İdeolojik silah fabrikaları ve Bekara eş boşamak…

02/06/2017

A. Halûk Ünal

Sanırım FOX TV’de yayınlanan, Limon Yapım’ın üstlendiği “Savaşçı” adlı pespaye, devlet projesi TV dizisini duymayan yok.

Kurtlar vadisiyle başlıyan bu derin devlet projeleri silsilesine eklenen üç yeni diziden biri.

Yeni iktidar blokunun faşizm ve savaş hükümeti politikalarına kitle tabanı oluşturmak amacıyla tasarlanmış diziler bunlar. Bu dizilerin setleri de “ideolojik silah fabrikaları.”

23 Mayıs’da Sinema TV sendikasına üye, yardımcı ve 2. yönetmen statüsündeki 250 meslektaşımız, açık imzalarıyla bir boykot kararı açıkladılar.

Bir paragrafını aktarırsam metnin geneli (orjinal metin için linke tıklayın) hakkında asgari bir fikir edineceksiniz.

“Yapımcılığını Limon Yapım’ın üstlendiği ve FOX TV’de yayınlanan “Savaşçı” dizi projesinde, yardımcı ve ikinci yönetmenler ile diğer tüm set emekçisi arkadaşlarımızın yaşadığı haksız işten çıkarılma, ödeme problemleri, çalışma saatlerinin uzunluğu, proje yöneticilerinin taleplerimiz karşısındaki uzlaşıdan yoksun tavırları ve en önemlisi “sendikayı tanımıyoruz” anlayışları nedeniyle, uzun ve sonuç alınamayan müzakereler sonucunda aldığımız boykot kararını basına ve tüm kamuoyuna duyuruyoruz.”

FİLM ENDÜSTRİSİ VE SENDİKAL MÜCADELE

Burada biraz uzunca bir flash back yapıp, kuş bakışı da olsa TFE’nin sendikal yolculuğunu özetlemekte yarar var.

Film endüstrisindeki hayatım 1984-87  yıllarında Bilge Olgaç’ın filmlerinde çıraklık yaparak başladı. 1987 yılında üyesi olduğum Kurtuluş hareketinin açık alanda çıkartmaya karar verdiği “Yeni Öncü” dergisinin sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü olunca 3 yıl sinema serüvenime ara verdim.

ÖDP’nin kurucusu ve ilk iki yıl parti meclisi üyeliğini saymazsanız, kalan bütün zamanım, bağımsız bir aydın ve sanatçı olarak film endüstrisinde geçti.

1990 yılında 12 Eylül darbesiyle kapatılmış olan DİSK’in yeniden açılması ve DİSK’e bağlı olan Sinema Emekçileri Sendikası’nın (Sine-Sen) yeniden açılış kongresi gündeme gelince; o zamanki sevgili başkanımız Necmettin Çobanoğlu’nun teklifi ile Sine- Sen’in kurucu yönetiminde eğitim sekreteri olarak yer alma onurunu paylaştım.

Bir yıl içinde 27 sette takım sözleşmesi, TRT Kurtuluş dizisinde 1 haftalık iş bırakma eylemi dahil çok parlak bir başlangıçtan sonra Selim Soydan nam faşistin setinde nasıl mağlup olup, tepenin zirvesinden nasıl eteklere düştüğümüzü uzun uzun anlatmayacağım.

Sine-Sen, bu olaydan sonra bir daha belini doğrultamadı.

Öte yanda film endüstrisi 95 sonrası 71 yılında başlayan büyük uzun krizi atlattı, hızla toparlandı, nicel olarak -nitel gelişme bu nicelikle doğru orantılı değilse de- muazzam bir gelişme yaşadı.

Ancak bu gelişme kapitalist birikim modeli olarak 1880 lar İngiliz maden sektöründen farklı olmadı.

Hiç biri gerçek TV işletmeciliği amacıyla kurulmamış olan özel televizyonlar, Brezilya dizilerinin replikalarını yerli taşeron şirketler aracılığıyla üretmeye başladı.

Film endüstrisinin çalışan sayısı binlerden 15 bine fırladı.

TV ve taşeron şirketler kendi amaçlarına uygun bir çalışan profilini yaratıp, en düşük maliyetle azami kar etmenin yollarını geliştirdiler.

Bu süreçte geleneksel sol hatta CHP bakışından kurtulamayan DİSK ve Sİne Sen yönetimi bu gelişime ayak uyduramadı ve başarısız oldu.

