FAŞİZMİN GÜNCEL KAYNAKLARI

10/05/2017

A. Halûk Ünal

Egemen blokun sahnelediği, bütün toplumun farkında olduğu, tutarsızlık ve ahmaklıklar silsilesi karşısında yeniliyorsak, bunun belirleyici nedeni, içinde bulunduğumuz, ufuksuzluk ve siyasetsizliktir.

Referandumdan bu yana analiz yağmuru altındayız.

Kürt basını ve bir elin bir elin parmaklarını geçmeyen sayıda dürüst haber mecralarının köşe yazarlarının hemen tamamı analiz kervanına katıldı.

Bir çok yazıda, resmin zihin açıcı, önemli bir parçası bulunsa da bütünlüklü değerlendirmeler konusunda pek iç açıcı durumda olduğumuzu düşünmüyorum.

Fehim Taştekin, Bekir Ağardır gibi bilgi yoğun bazı analizciler dışında, hem Türk hem de Kürt medyası genellikle iki eğilimi paylaşır durumda.

Bunlardan yaygın olanı “hayır biz kazandık”çılar. Diğeri ise “yenildik” çiler.

Yenildikçilerin yorumları Erdoğan’ın önü çok açık tespitine varırken, “hayır biz kazandık”cıların yorumları, “deniz bitti, Erdoğan kendi kendine çökecek” noktasına ulaşabiliyor.

“Hayır biz kazandık”çılar, %49 dan bir demokrasi bloku çıkartmaya çalışırken; “yenildik”çiler, umutsuzluktan başka bir yaklaşım üretemiyorlar.

Türk solu ve CHP’ye hakim olan bu ufuksuzluk ve öngörüsüzlükle ilk kez yüzleşmiyoruz.

Siyasetsizlik diyebileceğimiz, her iki kesimin de geleneksel özelliği olan bu hal, son dört yıl içindeki sandık maratonunda sürece damgasını vurdu.

Bütün sol, maalesef HDP, muhalif partiler ve CHP bazen açık, bazen örtülü tek bir hedefe kilitlendiler: bir anti Erdoğan bloku…

İşin ironik tarafı bu hedefe, Erdoğan’ın korku salma ve kamplaşmaya dayalı iletişimi sayesinde, ulaşıldı.

Hayır hareketini oluşturan güçlere baktığımızda MHP, CHP ve Türk solunun 80 milyona sunabileceği hiç bir anlamlı gelecek tahayyülü, hiç bir kurtuluş reçetesi yok.

Burada elbette Türk solunun durumu daha da içler acısı.

Referandumda ilk kez müesses nizamın iki ana akımı, Batıcılar ve Avrasyacılar çarpıştı.

Bizler de tıpkı 2010 da olduğu gibi ehveni şere oy verdik.

Oysa Erdoğan’ın temsil ettiği küresel ve yerel güçlerin çevresinde toparlanmış yerli egemen ittifak, yerli sermaye, askeriye kendileri açısından çok önemli bir eşikteler, ve çok net bir hedefle haraket ediyorlar.

KEDİ BUDU

Türk finans sermayesinin tarihindeki ikinci bölümün ilk sayfasında 24 Ocak 1980 yazıyor.

Kısaca hatırlayalım, 24 Ocak kararları, koruma duvarları arkasında, ırkçı kıyımların varlık transferleriyle palazlanmış, ithal ikameci bir ekonominin miadını doldurmuş olduğunun ilanıydı.

Koruma duvarları kalkacak, küresel pazara entegre olunacak, yerli burjuvazi başaramayacağı için devlet eliyle biriktirilmiş olan kamusal sermaye özel sektöre aktarılacaktı.

Kuruluşundan itibaren Batıcı, kapitalist çizgide gelişen yapı, bir “ihraç ekonomisi” ne dönüşecekti.

Dünya’da Thatcerizm, Türkiye’de Özalizm olarak pazarlanan bu politika neo liberalizmin ta kendisiydi.

Bunun mantıksal sonucu Türkiye’nin bölgesinde bir alt emperyalist güce dönüşmesiydi. Kıvılcımlının deyimiyle kedi budunu de biz alacaktık.

İyi de nasıl? Enerji kaynakları, petrol, doğalgaz vb. doğal enerji kaynaklarından mahrum bir ülkenin bunu başarması için Dünya’da denenmiş bazı modellerden birisini kendisine örnek alması gerekiyordu.

Kısacası ya 4.0 bilişim devrimine ayak uyduracak, ya enerji kaynaklarının korunması ve aktarımında bir rol üstlenecek ya da bu tür kaynakların bulunduğu toprakları ilhak etmemiz gerekecekti.

Burjuvazinin sınıf atlama eşiği, çok kabaca söylersek, sermaye ihracıdır.

Toplumun değişim talebi ise daha zenginleşme, daha çok tüketim, daha çok konfor talebi olarak gündeme gelir.

