Anti Faşizm Ezberi ve Radikal Demokrasi*

04/08/2017

A. Halûk Ünal

Bir ülkenin siyasetini sayısız güç, kendi istediği yöne sürüklemek istese de ülke siyaseti, bu güçlerin bileşkesi yönünde ilerler.

Söz konusu güçlerin birer vektör olarak bileşkenin oluşumundaki etkisi, yalnızca nicelikleri ile değil nitelikleri ile de önem kazanır.

Bu noktada siyasetin bir kuralı olarak, egemen sınıf cephesindeki farklı çıkar gruplarının hem bürokrasi üzerinde hem de toplum üzerindeki etkileri çok önemlidir.

Bu etkiyi sağlayan da her bir güç odağının kendi özel çıkarını, toplumun belirli kesimlerinin çıkarları olarak sunabilme yeteneklerine bağlıdır.

İktidar bloku, hangi devlet biçimini hedefliyorsa, buna uygun bir program etrafında kitleleri birleştirir.

Kitlelerin korkularını, kaygılarını ve ihtiyaçlarını temel alan, onlara yeni bir gelecek vaadeden bir programla ortaya çıkar.

Bunun karşısında muhalefetin de kapitalizmden zarar gören ve görecek olan toplumsal kesimleri yanına çekmesi, bu kesimlerin birliğini sağlaması gerekir.

Bu da ancak pozitif/aksiyoner siyaset ve bir programla mümkün olabilir.

HDP’nin reaksiyoner çizgisi ve tıkanıklığı

HDP, Öcalan’ın projesini Cumhurbaşkanlığı kampanyası dışında doğru ele alamadı.

Proje, Öcalan tarafından çok açık ve net anlatılmış, Rojava’da da çok somut bir örnek oluşmuştu; 3. Yol…

HDK ve HDP nin rolleriyle ilgili kısmı geçiyorum.

Bu konuda bir özeleştiri yapıldı ama, HDP markası, alışkanlıklar vb.  artık HDK’nın gelişmesine, ilk hayal edilen hale gelmesine izin vermiyor.

Asıl önemli olansa bu stratejinin en temel özelliğiydi.

Reaksiyoner siyaset terkedilecek, -çok başka bir tutkalı olsa da- DTK gibi bir muhalefet bloku yaratılacak, alternatif anayasa ile iktisadi ve toplumsal perspektifin (alternatif program) ortaya konulacaktı.

HDP’nin marka olmasını sağlayan hamlesi Cumhurbaşkanlığı kampanyası oldu.

İlk kez ülke tarihinde devletten bağımsız birleşik bir sol odak, pozitif, aksiyoner siyaset yapacağının vaadini sunmuş, “yeni markanın” son derece başarılı bir tanıtımını yapmıştı.

Ancak 7 Haziran seçimleriyle birlikte – her ne olduysa- bu çizgi terk edildi.

“Seni başkan yaptırmayacağız” hamlesi, – pozitif/aksiyoner siyaset sürdüğü koşulda çok parlak bir taktik olabilecekken- çok yanlış bir kararla, bir stratejiye dönüştürülerek HDP, reaksiyoner siyasetin, Anti-AKP cephesinin yeni koç başı haline geldi.

Zaten izleyen kampanyaların sloganları bile sapılan yolu iyi özetliyor.

7 Haziran “Seni başkan yaptırmayacağız”; 1 Kasım’da ÖDP’nin “İnadına Aşk İnadına Devrim”inden mülhem, “İnadına HDP” gibi savunmaya çekilişin bir dışa vurumu; geldiğimiz noktada da “Durmayalım Durduralım” gibi STK kampanyası vari bir yaklaşım.

Faşizme karşı mücadele programı

Faşist diktatörlükler her zaman güçlü bir kitle desteğini arkalarına alan gelecek tahayyülleri ile iktidara yürümüştür.

Bu vaatlerin kimisi gerçekçi kimisi yalanlar üzerine kuruludur.

Ancak tümü de kitlelerin somut, yakıcı ihtiyaçlarından hareketle, onların inanacağı, ikna olacağı bir biçimde sunulur.

Burada bir analize ihtiyacımız olacaktır.

