BÜYÜK DÖNEMEÇ

18/05/2017

A. Halûk Ünal

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ikinci büyük dönemecinde.

Kuruluşundan bu yana tarihinin en büyük yapısal krizini yaşıyor.

Söz konusu dönemecin büyüklüğü ve tarihselliğini yaratan sayısız etken var.

Küresel kapitalist sistem gittikçe derinleşen büyük bir krizi atlatmaya çabalıyor.

Buna bağlı olarak Ortadoğu’da yüz yıllık bir sayfa kapanıyor; yeni bir paylaşım savaşı sürüyor.

Bir çok siyasal gözlemci ve analistin Ortadoğu sürecini “üçüncü dünya savaşı” olarak yorumlaması boşuna değil.

Bütün küresel oyun kurucuların, değişik biçim ve düzeylerde katıldığı bu savaş, şimdilik vekalet savaşı olarak yaşanıyor.

Bu süreçte yaşamsal habitatımız olan 1923 Kemalist Türkiye Cumhuriyeti projesi de tüketilmiş durumda.

İslamcıları ve Kürtleri asimile edemeyen Cumhuriyet projesi, İslamcıların askeriyeyi iktidardan önemli ölçüde tasfiye edip devleti ele geçirmesiyle son nefesini verdi.

Geminin kaptan köşkünü ele geçirmiş olan “Neo Osmanlıcı” ideoloji bu dönemeci geçmenin yolu olarak açık faşist bir diktatörlük inşasını çare olarak seçmiş durumda.

Egemen ittifak (AKP, MHP, Askeriye, Derin CHP, yerel sermaye) bir önceki yazımda (Faşizmin Yerel Kaynakları) özetlemeye çalıştığım bir stratejiyle hareket ediyorlar.

Her tür muhalefetin susturulduğu, çalışan sınıfların bütün güvencelerinin ve haklarının sıfırlandığı, toplumsal iletişimin tümüyle kontrol altına alındığı, açık bir diktatörlük için bütün ittifak bileşenlerinin açık ya da örtük rızası var.

Çok kırılgan ve paradoksal yanları da olsa, Erdoğan’ın böyle bir hegemonyayı kurmayı başardığını kabul etmeliyiz.

T.C. nin alt emperyalist bir ülke olması için, küresel sermayenin geçtiğimiz 15 yıl boyunca AKP’ye sunduğu bütün imkânları çar çur ettiler.

Ülkeyi sürükledikleri büyük krizi, savaş ihraç ederek; toprak, enerji ve su kaynaklarını ilhak ederek atlatmayı hayal ediyor, zaman kazanmaya çalışıyorlar.

Kısacası Erdoğanist stratejinin 12 Eylül stratejisinden özde hiç bir farkı yok.

Evren’in düzlediği zeminde kurulan yeni stratejiyi, Erdoğanla tamamlamaya çalışıyorlar.

İçine düştükleri krizi atlatmak, mecbur olduklarını düşündükleri alt emperyalist rolü kazanabilmek için, egemen ittifakın sopayla yönetilen dikensiz bir gül bahçesine ihtiyacı var.

Ve bu uğurda her tür melaneti yapabileceklerini de kanıtladılar.

Öte yandan ülke siyaseti artık giderek bir çok yorumcunun da kabul etmeye başladığı üzere, kimlik siyasetine kilitlenmiş durumda.

Bu, iktidarın son derece işine gelen bir durum.

Son referandum sürecinden de göreceğimiz gibi “karşısındaki” %50 bu kilitlenmeyi aşabilecek bir pozisyon sergileyemiyor.

KÜRT ÖZGÜRLÜK HAREKETİ

Yaşadığımız tarihi krizin sebebi “Türkiye, sünni, Kemalist Türklerindir” tezini yüz yıldır şiddetle dayatan, T.C. devletinin bizzat kendisi.

Bu sorunun görünür hale gelmesini sağlayan, bütün kimliklerin özgürleşme talebinin gelişmesine ilham veren, kimliği için devlete itiraz etmeyi, gerekirse bu uğurda ölmeyi pratikleştiren ise Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH).

Bir çok yazıda sıkça vurguladığım gibi Türkiye’nin oyun kurucu iktidar bloku karşısında, oyun kurucu ve alternatif nitelikte yegane güç Kürt Özgürlük Hareketi.

Bütün diğer kimlik siyasetleri, ondan ilham alarak; duvarda onun açtığı çatlaklardan sızarak cesaret buldu.

90 lardan itibaren Kemalizm, geleneksel sosyalizm ve Milliyetçilik zaten yeni çağa yanıt veremez olmuş, birer kimliksel varoluşa dönüşmüşlerdi.

