ADALET YÜRÜYÜŞÜ; KOLLEKTİF GÜLMEN VE ÖZAKÇA CİNAYETİ

22/06/2017

A.Halûk Ünal

“Adalet Yürüyüşü” başladığı andan itibaren demokrasi güçleri Kılıçdaroğlu ve CHP ile ilgili sayısız eleştiri yaptı. Kimi koşulsuz şartsız, kimi eleştirel desteğini sundu. Yürüyüşün kitlesi, kapsamı, derinliği giderek büyüyor.

Bunun yanısıra 100 günü aşkın süredir Gülmen ve Özakça’nın ölüm orucuna dönüşen eylemine desteğimizi de sürdürmeye çabalıyoruz.

Yürüyüşün 8. günü itibariyle çok vahim bir paradoksla yüz yüzeyiz: Gülmen ve Özakça’ya yönelen cinayet girişiminin, yürüyüşün gölgesinde kalması…

Önce aslında en açıklanmaya muhtaç olmayan noktadan başlamakta yarar var.

Bir insanın bedenini, yalnız ve yalnız kendisinin sahibi olduğu yaşama hakkını, bir amac uğruna feda etmesi, beğenelim veya beğenmeyelim, bir eylem biçimi.

Bu süreçte kişinin yaşamdan ölüme yolculuğu tamamiyle kendi kontrolünde.

Ancak devlet Gülmen ve Özakça’yı rehin alıp, kendi kontrolleri dışındaki koşullara mahkum ettiğinde bu, artık bir cinayet teşebbüsüne dönüşür.

Şu anda karşı karşıya olduğumuz da böylesi bir aleni, “kasten ve taammüden” cinayet teşebbüsü.

Geçerken söylemekte fayda var; devlet, Kürt toplumuna on yıllardır yaptığını bu kez, “biz Türklere” de uygulamaya başladı. Böyle giderse çok sürmez, “Türk”lerin önemli bir kısmı on yıllardır Kürtlere yapılanlarla empati kurabilecek hale gelecek.

Türk devleti bu konularda Dünyanın en deneyimli organizasyonlarından biri.

Bu tür planlı açık cinayetlerle toplumu suç ortağı yapmak ve böylelikle sindirmek konusunda uzman.

Cizre bodrumlarında yapılanla, Gülmen ve Özakça’ya yapılan arasında emin olun özde en küçük fark yok.

Toplumsal direnişe örnek haline gelmiş birilerini rehin alıyorsun ve aleni yok ediyorsun.

Buna tanık olan, çaresizlik içinde izleyen toplum da ya korkup sindirilmeye, ya da vicdanen suçun ortağı haline getirilmeye çalışılıyor.

Bu, hiç yabana atılmayacak bir psikolojik savaş metodu.

Şu anda Gülmen ve Özakça üzerinden Türk toplumu olarak aynı psikolojik savaş taktiğinin nesnesi durumundayız.

İşte Kılıçdaroğlu’nun “Adalet Yürüyüşü” ilk dakikasından itibaren fiilen bu saldırının yükünü de taşıyarak başladı. Yürüyüşe katılan her çevre, kişi veya kuruluş, kaçınılmaz olarak bu sorumluluğun da altına girmiş oluyor.

Kimseye bir imada bulunduğum, açık veya örtük bir suçlama getirdiğim sanılmasın.

Yürüyüşteki hiç kimse Gülmen ve Özakça’yı unutmadı. Hatta aklından da çıkarmadı eminim.

Ama henüz yürüyüşçülerin yüz yüze oldukları bu paradoksa karşı ne tedbir aldıkları da meçhul.

Düşününün, ülkenin tarihindeki en önemli yürüyüşlerden, adalet yürüyüşü sırasında, bu yürüyüşün telaşı; sloganlarındaki tutarlılık vb. uğruna fiilen Gülmen ve Özakça kampanyası silikleşiyor ve kayboluyor.

Üstelik Gülmen ve Özakça eylemi bir çok bakımdan da çok orjinal, yeni ve kapsayıcı.

Onyıllardır ilk kez “Türk” solu – Hırant vb. bir kaç örneği saymazsak- tekil olanda toplumsal olanla buluşmak gibi siyasetin evrensel kuralına uygun bir iş yaptı.

Bireysel feda eylemi, Batı’da yüzbinlerce “sosyal ölüme” mahkum edilmiş insanı kucaklayan ve temsil eden bir nitelik kazandı.

Ne sivilliğinden, ne barışçılığından ne de radikalliğinden taviz vermediği gibi, bu üçünün mükemmel birliğinin sağlanabileceğinin örneği haline geldi.

Önceden yazmıştım ama yine tekrar edeyim, “adalet yürüyüşü” de siyasal iletişim bakımından bence çok başarılı bir adım.

Onyıllardır bir çizgiye dönüştürdükleri negatif siyasetten pozitif siyasete geçmiş oldular.

Bunu yaparken rakip, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kurucu iki kavramından birisini çekip aldı.

Adınız bir yalan demiş oldu. (Kalkınma meselesi zaten kendiliğinden kırılıyor)

Burda niyet tartışmalarını da işlevsiz buluyorum.

AKP kullandı diye “Yeni Türkiye” vb. deyimleri bile kullanamaz hale gelmiş olan muhalefet, en muhafazakar kesimi içinden komplekslerinden kurtuluyor.

Eylem büyüdükçe, kitleselleştikçe, biz adalet kavramını temellendirip derinleştirebildikçe, en büyük tutamaklarından birini yitirecekler.

İşte böylesi bir anda ve tablo içinde, slogan karmaşası, kavramsal tutarlılık, iletişim yalınlığı vb gerekçeler, Gülmen ve Özakça’ya yaşam talebiyle, adalet talebinin birbirinden uzak durmasına neden olamaz, olmamalıdır.

Dilerim olmaz ama, ölüm haberleri geldiğinde kaçınılmaz olarak yürüyüş kolunun uzak duramayacağı bu meselenin imgesini, şimdiden en ön safta görmemiz şart.

Yürüyüş kolundakilerden daha akıllı olduğumu sanmıyorum, ama eğer benim bu gördüğüm paradoksu sizler de görüyorsanız, lütfen acilen Gülmen ve Özakça’nın resimlerini yürüyüş kolunun en önüne koyun.

Kılıçdaroğlu’nun Edirneye gitmesi kadar, Gülmen ve Özakça’ya sahip çıkması da yürüyüş için yaşamsal önemde bence.

Benim bildiğim Demirtaş, “bize gelmeseniz de olur, yeter ki Gülmenle Özakça’ya sahip çık” der.