DİKTATÖRLÜĞE KARŞI BAŞARI ŞANSIMIZ VAR MI?

01/06/2017

A. Halûk Ünal

Sorunun yanıtını baştan verelim; bence, Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) bazı stratejik adımları atabilir ve doğru bir demokrasi programı geliştirebilirse, başarı şansımız var.

Daha lafın başında konuyu KÖH’e bağlamam bir kısım okuyucuyu kaçıracak bir kısmının da önyargılarını ayaklandıracak biliyorum.

Bana sorarsanız zaman, çok esnek ama bir o kadar da açık sözlü olma zamanı.

Önce kısaca neden KÖH’ni belirleyici bir güç olarak görüyorum, açıklamaya çalışayım.

Bu gün Ortadoğu’da yaşananları adlandırmakta iki terim öne çıkıyor.

Vekâlet savaşı ve 3. Dünya savaşı.

Her ikisi de doğru ve birbirini tamamlayan terimler.

3. Dünya savaşı bölgesel düzeyde vekiller eliyle sürüyor.

Vekil güçlerden devlet olanları sıralarsak, Suudi Arabistan, Katar, İsrail, İran, Suriye (Esad), Irak ve Türkiye.

Bu devletler Rus ve Amerikan eksenli iki ana cephede toplanmış görünüyor.

Aslında her birini küresel sermayenin bölgesel ihalesine katılmak için kılıçları çekmiş rakipler olarak tanımlamak daha doğru olur.

Her ne kadar bu yazının konusu değilse de, bir not düşmeden geçmemek gerek; bu süreç 1980 sonrası küresel olarak gündeme konan büyük bir özelleştirme harekatının izdüşümü.

Neo liberalizm, Avrupa’da Teatcherizm Türkiye’de Özalizm ve 12 Eylül askeri darbesi hep bu tasarımın izdüşümleriydi.

Sovyetler Birliği ve kendisine sosyalist diyen ama gerçekte hepsi birer devlet kapitalizmi modeli olan ülkelerle, onların uydusu Orta doğudaki haydut devletlerin birikmiş devasa kamusal kaynaklarının özel sektöre devri gerekiyordu.

Amerika, Rusya Federasyonu, Avrupa birliği hep bu birikimlerin emilmesi ve yeniden paylaşımı üzerinden büyüyüp, genişlediler.

Türkiye’de olup biten de benzer bir süreçti. Bütün kamusal sermaye birikimi özele devredildi.

Ancak ne kapitalizmin krizi bitti ne de küresel özelleştirme ve yeniden paylaşım süreci tamamlanabildi.

Şimdi yeniden Ortadoğu’ya ve Suriyeye dönelim.

Yukarıda saydığım vekil devletlerin oligarşileri bölgesel güç, oyun kurucu olma arzusuyla bölgesel ihalede yerlerini almış durumda.

Bunlardan en istikrarsız, en kararsız, tahmin edilemez “güç” ise T.C. Buna tekrar döneceğiz.

Bir de henüz resmi olarak devlet olmamış, güçler söz konusu.

Kürt Özgürlük Hareketi ile İslam Devleti başta olmak üzere sayısız cihadcı gruptan oluşan bir blok var.

Bu aşamada savaşın siklet merkezini, hikayenin ana çatışmasını ise KÖH ve İD çatışması oluşturuyor.

Aslında bu hiç tesadüf değil.

SİKLET MERKEZİ

Her iki güç de şu anda küresel savaşın kitlesel, yerel ve küresel iki ana ekseni.

Diğer bütün vekiller de bu iki ana eksendeki güçle değişik biçimlerde ilişkilenerek, kah birine kah diğerine yaklaşarak varolmaya çalışıyor.

İslam Devleti, CİA yetiştirmesi İslamcılığın kontroldan çıkıp, küresel provakasyona dönüşmüş hali. 21. yüzyılın kaosunun anti kahramanı (Antagonist)

Diğeri ise küresel seküler güçlerin ilişki kurabileceği tek yerel, ciddi güç. Küresel özgürlük hikayesinin güncel kahramanı (Protagonist)

KÖH, salt seküler olmakla sınırlı bir hareket değil.

İlk olarak İslam Devletini askeri ve psikolojik olarak hezimete uğratabilen bir niteliğe sahip.

İkinci olarak, bütün dünya son üçyüz yıldır erkek ve seküler güçlerce yönetilirken, KÖH kendisini dişi bir organizma olarak tanımlayabilen, kadını merkeze koyan, tarihen ilk hareket.

Ve bu, lafta kalmıyor. Kurdukları bütün idari sistemlerde, askeri kurumlarda, sivil yaşamda bütün tasarım kadın merkezli, dişi (adem-i merkeziyetçi) bir anlayışla ele alınıyor.

Öcalan’ın önermesiyle “içlerindeki erkeği öldürmeyi” değişimin temeli sayan milyonlarca kadın ve erkekten söz ediyoruz.

