Demokrasiye Barışçı Geçiş Mümkün mü?

20/07/2017

A. Halûk Ünal

Bir önceki yazımı bu yazıda başlığa taşıdığım soruyla bitirmiştim. Bu noktayı biraz daha tartışmakta yarar olduğunu düşünüyorum.

Sonuçta herşeyin gelip dayanacağı nokta, yeni bir “toplumsal sözleşme”nin yazılması.

Bugün ülkede kimliklere sıkışmış siyaset alanında toplumun nitelikli çoğunluğunun rızasını alabilecek bir güç yok.

Bu güce sahip olabilecek yegane merci egemen sınıfların saray merkezli ittifakı olabilirdi ki, onu da referandumda test ettik. Bütün hilelere rağmen toplumun yarısı açık diktatörlüğe hayır dedi.

İktidar bloğunun artık nitelikli çoğunluğu yanına alacak gücü olmadığı gibi, kurdukları ittifaklar da ciddi fay hatlarıyla malül ve çok kırılgan.

Bu durumda, referandumda hayır kesimini oluşturanlar arasından egemen bloka bir iltihak olmadıkça, hiç bir kesimin diğerine bir anayasa dayatma gücü yok.

Bu durumda AKP’nin geriletilebilmesi mümkün olsa bile, iktidarı kolayca bırakmayacağını anlamak için arif olmak gerekmez.

Tersine sarayın barışçı yollarla iktidarı teslim etmeyeceği yönünde sayısız alamet ortada.

Erdoğan’ın barışçı yollara kapı aralaması, yürüyüşe göstermek zorunda kaldığı çekimserliği sürdürmesi imkansız görünüyor.

Bu nedenle önümüzdeki sürecin anahtar sorusu üç tane.

İlk olarak, AKP ve MHP’ye oy verenlerin anlamlı çoğunluğuna nasıl güven veririz?

İkincisi, böylesi bir muhalefet bloğunun örgütsel modeli nasıl olmalıdır?

Üçüncüsü ise, saray ittifakının barışçı yollarla geri çekilmesini nasıl sağlarız?

Adalet Yürüyüşünün hatırlattıkları

Önceki yazıda altını çizdim yine çizelim; “Adalet Yürüyüşü” muhalefetin siyasi tarzında önemli bir değişimin kapısını araladı. Özellikle de solun unuttuğu bir çok önemli siyaset kuralının hatırlanmasına vesile oldu.

Hatırlayalım neler oldu?

Birincisi, görüldü ki reaksiyoner kimlik siyasetini aşmak mümkün.

Doğru talep seçildiğinde (adalet bunlardan sadece biri) hem talebin kitleselleşmesi hem gücün kitleselleşmesi mümkün olabiliyor.

Çünkü toplumun çok somut ihtiyaçlarından hareket eden siyaset, her zaman kimlikleri dikine bölme ve yeni somut talep(ler) etrafında birleştirme yeteneğine sahiptir.

Burda vurgulamak gerekir ki, adalet, bugün somut, toplumsal bir ihtiyaç olduğu kadar, bu toplumda yitirilmiş bir değerdir.

Yani, bu deneyim bizlere kurucu bir siyasi mücadelenin salt talepler değil aynı zamanda değerler üzerinden de ilerlemesi gerektiğini hatırlatmış olmalı.

İkincisi, ilk kez referandumda denenmiş olan, parti kimliğini geri çekerek yeni bir “bayrak” etrafında buluşmanın hem mümkün hem de çok daha kapsayıcı olduğunu gördük.

Tüm adalet türevi sloganlar fiilen beyaz bir zemine yazılmıştı. Böylece eylemin ortak bayrağı beyaz bir bayrak oldu.

Biz bunu aslında hem gezi isyanında hem de öz-yönetim direnişleri sırasında Kürdistan’da ve devletin Kürdistan’daki kıyımına karşı hareket eden Türk demokratların eylemlerinde gördük.

Böylece rakibin üç kurucu kavramından ikisi, adalet ve AK kavramlarının ima ettiği herşey iktidarın elinden çekilip alınmış oldu.

