BAŞKA BİR TÜRKİYE MÜMKÜN!

19/04/2017

A. Halûk Ünal

Referandum süreci ile ilgili son yazımı 23 Ocak’ta yazmıştım. (Referandum Tarihin Sonu mu?)

Ne yazık ki hiç bir odak hayır kampanyası süresince yine, Erdoğanizm’in belirlediği alandan çıkmayı; alternatif bir gündem ortaya koymayı, başaramadı.

Kampanyanın kazanımlarını, sağladığı başarıyı görmezden gelmek elbette mümkün değil. Sonuç olarak ülkenin açık diktatörlüğe geçiş referandumunda çok güçlü ve caydırıcı bir itiraz ortaya konmuş oldu.

Hayırcı kampanyanın çok merkezli, yaygın, kitlesel, yaratıcı, renkli, cesaret verici niteliği üzerine bir kaç gün içinde medyada katıldığım sayısız yorum ve tespit paylaşıldı.

OHAL koşullarında bütün gücü, ve imkanlarıyla devletin “Evet”i desteklediği, “Hayır”ı yasakladığı, bütün şiddet ve korku kampanyalarıyla “Hayırcı”ları sindirmeye ve caydırmaya çalıştıkları bir ortamda karşı kamptan %10 kazanmak, toplamı %61 olan bir kampı 51’e indirmek; tartışmasız bir başarıdır.

Bunları tekrar etmem gerekmiyor. Bütün hayır cephesi aktivistlerini ben de canı gönülden kutluyorum.

Özellikle de bütün kümelerde sürece damgasını vuran kadınları ayrıca ve özellikle alkışlamalıyız.

KİM KAZANDI KİM KAYBETTİ

Artık önemli olan bir durum analizi yapmak, yeni bir strateji ve hedef belirlemek.

Ocak ayında tahmin ettiğim gibi yarış başabaş bitti.

1 milyon oy o tarafa mı, bize mi yazılacak; bence hiç bir önemi yok.

İster 51 bizde, ister o tarafta olsun.

İki tarafın da diğerine rağmen istediğini yapamayacağı bir pata durumuyla yüz yüzeyiz.

Ben, %51 evet çıkmasına çoğunuz gibi üzülmedim; tersine sevindim.

Toplum Erdoğanistlerin kucağına son derece tartışmalı – YSK marifetiyle de şaibeli- bir yetki koydu.

Güvensizlik oyuna dönüşmesine izin vermedi ama, güven oyu sayılacak bir sonuç da ortaya çıkmadı.

Daha önce de yazmıştım, bütün açık diktatörlükler, temsil ettikleri ulusal sermaye ve egemen sınıfların büyük bir krizden çıkabilmesi için, sınıfsal çıkarları topluma, büyük vaatler ve yeni bir gelecek paketi içinde sunar.

Bununla yükselir, yükselirken kısmen bu vaatlerini de gerçekleştirir.

AKP bu türden bir sunumu 2002’de yaptı 2010’a kadar da toplumun önemli bir kısmını ikna etti.

2011’den itibaren inişe geçti.

Her geçen gün vaatleri inandırıcılığını yitirdi, küresel sermayeden aldığı finansal destek eridi.

Ortada çıkış projeksiyonundan geriye hiç bir şey kalmadı.

Erdoğan ve AKP belki de tek bir hayırlı iş yaparak, 1923’te planlanan ve sonuç olarak dindarları ve Kürtleri ikna edememiş, yani başaramamış olan – askeri vesayet zoruyla ayakta duran- örtülü diktatörlüğün/müesses nizamın da sonunu getirdi.

Bu referandumda 12 Eylül anayasasını da restore edip, Türk tipi bir açık diktatörlük anayasasını toplumun ancak yarısının desteğiyle diğer yarısına dayatmış oldu.

Şu anda iktisadi, sosyal, kültürel, siyasi bir krizin göbeğindeyiz, ellerinde yönetilemez bir ülke, çökmüş bir bürokrasi var.

Küresel sermaye ve Türk burjuvazisi açısından Erdoğanizme son bir kendisini kanıtlama imkanı olarak – Ortadoğu paylaşımından “kedi budunu” kapmak için – topyekün bir Kürt savaşı kredisini sürdürüyor olabilir. O maceranın da sonucu şimdiden belli.

Öyle ya da böyle, sonuç olarak, Erdoğanizm için deniz bitti.

HAYIR HAREKETİ

Bence tarihen son derece istisnai ve sıra dışı bir durum yaşıyoruz.

AKP ve MHP nin  temsil ettiği egemen ittifak (devletin bir kanadı) fiilen elde ettiği ‘dinci – milliyetçi’ açık diktatörlük rejimini kitle desteğiyle yasal hale getirmek istiyor.