Film endüstrisinde ikinci sendika girişimi sevgili Mehmet Ali Alabora’nın öncülüğünde Oyuncular Sendikası ile 2011 yılında gerçekleşti.

Ardından da oyuncular sendikasına benzer bir bakış açısına sahip Sinema TV sendikası geldi.

Buraya bir not düşelim her üç sendika da bildiğim kadarıyla birbirlerine hasmane bir ilişki içinde olmadılar, rakip olsalar da saygılı bir ilişkiyi korudular.

12 Eylül askeri darbesi sonrasındaki bütün bu uzun süreçte üç çok anlamlı sendikal inisiyatif gerçekleşti.

Bunlardan ilki  2004-2010 arasında kuruculuğunu ve yöneticiliğini de yapmış olduğum Senaryo Yazarları Derneği’nin Aralık 2010 da “Yerli Dizi Yersiz Uzun”   (haber için linke tıklayın) mottosuyla öncülüğünü yaptığı ve bütün sektöre mâl olan kampanyadır.

Dizi süreleri, çalışma koşullarının gayri insani niteliği üzerine gelişen kampanya, Taksim AKM önünde gerçekleşen, bir çok dizi setinin çalışmayı bir kaç saat durdurup katıldığı, büyük kitlesel bir eylemle sonlanmıştı.

Bu çıkışın ardından gelen ikinci önemli çıkış, görüntü yönetmeni asistanlarının dernekleşmesi ve fiyat standartları belirlemesi ve hepsinin sadakatiyle, uygulanabilir kılmasıydı.

Üçüncü ve son inisiyatif ise üzerinde konuştuğumuz yardımcı ve 2. yönetmenlerin Limon Yapım (Hayri Aslan) karşı 250 imzalı boykot ilanıdır.

İLKELER VE GERÇEKLER

Hayri Arslan, sektörde en kötü ünlü yapımcılardan biri, çalışanlarına hiç bir sendikaya veya meslek birliğine üye olmayacağına ilişkin kontrat maddesi dayatmakta öncü.

Hemen her setinin klasiği olan sorunları bu kez Sinema TV sendikası üyeleri böyle güzel bir tavırla cevapladılar.

Bunun üzerine de Barış Sinemacıları mail grubumuzda bir tartışma başladı ve farklı yazı ve haberlerle de kamuya maloldu.

Bu yazıyı kaleme almamın asıl nedeni de bu tartışma, özellikle de şahsen arkadaşım olan çok değerli İlham Adar Bakır’ın Yeni Özgür Politika’da bunun üzerine kaleme aldığı, “sinemacının ahlaki duruşu ve ekmek parası meselesi” (orjinal yazı için linke tıklayın) başlıklı yazı.

Bakır sadece değerli bir meslektaşımız olmakla kalmıyor, “Kürt Sineması”nın da vicdanını yansıtıyor.

Bakır yazısını şöyle bitiriyor:

Silah fabrikasında çalışan işçiler de dahil olmak üzere bu ülkede bütün işçilerin ağır çalışma koşullarından, emeklerinin karşılığını alamamasına, tüm dini, etnik, kültürel, cinsel kimliklerin haklarının gaspını kolaylaştıran koşullar savaş mekanizması ve savaş ortamının sağladığı psikolojik ortam ve buradan üretilen moral değerlerle sürdürülebilmektedir. Yani savaş karşıtı olmadan, savaşı yeniden üreten ve meşrulaştıran tüm mekanizmalarla ahlaki bir sorgulama gerçekleştirmeden işçi hakları savunucusu veya demokrat olabilmek mümkün değildir.”

Bence Bakır, burada birbiriyle ilişkili ama karıştırılmaması gereken konuları teke indirgemekle, demokratik, ilkeli ve gerçekçi perspektiften, ya da “radikal demokrasi” perspektifinden uzaklaşıyor. Geleneksel sosyalizmin “tekçi” söylemine yaklaşıyor.

Çünkü, farklı doğruları ve gerçekleri birbirine rakip hale getiriyor.

Böylece ilkelerin de içi boşalıyor, kullanışlı yol gösterici olmaktan çıkıyor.

İşçi hakları mücadelesi ve sendikal mücadele konuşmak, milyonlarca farklı görüşten ücretliyi kapsayan bir alanı konuşmak demek.

Bu alan çoklu ve çoğulcu bir alan, bu alanda bulunanların ortak paydası ise kapitalizmin sonuçlarına karşı mücadele etmek.