AKP ve MHP kitlesine nasıl güven veririz?

Kılıçdaroğlu, mitingde yaptığı konuşmada, kendi zihniyeti ile tutarlı, belli ki CHP dışındaki “hayırcı”lara kapsayıcı olacağını düşündüğü 10 maddelik bir teklifte bulundu.

Teklifin üç çok önemli eksiği söz konusu. Ya da söz konusu eksikler, CHP’nin geleneksel çizgisini henüz aşmaya niyeti veya cesareti olmayışının kanıtı.

Laiklik… Kılıçdaroğlu’nun da konuşmasında altını çizdiği gibi, yeni bir toplumsal sözleşme olmaksızın bir adım ileri gitmenin mümkün olmadığı bu koşulda, kurucu bir iradeye ihtiyaç var.

Bu irade açık ki, salt adalet yürüyüşüne katılanlarla sınırlı kalamaz; CHP ve HDP kitlesiyle de sınırlı kalamaz. AKP ve MHP kitlesinden anlamlı bir kesimi kazanması gerekir.

Bu noktada en temel ve yakıcı mesele laikliktir.

Laiklik, önüne hangi sıfatı koyarsanız koyun, dindar kitleler nezdinde 90 yıllık adaletsizliğin kirlenmişliğiyle malüldür. Hatta nefret edilen bir kavramdır. Üstelik frenkçedir, bir sürü dipnot olmadan kimse bir şey anlamaz.

Eğer frenkçe kullanmakta mahsur görmesem, mutlaka laiklik yerine seküler kavramını önerirdim. Ancak dindar kesim için bu da çare değil.

Dindar kesim için temel mesele, kamusal alanda din ve inanç özgürlüğünün devletçe garanti altına alınması. Devletin bundan böyle dini denetleyen değil, bütün inançların kamusal alanda kendilerini özgürce ifade etmesinin garantisi olacağının açıkça ilan edilmesi ve güven verilebilmesi. Ya da dindarların AKP döneminde elde ettikleri kazanımlarla ilgili bir rövanşla karşılaşmayacaklarına ikna olmaları.

Bu, dindarlar için bütün meselelerden daha önemli.

Oysa CHP de HDP de hala önüne bazı sıfatlar koyarak laiklik kavramıyla yeni bir ülke vaat edebileceklerini sanıyorlar.

Kalkınma… Kılıçdaroğlu’nun teklifinin ikinci temel zaafı, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin “kalkınma” kavramına bir alternatif sunamayışıdır.

AKP, anladığımız anlamda bir kalkınma sağlamadı biliyoruz. Ama devletin ve belediyelerin yarattığı partizan paylaşım sistemleriyle kendi kitlesine bir tür sınıf atlattı.

Kısmen ama umut yaratacak ölçüde, yoksulları orta sınıf, orta sınıfı da büyük sermaye haline getirdi.

Sosyal adalet diye yutturduğu bu somut rant paylaşım sistemi karşısında Selin Sayek Böke’nin geçtiğimiz ay açıkladığı dört maddelik perspektif durumu kurtaramaz.

Çünkü artık ne 1990-2010 arası görece ferah günlere dönmenin imkanı kaldı; ne de 1960’ların sosyal devlet politikalarının karşılığı var.

Bugün böylesi bir diktatörlükle karşı karşıya oluşumuzu, Erdoğan’ın diktatörlük düşkünlüğü ile açıklamak, siyasi körlüktür.

Bütün dünyada sağ popülizmin gelişmesi, otoriter, despotik siyasetin kitleselleşme eğilimi küresel iktisadi süreçlerle çok ilgili.

Neo-liberal politikalar çöktüğü gibi, bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin zenginleşme ve refah dağıtma imkanları büyük ölçüde tıkanmış durumda.

Neo-liberal politikaların hiç bir türevi ülkedeki hızla büyüyen, işsizlik, yoksullaşma, gelir adaletsizliği gibi konularda çare üretemez.