Yeni bir soluk, yeni bir gelecek tahayyülü beklenebilecek iki kitlesel akımdan İslamcılar da 15 yılda kendilerini tüketti, kendileriyle birlikte Anadolu müslümanlığının itibarını da yerle bir ettiler.

Bu kriz bu gün yalnızca Türkiye’nin sorunu da değil. Bu Ortadoğu’da egemen savaş politikalarının da yaslandığı mümbit bir imkân.

Diyebiliriz ki, kapitalizmin küresel krizinin en belirgin semptomu.

Kürt Özgürlük Hareketi ise, 1995’ten bu yana çok farklı bir değişim, dönüşüm yaşadı.

Pratik, askeri ve politik sonuçlarını Ortadoğu’da Rojava, Türkiye’de HDP süreciyle birlikte görmeye, anlamaya başladığımız bu değişime şimdilik (bu yazıyı çok aşacak bir tartışma alanı olduğu için) hoşgörünüze sığınarak özel bir sentez (fusion) deyip geçmek istiyorum.

2014 Kasım- 2015 Ağustos arası Rojava’nın her üç kantonunda toplam 6,5 ay geçirmiş biri olarak; bence Kürt Özgürlük Hareketi, bir açıdan 150-200 ülkede örgütlü tarihin en büyük komünü.

Öte yandan baktığınızda “birleşik ve eşitsiz gelişen” çok özel bir habitat. (Bu gözlem, ya da saptamanın işaret ettiği analiz ve tartışma da bu yazıyı aşan bir başka büyük alan.)

Bırakın benim gibi dışarıdan bakmayı, içeriden bile tasvirinin kolay olmayacağı çok açık.

Bu devasa komün, kimlik siyasetiyle yola çıkıp, kimlik siyasetini aşmış, 21. yüzyılın yeni bir toplumsal devrim pratiği olmakla kalmamış; kadın devrimi pratiğiyle yeni bir devrim hipotezine de dönüşmüş durumda.

Lafı uzattığımın farkındayım.

Ama bu gerçekliğin kısaca da olsa tasvirini kendimce yapmadan, alt başlığın sonrasındaki önermemi anlamlandıramazdım.

KÖH, Rojava’da kimlik krizini aşabilen, kimlikleri barıştırabilen, Arap toplumunun yüz yıllık Kürt anti patisini sempatiye dönüştürebilen, Süryanisinden, Türkmenine, Ezidisinden, Hıristiyanına bir çok kimliği – eski adıyla Rojava- Kuzey Federasyonu Anayasası altında buluşturup, hepsinin yeni bir Suriye imkânına inanmasını sağlayan yegane güç.

Türkiye’de de HDP, sistem ve egemenler nezdinde çok sarsıcı bir süreç olarak gelişti.

Egemen sınıf ilk kez gerçek bir politik kilesel alternatifin mümkün olduğunu gördüler.

Ancak kurgusunda, gelişiminde yapılan hatalar ve devletin şiddetli tasfiye operasyonuyla kimlik siyaseti kilidini kırmaya yetemedi.

Yetmediği gibi “yeni paradigmanın” Batı’da anlaşılmasına, zenginleştirilmesine, Türkler içinde yaygınlaşmasına da katkısı çok sınırlı kaldı.

(Buna rağmen proje, geliştirilebilecek çok önemli kazanımlar ve deneyler sundu.- unalhaluk.com)

Oysa bir çok yazıda vurguladığım gibi benim gibi yüzbinlerce bağımsız özgürlükçünün, demokratın, doğrudan KÖH le etkileşim içine gireceği kanalların oluşması bu girişimin sağlaması gereken en önemli hedeflerden birisi olmalıydı. Olmadı, olamadı.

Varolan proje yapısı değişmedikçe, benim gibi tekil demokratlarla KÖH ilişkisine Türk solu arayüz olmaya devam ettikçe, HDP de oluşmuş merkeziyetçilik ve bürokrasi aşılmadıkça bunun gerçekleşmesi çok zor.

Bu noktada KÖH’nin yüzbinlerce bağımsızla doğrudan etkileşime girmesi için doğru fikri (yeni paradigma temelinde birlikte mücadele) doğru bir modele oturması şart görünüyor.

Bizler bir model önerme şansına sahip değiliz, ama bir model tartışmasına katkımız olabilir.

Bu nedenle böyle bir tartışmayı teşvik edebilmek için, dışarıdan söylenebileceklere bir kaç husus daha eklemeye çalışayım.