Kaldı ki, ülkemizde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 2015 Ocak ayı istatistiklerine göre, 12 milyon 180 bin 945 işçiden, 1 milyon 297 bin 464’ünün sendikaya üyeliği bulunuyor.

Açık diktatörlükler, faşist diktatörlükler tarihine de baktığımızda, örneğin 40 lar Almanyası Fransasında faşizm altındaki işçi sendikalarının en basit, en varoluşsal reflekslerinin bile faşizmin gelişimine nasıl “ayak bağı olduğunu” biliyoruz.

Türkiye’nin Türk coğrafyasında ise sendikalaşma verileri açık diktatörlük inşasından önce de böyleydi.

Sinema TV sendikasının eylemi şu an yapıldığı gibi heves kırıcı, caydırıcı, tekçi bir yerden değil, sürecin çok yönlü, karmaşık yapısını gözden kaçırmadan tartışılmak zorunda.

Bana göre ilk altını çizmemiz gereken bu arkadaşların, sinema sektörü gibi, örgütlenmenin, toplu tutumun umacı gibi algılandığı bir dünyada, örgütlenmiş, ortak bir tutum geliştirmiş olmalarını alkışlamalıyız.

Çünkü yüzleştikleri pespayelik bir çok yapımcının ve dizinin de sorunu. (Elbette böyle rezillikleri yapmadan para kazanan yapımcıların varlığını da vurgulamakta yarar var)

Bu açıdan çok önemli ve tarihi değerde bir örnek yarattılar.

Böyle bir tavır aynı zamanda bütün ücretliler kitlesi için de önemli bir örnek. Bu girişimi amalarla fakatlarla kırmak, tökezletmek yerine, bütün sektöre örnek olacak bir tarzda desteklemek her meslek sahibi sinemacının borcudur.

Konunun diğer yanına gelince, şahsen ben de acımdan ölsem, böyle bir dizide çalışmam.

Ama içerik ve ilke bahsi bununla bitmiyor.

Bakır ve benzer tutumu paylaşan arkadaşların niyeti bu olmasa da bilmem farkındalar mı; bu tartışmayı böyle keskin ve ilkesel düzeye yükselttiklerinde, insan düşmanlığının, ahlaksızlığın, ilkesizliğin kabul edilebilir kabul edilemez ölçülerini tartışmaya kapı açmış oluyorlar.

Amacım üzüm yemek, isim saymayayım, ama dizilerin büyük çoğunluğu, gerek içerik bakımından, gerek üretim bantlarındaki insan ilişkileri bakımından yenilir yutulur değil.

Biz bir kaç arkadaş, kendi payımıza iyi paralar kazanıp, asgari bir ev bir araba imkanından vazgeçip, borç harç kendi filmlerimizi çekme kararını boşuna vermedik.

Çünkü, o içeriklerle yüzleştik.

Eğer bu tartışmalara katılan bir kısım arkadaş gibi kiramızı farklı işlerden ödeyip, yanısıra sinema yapıyor olsaydık, yine kolaydı.

Ama biz sinemayı bir meslek değil, bir yaşama, varoluş biçimi olarak seçmiştik.

Yani hem inandığımız filmleri yapacağız, hem de bu filmlerle mahcup ve mağdur olmadan yaşayacağız.

İçinden çıktığımız dizilerin çoğu, en az bu savaş dizileri kadar insani yıkım yaratan, gençleri ve çocukları cinsiyetçiliğin, otoritarizmin, tekçiliğin, milliyetçiliğin, muhafazakarlığın toplum mühendisliği  çalışmasına nesne kılıyordu.

Yani bu dizilerin tamamı, devletin ideolojik “silah fabrikaları.”

Peki sizin önermenize göre bu dizilerde çalışanlar ne yapacak?

Varsayalım ki herkes bizim yolumuzdan geldi, sistem insan havuzunu yenileriyle dolduracak. Ve bu tartışma tekrar sökün edecek.

Kurtlar vadisi ve onun replikası dizilerin kamerasından geçmeyen kalmadı, bu meslektaşları ne yapacağız?

Söz konusu üç diziye hayır diyen “aklanacak” mı?

Elbette biz özgürlükçüler, demokratlar, binlerce meslektaşımızın ideolojik silah fabrikalarında çalışmakla ortak oldukları sonuçları farketmelerini sağlamak için dostça çabalayacağız.

Bunu aşmanın tek yolunun çoğulcu, ilkeli ve gerçekçi bir perspektifle, örgütlü ve güçlü olmaktan başladığını unutmaksızın.