Karşısında ise CHP ve MHP’nin %80’inin temsil ettiği (devletin diğer kanadı) laik-milliyetçi ittifak açık diktatörlüğe ve buna destek veren kanada karşı mücadele ediyor.

Bu noktada Kürt Özgürlük Hareketi, Türk solu ve bizim gibi bağımsız demokrasi yanlısı Türkler de bir üçüncü yol önermekte başarısız olduğumuz için; ana akım, sistem içi güçler çatışmasında dinci milliyetçilere karşı laik milliyetçilerle güç birliği yapmış olduk.

Sonuç olarak hayırcı %50, bir demokrasi bloğu filan değil.

Tersine çoğunluğu erkek, tekçi, merkeziyetçi, devletçi, milliyetçi.

İktisadi vizyonu neo liberal.

Demokrasi cephesi diyebileceğimiz kesim %20 yi geçmez.

Bütün kamuoyu yoklamalarında bu ülkenin sorunları nedir sorusuna demokrasi yazanların oranı ise  % 15’i geçmiyor.

Birinci sırada güvenlik, huzur; ikinci sırada ekonomi geliyor.

Biz solcuların bin yıldır anlamadığı konu yani: önce ekmek, sonra ahlak…

ALTERNATİF GELECEK TAHAYYÜLÜ

Başta da söylediğim gibi azami %20 lik bir demokrasi cephesinin toparlanması, bir strateji tartışmasına acil ihtiyaç var.

Bütün renklerin birbiriyle kavgalı olduğu bir ülkeden, renkahenk bir Türkiye’ye nasıl geçeriz; projelendirilmesi ve toplumun geri kalanı içinde anlamlı bir kesimin ikna edilmesi gerekiyor.

Ama buna geçmeden önce aktüel olarak karşı karşıya bulunduğumuz referandum kriziyle ilgili bir kaç şey söylemek istiyorum.

Referandumun yenilenmesi meselesi CHP için ana meseleye dönmüş durumda.

Bu kez itirazlar çok haklı. Ama unutmayın ki CHP bildim bileli her seçimde yenilgisini rakibin hilesi hurdasıyla açıklama alışkanlığıyla malüldür. Yine bildim bileli ne artan ne eksilen kitlesi de yenilgiyi bu tür şeylerle sindirir.

Ayrıca derin CHP her halükarda 2 partiden biri olacağını düşünerek; taktik ve teknik konuları esas mesele haline getirmeyi, bunun etrafında koparacağı yaygarayı muhalefetmiş gibi sunmayı her zaman olduğu gibi tercih edebilir.

Bu noktada referandumun yenilenmesinden stratejik hiç bir fayda beklenemez.

AGİT’in bile usulsüzlüğü tescil ettiği bu durumdan elde edilecek tek kazanç, seçeneksizlikten açık diktatörlüğü desteklemek zorunda kalmış bir kesim muhafazakarın daha gözünün açılmasını sağlamak olabilir.

Bu anayasayı ve referandumu tanımadığımızı ilan ederek parlementodan çekilmek ve bir erken seçimi zorunlu hale getirmek; çok daha işe yarar seçeneklerden biri olabilir.

Öyle ya da böyle bunlar taktik meseleler. Bence acil olarak yapılması gereken 2 parelel kampanyadır.

Birincisi;  çimentosunu yitirmiş, kimliklere bölünmüş, kamplaşmış,  ortak referans ve değerlerini yitirmiş toplumların yaşama şansı olmayacağını bu topluma anlatmak çok acil ve önemli bence.

Bu da ancak bir değerler kampanyasıyla mümkündür.

Kimlikleri aşan evrensel ve insani değerler, referanslar çevresinde sivil bir değerler hareketi yaratmak…

Böyle bir kampanyayı çok geniş yelpazedeki bir sanatçı ve aydınlar topluluğu başlatıp, hayır kampanyası gibi çok merkezli yatay ülke çapında bir harekete dönüştürebilir.

İkinci acil kampanya ise, alternatif bir Türkiye tahayyülünün takdimidir.

Ekonomiden, eğitime, ulaşımdan, konuta, sağlıktan, sosyal güvenliğe somut örnek ve projelerle sunulan alternatif bir gelecek teklif etmek gerekir.

Böyle bir takdim elbette soyut kavramlar çerçevesinde olamaz.

Bu kampanyanın merkezinde, alternatif Türkiye’nin toplumsal sözleşme taslağı, en azından böyle bir taslağın geniş bir özeti, en öncelikli ürün olarak durmalıdır.

Bu anayasanın  milliyetlere, kimliklere kör olması şarttır.

Sonuç olarak; Erdoğanizm için deniz bitse de seçeneksizlik aşılmadıkça bu pirinç daha çok su kaldırır.