CHP’nin Miladı ve Sonrası

10/07/2017

A. Haluk Ünal

Bu toprakların tanık olduğu büyük yürüyüşlerin üçüncüsü (15-16 Haziran ve Zonguldak Maden yürüyüşleri) yapılmış mitinglerin ise en büyüğü ile karşı karşıyayız.

15 Haziran’da başlayıp, 9 Temmuz Maltepe’de 3 milyon insanın toplanmasıyla biten yürüyüş, Türkiye için bir milat sayılır mı, karar vermek için erken. Ama CHP için bir milat olduğu tartışılmaz.

Önceki yazılarımda da sık sık hatırlattığım gibi CHP, Cumhuriyet’in, müesses nizamın kurucu unsuru ve omurgası olan askeriyenin (patricilerin) partisi.

Kitlesel bazda da Türkiye’nin en eğitimli ve yüksek gelirli kesimini barındırıyor.

Genetiğinde haliyle Kürt, İslamcı ve Liberal düşmanlığıyla malül.

Bütün Cumhuriyet tarihi boyunca da buna uygun son derece tutarlı bir çizgi izledi.

Ancak 2 farklı plebyen hareket, Kürtler ve İslamcılar Türkiye’nin siyasal, toplumsal yaşamına damgasını vurmaya, birer “kurucu irade” olarak rol oynamaya başladığından bu yana ezberi bozulduğu gibi, tabanında da büyük bir değişime zorlanıyor.

CHP’nin sürekli yalpalayan, kekeme, sinik halinin asıl kaynağı da buydu.

Ne zaman ki AKP müesses nizamı dağıttı ve onun kurucu unsuru askeriye içinden Avrasyacı kanatla birlikte devleti ele geçirdi; CHP yönetiminin de kitlesinin de aklı iyice karıştı. Ezberleri bozuldu.

Geleneksel anlamıyla ne askeriye, ne müesses nizam güçlerinin olmadığı yerde CHP yönetiminin ve kitlesinin, kendi öz gücüyle muhalefet etmeyi öğrenme zamanıydı, artık.

CHP için bir milattan söz edeceksen, bence milat budur.

15 Hazirandan beri süren yürüyüş ve dünkü miting ise CHP’nin bu miladı artık anladığı ve net bir biçimde siyaset yapmak zorunda olduğunu kabul ve ilan ettiği sahnedir.

Bence çok önemli bir kavşaktayız.

Yürüyüş’ün Getirdikleri

Yürüyüşü tek bir açıdan okursak yanılırız. Çok katmanlı, karmaşık bir süreç olarak anlamaya çalışırsak çok daha doğru bir tutum geliştirmek mümkün olur.

Elbette ilk elde beni de ilgilendiren -tüm özgürlükçüler gibi- dün alana toplanan 3 milyonu aşkın insan ve mitingi sosyal medya ve bir kaç sınırlı TV kanalından izleyen diğer milyonlar.

Bir kere itiraf etmeliyiz ki ne CHP yönetimi, ne Saray, ne de bizler bu düzeyde bir katılımı beklemiyorduk.

Cesaret bulaşıcıdır. Sinmiş, umutsuz, ezik ve korku içindeki milyonlar, korku gömleğini çıkartıp attığı gibi, “öteki” mahalledeki faşist kesime karşı da çok ciddi, hatta caydırıcı bir gövde gösterisi yapmış oldular.

Mağdurların dilini konuşmaya başlamak. Bir başka çok önemli değişim göstergesi görünür oldu, bu eylemle.

CHP yönetimi ilk kez mağdurların diliyle konuşmaya; mağduriyetin siyasetini aramaya başladı.

Bu siyaseti bulup bulmadığına az sonra bakacağım.

Ancak, kibirli, beyaz Türk orta sınıfının halet-i ruhiyesiyle taban tabana zıt bu yeni duygu durumu, CHP kitlesinin empati yeteneğini öyle ya da böyle artıracaktır.

Pozitif siyasete geçiş. Adalet eylemi, CHP’nin sinik, kekeme, hayırcı, şikayetçi siyaset uslubunu terkedip, gerçek anlamda siyaset dilini kurmaya başlamasını getirdi.