Çare, (kısa vadede bir dünya devriminin nesnel ve öznel koşulları görünmüyorsa, ki görünmüyor) yerel alternatif iktisadi politikalar geliştirmekten geçer. Üretim ve bölüşüm zihniyetini radikal biçimde değiştirecek, radikal reformların tartışılması gerekir.

Bu da en az makro iktisadi alternatif çözümler kadar, öz-yönetim merkezli mikro iktisat alanını da yeni bir ekonomik perspektif haline getirebilmeyi gerektirir.

İzmir’in yoksullarının ve orta sınıfının da, Hakkari’nin yoksul ve orta sınıfının da nefes alabilmesi, öz-yönetim merkezli mikro iktisat projeleri olmaksızın sağlanamaz.

Aksi takdirde bugün Türkiye’nin orta sınıf partileri olan CHP ve MHP, kitlelerinin yoksullaşmasına ve ekonomik kırımına tanık olur.

Kürt Sorunu… Bu ülkede kurucu irade dediğiniz andan itibaren Kürt toplumunun büyük çoğunluğunu temsil eden Kürt Özgürlük Hareketini ve onun taleplerini dikkate almaksızın kurucu bir irade, barış içinde yeni bir Türkiye hayal etmeniz mümkün olamaz.

Saray’ın göçertme planı Cumhuriyet tarihinin gördüğü en büyük soykırım planıdır ve son iki yıl içinde TSK’nın bütün teknik gücünü ortaya koyduğu bir iç savaş niteliği kazandı.

Buna rağmen, savaş yoluyla Türk devletinin hiçbir kazanım elde edemeyeceği bir kez daha kanıtlanmış durumda.

Gerek Ortadoğu siyasi konjonktürü, gerekse KÖH’nin askeri olarak ulaştığı nitelik, defalarca denenmiş ve işe yaramaz olduğu paşalarca itiraf edilmiş bu yolun bundan sonra hiç işe yaramayacağını açıkça gösteriyor.

Özellikle üç gelişme KÖH’nin artık geri dönülmez biçimde Ortadoğu’da bir kaç oyun kurucudan biri haline geleceğini gösteriyor:

Birincisi, Rakka düştüğünde QSD, Suriye’de Rejim dışında tek gerçek muhalif kurucu irade konumunu pekiştirecek.

Ilımlı İslam projesinin çöktüğü yerde, yeniden “seküler” eksenli bir Ortadoğu projesinin de kaçınılmaz müttefiki, hatta öncüsü olarak vücut bulacak.

İkincisi, Kuzey Irak’ta bağımsızlık referandumu süreci, KÖH tezlerinin – Goran ve YNK ile birlikte- belirleyici bir role kavuşmasını sağlamış görünüyor.

Önümüzdeki bir iki yıl içinde KÖH’nin Kuzey Irak’taki oyun kurucu rolü çok daha görünür hale gelecek.

Üçüncüsü, dün tamamlanan (oluşumuna KÖH’nin önayak olduğu) Kürt Ulusal Kongresi hazırlık çalıştayı, KDP dışında dört parçanın bütün siyasi partileri, sivil toplum örgütleri ve bağımsız aydın ve sanatçılarının temsilini sağlayarak oy birliğiyle tarihi bir sonuç bildirisi yayınladı.

Bu çalıştay, tarihen ilk kez Kürt toplumunun “Ulusal” birlik eşiğini aşmak üzere olduğunu kanıtlamakla kalmadı; KÖH’nin dört parça Kürt coğrafyasındaki fikri etkisini ve itibarını da göstermiş oldu.

Üstelik çalıştayda geleneksel büyük Kürdistan devleti fikrinin, demokratik, konfederal bir Ortadoğu hayaline zarar vereceği özellikle KÖH tarafından savunuldu.

Bütün bu gelişmeler Sarayın İslamcı Türkçü faşizminin de sonu anlamına gelecek gelişmelerdir.

Diktatörlük karşıtı Türk muhalefetinin bu gerçeği çok iyi değerlendirmesi zorunludur.

Kemalizmin de yüz yıl sonra Lozan ve Sykes- Picot prangasından kurtulup kendisini güncellemesi şarttır.