İlk söylenmesi gereken şu; dikkat ederseniz bir çok anlam yüklediğim harekettin adı hala Kürt diye başlıyor.

Oysa, hareketin en dinamik en canlı fidanı Rojava, Kürtlüğü çoktan aşmış, bir çok milliyete ilham veriyor.

Bunun sonucu, Suriye’de oluşumun adını bile değiştirip, Kuzey Suriye Demokratik Güçleri/Federasyonu yapıverdiler.

Bu cesur ve kompleksten uzak adım, eminim bütün Dünyanın gözünde çok önemli bir güven verici bir artı oldu.

Bu değişime ayak uydurmuş, Ortadoğu ve Anadolu çapında politik ağlara ciddi bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.

Dışarıdan ikinci gözlemimi paylaşayım, KÖH, yani bu dev komün kendi aralarında yunuslar gibi haberleşiyor.

35 yılda gelişmiş, çok özel bir dil ve ruhla iletişim kuruyorlar. Bu çok güzel ve saygı değer bir gerçek.

Tanıştığım bir çok dağ kadrosu bir lokma bir hırka dişi ve özgürlükçü bir komünün dervişleri gibiler.

Ancak, bu dilin içinde Kürt olmayan birinin konuşması, yaşam alanı bulması henüz çok kolay değil.

Hayatın diyalektiği onları ister istemez Kürt Özgürlük Hareketi olmaktan, milliyetsiz, bütün ezilenlerin özgürlük hareketi olmaya taşıyor.

Bunun gerektirdiği dili de, uslubu da bulacaklarının sayısız alameti Rojava’daki savaşçılarda, yöneticilerde ve HDP vesilesiyle tanıdığımız o şahane arkadaşlarda var.

Kürt Özgürlük Hareketinin bence, bu değişimi hızlandırmaya ihtiyacı var.

Bizi Babil’in lanetinden kurtarabilecek tek çare bu.

Üçüncü bir nokta, KÖH’ün iletişim alanındaki büyük başarısını, yeni duruma uyarlayamıyor olması.

1990 lardan başlayarak  bir çok yayın çıkartan, özellikle TV yayıncılığıyla Kürdistan’daki her evi çift çanak antenli hale getiren hareket, diğer toplumlarla iletişiminde aynı başarıyı gösteremiyor.

Burada mali ve insani veya teknik sorunları görmüyor değilim, kastettiğim işin politikası.

Örneğin şu anda bir iki istisna dışında Kürt medyası “savaşan bir tarafın milli medyası.”

Diyeceksiniz ki, bundan tabi ne olabilir.

Elbette savaşan taraf Kürtler, “savaş medyası” yaratabilir.

Ama savaşın doğrudan tarafı olmayan milyonlarca insana savaşın tarafı olanlara hitap ettiğiniz dil ve terminolojiyle hitap edemezsiniz.

Ederseniz, düzenli izleyiciniz olmasını bekleyemezsiniz.

Ücüncü taraf diyebileceğim bu kesimlere – ki asıl kazanılması gerekenlerdir- dönük kitlesel milliyetsiz mecraların yaratılması bence büyük bir ihtiyaçtır.

KÖH’e sempati duyduğunu bildiğim sayısız arkadaşımın varolan KÖH medyasını paylaşmıyor, paylaşamıyor oluşundan da bu sakıncayı görmek mümkün.

Yine aynı konuda bir başka büyük ihtiyaç da “yeni paradigmayı” tanıtan, alt metinlerini geliştiren, tartıştıran (dijital) merkezi bir politik mecranın olmayışı.

Bu tür çok dilli, popüler, “amiral gemisi” yayınlar olmaksızın dil birliğini yaygınlaştırmak, derinleştirmek imkansız.

Aslında bu cümleden daha geniş bir ihtiyacı özetlemek mümkün.

Özgürlük hareketinin Ortadoğu ve Anadolu çapında “merkezi” milliyetsiz, çok dilli kültürel araçlara ve ağlara ihtiyacı var.

Ancak o zaman büyük bir coğrafyanın her dil ve milliyetten aydınları, sanatçıları, kültür insanları, gazetecileri, hareketle organik ilişki kurabilirler.

Komünün hızla daha adem-i merkeziyetçi, daha kadın merkezli, daha çoğulcu, ve milliyetsiz, kılınması, anti bürokratik Rojava uslubunu (ilkeli ve gerçekçi) heryere taşıması da temel ihtiyaçlar arasında.

Büyük dönemecin ihtiyaçlarını, ancak böylesi bir organizasyon eksiksiz karşılayabilir; “Türkiyelileşme, Ortadoğululaşma” hedefine hızla ulaşabilir kanısındayım.