Sokak siyasetini kabulleniş. Bütün devlet/sermaye partilerinin ortak çekincesi sokaktır (Parlamento dışı mücadele). Kitleleri sokağa indirmekten, sokağın meşru bir mücadele alanı olduğunu kabul etmekten titizlikle uzak durmaya çalışırlar. Ta ki, bıçak kemiğe dayanıncaya kadar.

Kılıçdaroğlunun da kastettiği ergen bir sokak eylemciliği değil.

Kürt Özgürlük Hareketinin şehir siyasetinde gördüğümüz, sonra Gezi isyanıyla bütün ülkeyi kuşatan güler yüzlü, barışçı, soğukkanlı, öz güvenli eylem uslubu, yürüyüş boyunca yeniden hakim oldu.

Somut talepler ve ittifak platformu teklifi. Yürüyüş boyunca Adalet kavramını temellendirmekten, derinleştirmekten titizlikle kaçınan Kılıçdaroğlu, Mitingde yaptığı konuşmayla yeni bir pozisyona geçti.

Yaptığı konuşma bence bütün ülkeye yapılan politik bir sunumdu. Hem “Hayır blokuna” bir ittifak platformu teklif etti, hem de kitlelere geleneksel pozisyonunu da kısmen aşan, çok somut hedefler sundu.

Kılıçdaroğlu’nun Teklifi

Kılıçdaroğlu’nun daha günlerce, haftalarca çok konuşulacak teklifini, yazının insicamı için kısaca anımsayalım. Kendi seçici algıma göre özetliyor ve sıralıyorum.

1. Yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyacımız var. Mevcut anayasa gayrı meşrudur. Yeniden laik, demokratik bir sosyal devlet kurulmalıdır. 2. OHAL kaldırılmalıdır. 3. Yargı Bağımsızlığı sağlanmalıdır 4. Basın Özgürlüğü sağlanmalıdır 5. Düşünce özgürlüğü sağlanmalı, bütün tutuklu gazeteci, aydın ve vekiller serbest bırakılmalıdır. 6. Fetönün siyasi ayağı açığa çıkarılmalıdır. 7. Parlementer rejime geri dönülmelidir. 8. Kadın hakları ve eşitliği her düzeyde sağlanmalıdır. 9. Eğitim politikaları yeniden ele alınmalıdır. 10. Yeni sözleşme eşit yurttaşlık temelinde olmalıdır.

Teklif üzerine notlar

Teklif CHP gibi bir siyasi güç ve odak tarafından yapılmışsa, kendi dışındaki muhalefetin tümüne, ya buna karşı bir alternatifle çıkın ya da yolculuğuma katılın demektir. Örneğin HDP, bu “demokrasi programına”  radikal demokrasi (üçüncü yol) programıyla rakip olamazsa, niyeti ne olursa olsun, fiilen izleyici ve destekçi olmayı aşamaz. Bu uzlaşmazlık değil, müzakere edebilmek bakımından netlik anlamını taşır. Net ve somut olmayan, müzakere tarafı da olamaz.

Kılıçdaroğlu’nun okuduğu son talepler listesinin bir “ittifak metni” duygusu veriyor. Bu da iyi bir durum bence. “Derin CHP’nin” geleneksel ezberi dışındaki gerçekleri dikkate almak zorunluluğu hissetmesinin işareti.

Sunum ve teklif, gelenek elverdiğince bütün partilerdeki hayırcılara hitap etme çabasının bir ürünü. Ama bu konuda henüz gerekli özgüvene ulaşabildiklerini söylemek zor. Bunun basit bir de göstergesi var. Laiklik laiklik diye bağırıp, her kimliğe, her inanca saygılıyım demek, dindarları ikna etmeye, Cumhuriyet’in 90 yıllık uygulamalarını unutturmaya, Saray’ın, ilk fırsatta kazanımlarınızı geri alacaklar propagandasını etkisizleştirmeye yetmez. Laiklik terimi yerine, onun Türkçe açılımı olarak, asgari; “devlet,  bütün inanç, ibadet ve düşüncelerin eşit ve özgürce ifade edilmesini ve yaşanmasını güvence altına alır; hepsine eşit uzaklıkta durur;” cümlesini kurabilmeniz gerekir.