Suriye ve Irak Kürdistanlarındaki çoğunluğu belirleyen güçler Barzani-Erdoğan ittifakına da karşıdır. Barışçı bir Türkiye ile, bütün Türkiye halklarıyla paylaşmaya, birlikte zenginleşmeye hazır bir zihniyeti temsil etmekteler.

Burada kısaca özetlemeye çalıştığım siyasal sikleti “eşit yurttaşlıktan” kapı açarak dengelemeniz artık imkansızdır.

Kürtlerle savaş seçeneğini reddedip barış içinde birlikte yaşama seçeneğini kabul etmeksizin saray diktatörlüğünü alt etmenin imkanı da yoktur.

Elbette bu noktada CHP’den bütün bu ihtiyaçlara uygun bir gelişme beklemek aşırı iyimserlik olacağına göre, sürecin anahtarı yine KÖH olmak zorunda.

Türkiyelileşmek, bu sorunlara öncülük edecek fikri sermayeyi bir araya getirmekten geçiyor.

Bu nedenle de muhalefetin yapması gereken (KÖH’nin öncülük etmesi gereken) ilk ortak iş “yeni Türkiye” kavramını da iktidarın elinden çekip almak ve bunun içini dolduracak bir “alternatif iktisat kongresini” örgütlemek olmalı.

Muhalefet Bloğu nasıl örgütlenmeli

Gerek Gezi isyanı, gerekse Adalet Yürüyüşünden çıkacak en tartışmasız derslerden biri, yukarıda da tekrar ettiğim gibi, kimlikler üstü, çoğulcu, katılımcı, yatay örgütlenmeler, çok daha kapsayıcı ve birleştirici özellikler taşıyor olması.

Bu özellik, çağın sayısız kent hareketlerinde, Batı’da, Amerika’daki anti kapitalist hareketlerde mevcuttu.

Adalet Yürüyüşünün sonrasından söz ediyorsak, onun kaldığı yerden Adalet Meclislerinin her yerleşim yerinde kurulması ilk önceliktir.

Adalet Meclisleri, her türden kurumun ve hiç bir kurumda temsil edilmeyenlerin de kendisini ifade edebileceği çoğulcu, ademi merkeziyetçi kurucu iradenin yerel organlarına dönüşmelidir.

Böylece “kutuplaşan, çatışan Türkiye” yerine “tartışan, uzlaşan Türkiye” pratik olarak inşa edilmeye başlanabilir.

Bu noktada HDP’nin CHP veya MHP’lilere hiçbir şart koşması da gerekmez. Tek şart yerel meclislerin adında (Adalet Meclisleri) ve çoğulculuğunda anlaşmaktır.

Kaldı ki, bu anlaşma da fiilen yürüyüş boyunca sağlanmıştır. Mesele bunu bir kazanıma ve ortak ilkeye çevirmektir.

Girişte de söylediğim gibi Adalet Meclislerinin bayrağı, barışın rengi ve bütün renklerin sentezi olarak beyaz olmalıdır.

Demokratik cumhuriyet, ortak vatan…

Sivas’ın batısında yaşayan bütün sekülerler artık görmelidir ki, Kürt Halkının aktif katılımı olmadıkça Saray diktatörlüğünün barışçı yollarla iktidarı terketmesi mümkün olmayacaktır. Gerçekçi ve cesur bir biçimde bakarsak görürüz ki, Batı’nın Kürt Demokratik Muhalefetine ihtiyacı var.

Yukarıda çektiğim resimden görüleceği üzre, Kürtlerin ise Batı’nın zaten olmayan katkısına ihtiyacı yok. 1990 lardan bu yana kendi göbeklerini kendileri kesiyorlar.

Ama eğer Batılı sekülerler, vatanseverler, bu ülkenin bütünlüğünü, iç barışını istiyorsa, HDP’nin Demokratik Cumhuriyet, Ortak Vatan perspektifinin önemini anlamalıdır.

Saray diktatörlüğüne karşı tayin edici mücadelede Kürtleri kendi kaderine terk edersek, yarın onların da kendi kaderlerini bizi hesaba katmadan tayin etmelerine söyleyecek sözümüz kalmaz.