Faşizmin yükselişinden kim, nasıl zarar görüyor; kim, nasıl zarar görecek, kimler hangi faydaları elde edecek, vb. soruların yanıtlarına ulaşmak, bu kesimleri, sınıf ve tabakaları tasnif etmek için zorunlu bir ihtiyaçtır.

Strateji, bu analizin sonunda yükselen faşizme karşı bu kesimlerin hangi talepler çevresinde birleştirilebileceğinin belirlenmesidir.

Kimi kesimler ekonomik, kimi kesimler kimlik, kimi kesimler eğitim, sağlık, işsizlik vb. sosyal öncelikli sorunlara hassasiyet geliştirmiştir. (Bütün kamu oyu araştırmaları da bunun kanıtlarıyla dolu.)

Klasik sosyoloji disiplini bile, toplumun partilere göre değil, sosyal sınıf ve tabakalara göre dikey bölünmeler tarafından belirlendiğini kabul eder.

Eğer “yeni koşullar altında yeni ittifak politikası” diyorsanız; bir görevi de her koşulda sosyalistlere hayal gördürmek olan CHP’ninkinden daha geniş bir kitleden söz ediyor olmanız gerekmez mi?

Bu durumda AKP’ye oy vermiş (dindar) kitlelerin de süreçten zarar gören, tepki geliştiren kesimleriyle laik kesimlerin ortak veya farklı paydalarını tanımlamanız gerekmez mi?

Örneğin, gelişen devlet biçimine katiyen faşizm demeyen, hatta faşizm tanımına mesafeli duran, ama sonuçlarından ciddi zararlar gören kesimleri hesap etmeksizin, “dünden daha geniş” bir zemini kimle kurabilirsiniz?

Faşizme karşı mücadele programı, salt bir demokrasi programı olarak da adlandırılamaz.

Çünkü demokrasi kavramının çağrışımları, tıpkı laiklik gibi, çok çeşitlidir ve önyargılarla kuşatılmıştır.

Üstelik bu ülkede demokrasi talep eden toplulukların genele oranı hep çok düşük olagelmiştir.

Öte yanda, “kontrollü darbe”ye karşı, kontrollü “sol muhalefet” yaratmayı planlayan derin CHP bile reaksiyoner dili ve uslubu terketmiş; aksiyoner bir siyaset çizgisi izlemeye başlamış; “Adalet” gibi bir kavramla, “adalet yürüyüşü” gibi bir major eylemle,  milyonlarca insanı etkilemeyi, istediği mecraya akıtmayı başarmıştır.

Şimdi de CHP, “Adalet Kurultayı” ile yürüyüşünün programatik, fikri çerçevesini güncelemeye, Kemalizmi temize çekmeye hazırlanıyor.

Atlantik paktının ılımlı islam projesini terkedip, laik eksenli bir Orta Doğu projesine dönmeye hazırlandığı bir aşamada Kemalizmin temize çekilmesi çok daha büyük önem kazanmış durumda.

İlan ettikleri kurultay başlıklarına baktığımızda, ben ve benim gibilerin HDP’ye özellikle de Kürt Özgürlük Hareketin’in Bakur kesimine hatırlatmak için çırpındığımız yöntemi, başarıyla uyguladıklarını görmek mümkün.

Fedakarlık, cesaret, yüksek ahlak, diğerkamlık, zerafet, asalet, hepsi şart ve temsilcilerimizde fazlasıyla da mevcut; ama siyasi mücadeleyi kazanmaya yetmiyor, ne yazık ki?

Demokratik Cumhuriyet Ortak Vatan

Unutmayalım, T.C. devleti ırkçı, sömürgeci bir devlettir.

Irkçılığı kadınlar ve Türk olmayanlar üzerinden geliştiren devlet, Türkler’in dışında kalan bütün halkların doğal yaşam alanlarını ilhak etmiştir.

Kürtler hariç bütün halkları asimile etmiş, Türkleştirmiştir.

Ellerindeki bütün zenginliği – Kürtler dahil- zor alımı ile “Türk” burjuvasına devretmiş, varlık transferi ile yükselmiştir.

