl yansıyacağı?

Örneğin silah tırları haberlerinizin etkisinde kalmış geniş bir kitlenin, bu tasarrufunuzdan ötürü, bu türden haberlere nasıl bakacağını; ya da bu fırsattan istifade başlayacak karşı kampanyanın etkilerini hesapladınız mı?

Sayenizde açılacak -iki yüzlü ama etkili- “solun faşizmi” kampanyalarından bizlerin payına ne düşeceğini düşündünüz mü?

Üstelik Nuray Mert, başlattığı bu kadar önemli bir fikri tartışmada yenilmiş ve çürütülmüşken, karşı kampta olup da bu tartışmayı izlemiş olanların, onu çürütenlerle kovanları eşitlemesi tehlikesinin sonuçlarına dair bir fikriniz var mı?

Bunları düşünemeyecek durumda olduğunuzu sizlere yakıştırmak istemem; ya da fıkradaki gibi reklamlar bitti herkes baş aşağı durumunu yaşadığımızı düşünmek de istemem; Cumhuriyet gazetesi’nin TSKP’nin polit büro yayını değil, gerçek muhalif ve demokrat bir gazete olduğuz iddiasını taşıyamadınız sonuçta.

Bu yalnızca size ait bir sorun değil, bu ülkenin sağı da solu da çoğunlukla otoriter, tekçi ve erkek.

Erdoğanizm de bu “yerli ve milli” iklimin ürünlerinden biri sadece…

*Bu yazı ilk olarak deng24.com sitesinde yayınlanmıştır.