Bu beklentileri karşılayamayan ülkeler büyük bir iç krizle yüzleşmek zorunda kalmıştır hep.

Türkiye de benzer bir sürecin içinde. 24 Ocak kararlarıyla başlayan, 90 larda büyük bir ivme kazanan kapitalist değişim süreci AKP iktidarıyla zirve yaptı.

2001 seçimlerinde bütün siyasi sistem partileri, her zaman olduğu gibi, Küresel sermayenin açtığı ihaleye katıldı ve ihale AKP’de kaldı.

Toplumun zenginleşme beklentilerinin tamamı AKP tarafından sahiplenildi.

Üstelik AKP, o ana kadar müesses nizamın çeperinde kalmış büyük bir kitleyi, muhafazakarları ve Anadolu sermayesini de merkeze taşıdı.

Küresel sermaye 2001 ihalesine sadakatine inandığı AKP’ye bütün kredi musluklarını açtı. 2011’e kadar “altın bir çağ” yaşattı.

Toplumun zenginleşme hayalleri de bu süreçte tavan yaptı.

Dindar alt sınıfa, muhafazakar orta sınıfa, yüz yıllık komplekslerimize ağrı kesici işlevi görecek, mesnetsiz bir öz güven pompalandı.

Dahası bana göre Erdoğan ait olduğu ve iktidarına oynadığı sınıflar için çok ciddi riskler de aldı. Arap baharının abisi olmak, Müslüman Kardeşlerin lideri olmak, alt emperyalist bir konum elde etmenin kayda değer denemeleriydi.

Bu noktada Avrasyacılarla girdiği ittifak da büyük bir özgüven yarattı.

Böylece AB sürecinin zorladığı her türden denetim, kontrol, demokratikleşme vb. ayak bağlarından azade bir güce dönüşmek mümkündü.

İyi biliyorlardı ki, kitle desteği, güç ve para olduğunda, kimse sizin siyasi üst yapınızın durumuyla ilgili sorun çıkartmaz. Herkes alışverişine, işine bakar.

Az önce de söylediğim gibi ulus devletlerin kapitalist gelişme sürecinde sermaye ihracı eşiği çok önemlidir. Ulus devletin sınıf atlama aşamasıdır.

Erdoğan ve müttefikleri bütün topluma bu hayali satmayı başardılar.

Bunu sadece gerçeklerden habersiz bırakılmış kitleler değil, Koç, Sabancı gibi yerel sermayenin lokomotifleri de satın almış görünüyor.

Eğer bu proje gerçekleşmez, Türk egemen sınıfları ve askeriyesi sermaye ihraç eden bir ülkeye dönüşemezlerse, kriz ithal edecekler.

Savaş ihraç edemezlerse, savaş ithal edecekler.

Şimdi topluma bir ufuk noktası gösteremezlerse, herkes birbirine dönecek.

Böyle anlarda eğer bir muhalefet beklentileri elde etmenin alternatif bir yolunu sunabiliyorsa kökten değişimler olur. Olmazsa bu da iç savaşı besler büyütür.

1923 PROJESİNİN RESTORASYONU

16 Temmuz darbesinden bu yana inşa edilmeye çalışılan faşist rejimin başat nedeni, Erdoğan’ın ruhundaki kötülük değil. Asıl neden, Türk finans sermayesinin çıkışsızlığı.

Bilmeliyiz ki, 24 ocak sürdürülemezse, Türkiye sınıf atlamazsa büyük kaybeder.

AKP, kendisine teslim edilen ihaleyi başaramadı. İstenilen sonuçları yaratamadı.

Biliyoruz ki, iktidar ittifakları akşamdan sabaha kurulup dağılmaz.

Varoluşlarını tüketmeden, ya da toplumsal bir güç tarafından püskürtülmeden sahneden çekilmez.

Bu nedenle bir süreden beri Erdoğanizm, tarihimizde hiç denenmemiş yeni bir formülü uygulamaya soktu.

Kemalizmle Erdoğanizmi uzlaştırmak.

Bu uzlaşma uğruna Erdoğan İslamcıları bile gemiden atıyor. Çünkü bu uzlaşmanın çok daha tarihi ve stratejik sonuçlar verebileceğini görüyor.

Bu uzlaşmanın CHP cephesindeki sonuçlarını da Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bu yana açık biçimde görebiliyoruz.

Derin CHP, Kılıçdaroğlu, Baykal ikilisi aracılığıyla Kemalist-Muhafazakar ittifakının gereğini her anlamda yerine getiriyor.

Laik kanatta, faşist başkanlık rejiminin – iki partili sistemin – her halükarda bir partisi CHP, kolaycılığı çok yaygın.

Bu da gösteriyor ki Erdoğanizm, ihalede üstlendiği hedeflere ulaşmak için elinden geleni yapacak, yapıyor.

Önemli olan ülkenin geldiği bu eşikte biz özgürlükçülerin ve demokratların ne yapacağı?