Ancak gelinen noktada devletin çivisi çıkmış, Kemalizm, İslamcılık iflas etmiş, söz konusu ırkçı, sömürgeci politika teşhir olmaya başlamış; müesses nizam, Kürt halkının açık, net direnişi ile derin bir iç savaşa sürüklenmiştir.

Kürt halkının Suriye ve Irak’takı kazanımları, Türkiye’de yaratacakları etkiden ötürü, Türk egemen sınıflarını aşırı derecede korkutmaktadır.

Bu devletin kurucu unsurları, söz konusu devlet politikasını terk edemez, 100 yıllık çok yönlü suçların öyle ya da böyle sorgulanacağı bir ortamı kabul edemezler. Yani bizim anladığımız anlamda -cinsiyet özgürlükçü, ekolojist, adem-i merkeziyetçi- bir demokrasiyi benimseyemezler.

Bu nedenle bir yanda Meral Akşener’in kuracağı parti ile CHP yönetimi aynı niteliklerdeki devletin yeniden örtülü, 50 yıldır olduğu gibi demokrasi süsü verilmiş NATOCU bir devlete dönüşmesi için savaşacaklardır. Bunu yaparken askerin bir kanadı da onları destekleyecektir.

AKP ise Avrasyacı, neoliberal açık bir diktatörlüğün inşasını sürdürmek için bütün imkanlarını seferber edecek; ergenekon ve kontrgerillanın etkin desteğini alacaktır.

Bir yanda Türkçü Laikler, diğer yanda Türkçü İslamcılar, cihatçılar, IŞİD dostları…

Her ikisi de otoriter, her ikisi de plaza ve fabrika köleliğimizin sürmesinden yana, her ikisi de erkek, doğa düşmanı, sömürgeci ve devletçi.

Bu noktada PYD’nin izlediği stratejiyi çok iyi okumalı, son derece doğru analiz etmeliyiz, bence.

Üstelik PYD, “Üçüncü Yol” siyasetini İslam Devleti faşist ordusuna ve BAAS faşist rejimine karşı, savaşın göbeğinde sürdürmeyi başarıyor.

Teklif ettikleri anayasa ve teklif ettikleri iktisadi, kültürel program kitlelerce tek çıkış olarak algılandığı için kazanıyorlar.

Taviz verdiklerinde de kopardıklarında da biz kolayca anlayabiliyoruz.

Çünkü olması gereken konusundaki projelerini net olarak biliyoruz.

Olması gereken konusundaki projeniz bilinmiyorsa, müzakerelerinizin siyaseten hiç bir karı olmaz.

Örneğin Demirtaş, ittifak politikasıyla ilgili, kısa süre içinde, iki farklı açıklama yaptı.

İlkinde CHP ile ittifak gibi bir derdimiz yok, kitlesiyle birleşelim, derken; ikinci de eleştirilerimizi geri çekebiliriz; diye konuştu.

Belli ki partinin dışardaki ortak aklı bu tashihe ihtiyaç duydu.

Velev ki bu yaklaşım doğru olsun.

CHP veya Akşener Partisi ile eleştirileri erteleyerek ilişki yürüteceğiz ve “faşizme karşı ortak bir mücadele programı” müzakeresi yapacağız.

Yani tavizler alıp, tavizler vereceğiz.

Peki bizim alternatif görüşlerimizi kim, nasıl bilecek?

Oluşan tartışma atmosferinde farklı partilerin AKP alternatifi Türkiye önerilerine hangi önerimizi esas alarak taviz vermiş veya taviz kopartmış olacağız, kim, nasıl anlayacak?

Elbette bütün partilerle görüşmeli, süreçten rahatsız olan bütün kurum ve kuruluşlarla ön koşulsuz ilişki kurmalı ve açık diktatörlüğe karşı işbirlikleri, güç birlikleri geliştirmeliyiz.

Ancak, bu süreçte istemeden bile olsa kuyrukçu durumuna düşmek istemiyorsak, 6 milyon oyu bize ait olmayan stratejilerin hizmetine koşmak istemiyorsak; acilen, son derece açık, kitlelerin anlayacağı dilden kendi alternatif Türkiye programımızı, anayasa teklifimizi ortaya koymamız şarttır.

* Bu yazı ilk olarak Deng24.com sitesinde yayınlanmıştır.