KÖH, aynı zamanda Dünya’nın bildiği en demokratik anayasalardan birini kaleme alıp, Kuzey Suriye Federasyonunda yürürlüğe sokmayı başardı.

Bundan başka ortada Ortadoğu’nun geleceğine ilişkin tek bir proje yok. Projesi olan yerel etkili bir güç de yok.

KÖH, sadece askeri ve siyasi bir alternatif olmakla kalmıyor; aynı zamanda ekonomiden, eğitime, sağlığa alternatif bir yaşam kurmak için savaşın göbeğinde bir inşa mücadelesi veriyor.

Başka ir dünyanın mümkün olduğunu kanıyla canıyla, teriyle kanıtlamaya çalışıyor.

TÜRK DEVLETİ’NİN “ENGELİ”

Bir süreden beri bütün yazılarımda bu temayı işlemeye çalışıyorum. Türk egemen sınıfları ve devleti, 12 Eylül askeri darbesi ve 24 Ocak kararlarıyla önüne konulan yeni vizyonu gerçekleştirmek için kıvranıyor.

Vizyon gereği Ortadoğu’da alt emperyalist, oyun kurucu, model ülke olması.

Bu elbette iktisadi, kültürel ve siyasi bakımlardan da sınıf atlamayı, bulunduğumuz basamaktan bir kaç basamak yukarı çıkmayı gerektiriyor.

Bunun kabaca yolları belli. Dünya’da sınıf atlamış sayısız örnek var.

Ülkedeki öz kaynaklarınız yeterli olacak, ihraç ekonomisi olacaksınız, katma değeri yüksek alanlara yatırım yapacaksınız, inovasyonda ciddi yol katedeceksiniz, ya da yeni topraklar ilhak edip, öz kaynak artırımına gideceksiniz.

Türk egemen sınıfları ve devleti sivil ve demokratik yoldan bunu başaramayacağını kanıtladı.

Ancak tam bu noktada Türk Devleti’nin önüne büyük bir “engel” ortaya çıkmış durumda.

Herkesin ilhak etmek, paylaşmak için kan döktüğü  enerji kaynaklarının (su, petrol ve doğal gaz) tam üzerinde binlerce yıldır oturan, dört parçaya bölünmüş Kürt halkı, KÖH öncülüğünde tarihin tanık olduğu en büyük ve kapsamlı politizasyona ulaşmış durumda.

Örneğin biz Türkler öğrenim seviyesi ile eğitim seviyesi konusunun çok farklı olduğunu onlar sayesinde farkediyoruz.

Ortadoğu’nun öğrenim seviyesi en düşük kesimi, eğitim ve bilinç seviyesi en yüksek kesimi durumunda.

Hal böyle olunca iradeleri dışında pay edilmiş toprakların sömürgeleştirdiği devletler karşısında- her ülke bazında- tek alternatif güce; Ortadoğu’da oyun kurucuya dönüşmüş durumdalar.

YENİ PARADİGMA YENİ STRATEJİ

Türkiye tarihinin devletten ve sermayeden bağımsız tek ciddi siyasi partisi HDP bizzat Öcalan’ın önerdiği KÖH’nin sahip çıkıp geliştirmeye çalıştığı bir projeydi.

Solun tarihinde ilk kez kadınlara, emekçilere, yoksullara ve gençlere yaslanan bir partinin başkanının %26 sempati oranı yakalaması, partinin bütün strateji ve taktik hatalarına rağmen %13 oy alarak meclisteki üçüncü büyük parti haline gelmesi de tesadüfi değildi.

Türkiye toplumunda onyıllardır yaşanan değişimin ve yeniye olan açlığın hızlı bir tezahürü, projenin doğruluğunun bir kanıtı.

Ama proje bir kaç kanıt daha sundu hepimize.

İlk olarak Türk solunun sanıldığı gibi Batı toplumuna iyi bir arayüz olamayacağını gördük.

Onlarsız olmaz; ama onlardan, benim gibi yüzbinlerce tekil bağımsız türk solcusuna inandırıcı bir arayüz de olmaz, bunun anlaşılmış olduğunu umuyorum.

Demirtaş örneği kanıtladı ki, mührün ve gücün gerçek sahiplerinin inandırıcılığı da etkisi de çok daha yüksek.

Elde ettiğimiz bir başka sonuç, konumuz bir ittifak meselesi değildir. Tersine az önce ve bir çok yazımda söylediğim gibi yüzbinlerce solcu Türkle Kürt özgürlük hareketinin milli olanı, bütün kimlikleri aşan bir yerde harmanlanacağı insani modeli geliştirmektir.

Bu modelin teknik olarak HDP olmadığı artık çok açık.