Teklifin en büyük eksiği açık ki başta Kürt toplumu ve Alevi toplumu olmak üzere bütün kimliklerin nasıl eşit yurttaşlar haline geleceğine ilişkin bir ipucu sunmaması. Yeni bir toplumsal sözleşme için “eşit yurttaşlık” gibi anahtar bir kavram önermiş olması ise olumlu yaklaşılması gereken bir nokta. Bu talebin azami mi asgari mi olduğunu biraz zaman gösterecek.

Çoğulculuk gibi bir ilkeden söz edilmiyor olması da manidar. Her türden bilimsel, düşünsel, sanatsal özgünlüğü talep etmek, hiç bir siyasi görüşün şiddet önermedikçe kendisini özgürce ifade edebilmesi anlamına gelir mi? Çoğulculuğu temel almayan bir toplumsal sözleşme bu ülkenin gerçeğine uyar mı? Bir alternatif olabilir mi? Açık ki bu tür hesaplar, bağdattan dönmeye mahkumdur.

Teklifin en büyük ve temel sorunu ise, tıkanmış küresel kapitalizm ve yerel kapitalizm karşısında  ekonomik ve sosyal adaleti nasıl sağlayacağına ilişkin hiç bir ipucu sunmaması. Oysa zurnanın zırt dediği yer tam da burası olacak. AKP’nin iktidar gücü ve belediyeler marifetiyle yarattığı partizan bölüşüm ağlarına ve rant paylaşımı sistemine karşı, insanların kendilerini ekonomik olarak güvende hissedebileceği alternatifin ne olacağı; tartışmanın belirleyici bir boyutu olacak. Bu konuda inandırıcı olabilmek için CHP belediyelerindeki partizan bölüşüm ve rant paylaşımı ağları nasıl aşılacak? AKP nin Neo Liberal politikalarına karşı, hangi alternatif iktisadi yaklaşım masaya gelecek? AKP yi Erdoğan’ın faşistliğinden dolayı böyle diktatörlük yanlısı görürsek yanılırız. Küresel ve yerel sermayenin tıkanmışlığı hem Ortadoğu savaşını hem iç çatışmayı besliyor, bu çok açık. Ve şu anda diktatörlük siyaseti hiç bir sermaye kesiminin temelden karşı olduğu bir nokta değil.

Barışçı Geçiş Nasıl Mümkün Olur

Sonuçta herşeyin gelip dayanacağı nokta, AKP yönetiminin yeni bir toplumsal sözleşme için müzakere masasına oturmayı kabullenmesi. Şimdilik imkansız görünen bu gelişme nasıl sağlanacak?

Dün ve bu gün sosyal medyadaki yaygın duygu durumu ve tartışmalar, bu noktada herkesin çok karamsar olduğunu gösteriyor.

Erdoğan’ın barışçı yollara kapı aralaması, yürüyüşe göstermek zorunda kaldığı çekimserliği sürdürmesi imkansız görünüyor. Dileyelim bu tahminim gerçek çıkmasın.

Ama bu kötü ihtimale karşı tedbir almak, taktikler geliştirmek şart.

Bu da güçlü aşağıdan gelişen bir kuşatma politikasıyla mümkün olabilir.

AKP kitlesinin anlamlı bir kesiminin kutuplaşma ve çatışma yerine müzakereye oturmaya rıza göstermesi nasıl sağlanacak?

Bir önceki yazımın başlığı “müesses nizamda değişim rüzgarları” idi.

Dış kulvardan Kemal Beyin atağına tanık olurken, iç kulvardan da Meral hanımın çıkışını izliyoruz. Bu iki girişim ve zamanlama müesses nizamın iki güçlü projeyle sahaya indiğini; Avrasyacı bloka karşı yerel kapitalizmi ve devleti restore etme hamlesini izliyoruz.

Dolayısıyla fiilen müzakere masası siyasal güçler noktasında CHP, Yeni Merkez Parti, AKP/MHP ve HDP den müteşekkil olacak.

HDP dışındaki bütün öznelerin de yeniden temel bir soruya yanıt vermeleri zorunlu olacak; Kürtlerle savaş mı; ittifak mı?

Kürt toplumunun katkısı olmaksızın, Erdoğan iktidardan barışçı yollarla uzaklaştırılabilir mi? İktisadi tıkanmışlığımız aşılabilir mi?

Bu sorunun çevresinden dolaşmanın artık kimse için fiilen imkanı yok!

(Yazı, ilk olarak deng24.com da yayınlanmıştır.)