HDP, ya orijinal projedeki gibi bir seçim partisi konumuna çekilecek; -çünkü her halükarda T.C. yasalarına uygun bir seçim partisine ihtiyaç var- ya da bileşenler hukukunu bırakıp yalnızca birey hukukunun geçerli olduğu bir tarzda reorganize edilecek.

Elbette birey hukuku yeterli olmaz. Bunun yanısıra yeni paradigmanın bütün ilkelerinin yaşam bulması şart.

İlk olarak, binlerce yıldır solun hasımlarıyla aynı araçları kullanma zaafiyetini aşmamızı sağlayacak olan adem-i merkeziyetçilik ilkesi çalışmaların temeli olmalı.

Çoğulculuk da bunun olmazsa olmaz tamamlayıcısı kılınmalıdır.

Üçüncü olarak “dişi bir örgüt;” bir kadın örgütü olmalıyız.

Ve sonuncu olarak bütün insani ve iktisadi bakışımızın merkezinde ekoloji olmalı.

Öcalan’ın ortaya koyduğu ve temelini bu ilkelerin oluşturduğu hipotez, zaten T.C. yasaları tarafından biçimlendirilmiş, kaçınılmaz olarak bürokratizm, merkeziyetçilik üreten bir araçla geliştirilemez.

SİYASİ VE KÜLTÜREL MUHALEFET BLOKUNUN ÖRGÜTLENMESİ

Ne yazık ki, ortada gezen bütün çıkış önerileri demokratizme saplanıp kalıyor.

Demokrasi ve Barış Planı gibi sosyal demokrat söylemleri aşamıyoruz.

Solun bütün ezberi demokrasi ve barış mücadelesi terimleri üzerine kurulu.

Biraz veri araştırma okuyan ortalama insan biliyor, bu ülkede barış da demokrasi de talep olarak %10-20 bandında.

Erdoğan mücadele programının başlıklarını açıkladı.

Savaş ve diktatörlük zeminininde ekonomik atılım ve kültürel hegemonya.

Evet, totolojinin ta kendisi. Ama işaret ettiği yer gerçek siyasetin de ta kendisi.

Ayrıca ekonomik ya da kültürel olarak ne atılım yapacak bir vizyonu var, ne de insan kaynağı.

Önce de söylediğim gibi kendisine sunulan fırsatları çarçur etmiş, aldığı ihalenin temel bir çok koşulunu ihlal etmiş bir korporasyonla karşı karşıyayız.

Buna rağmen kurucu irade olmanın gereklerini de çok iyi öğrenmiş: iktisadi ve kültürel hegemonya istiyor.

Nedenleri ayrı bir yazının konusu, ama bir mucize olmadıkça bu artık imkansız

Kemalizm, İslamcılık ve geleneksel sosyalizm artık bu ülkeye hiç bir şey katamaz.

Canlı örneğe sahibiz. Rojava Özgürlük Hareketi artık Suriyelileşti, Kuzey Federasyonu oldu.

En kritik eşik aşılıyor. Araplar kitlesel katılım göstermeye başladılar.

Yarın da Demokratik Suriye federasyonu olacak.

Bunu sağlayan parti veya örgüt bazlı ittifaklar değildi. (İttifak örgütlerle olmaz sınıflar ve tabakalarla olur.) Anayasada sunulan insani, siyasi ve iktisadi hedeflerdi.

Geniş bir muhalefet bloğunu “iktidara” taşıyan da bu oldu.

Yani aslında kitaptaki gibi PYD, programıyla kazandı.

Bizim de gerçek bir programa ihtiyacımız var.

Bunu bizim başarmamız için Kürt Özgürlük Hareketinin Ortadoğu/Anadolu Özgürlük Hareketine dönüşmesi gerekiyor.

Bu hedeflere ulaşmamızda, HDK/HDP 4 büyük kongrenin düzenlenmesine öncülük etmeli.

1. Demokratik İktisat Kongresi 2. Demokratik İslam Kongresi 3. Kadın Kongresi 4. Demokratik Eğitim Kongresi

HDK/HDP’nin tek başına bu kongreleri toparlayacak gücü yoksa da, bu kongrelerin toparlanmasına ve asgari müştereklerde geniş bir demokrasi cephesinin örülmesinin zeminleri haline getirmeyi başarabilir. Hatta böylesi bir entellektüel ve siyasi itibara sahip tek çevreyiz.

Şu anda entellektüel, kültürel hegemonya gücü ve araçları biz demokratların, liberallerin, özgürlükçülerin ellerinde.

Bu gücü toparlamalı ve başka bir Türkiye nasıl mümkün, bu toplumun içindeki erkeği nasıl öldürürüz, nasıl bir eğitim sistemiyle sınıf atlarız, gerçek bir bağımsızlığı nasıl sağlarız, nasıl bir iktisatla insanlaşırız, sorularının azami müşterek yanıtlarını alt alta yazmalıyız.

Demokrasi mücadelesi de budur, barış planı da, faşizme karşı birleşik cephe hareketi de…