İmzacı sinemacıları kim yasakladı?

05/02/2017

A. Halûk Ünal

Geçtiğimiz hafta yoğun biçimde KB Sinema Destekleme Kurulu (SDK) kararları tartışıldı. Bilmeyenler için özetleyelim.

Barış İçin Akademisyenler girişimine destek vermiş – benim de aralarında olduğum- 433 sinemacı içinden destek başvurusu yapanlar imzacı oldukları nedeniyle engellendi mi?

Merak ve tartışma konusu bu. İlgili bütün mail gruplarında bu konu konuşuldu, yorumlandı, tartışıldı.

Sayısız açıklama ve yorum içerisinde beni bu yazıyı yazmaya teşvik eden Emin Alper’in açıklaması oldu. Çünkü bir gerçek ancak bu kadar adil ve özlü tasvir edilebilir.

Elbette sevgili Alper’in cesur açıklamasını çok önemli kılan içeriği kadar, kendisinin mesleğimizin genç, parlak, başarılı temsilcilerinden biri olması.

Bizim kuşak neredeyse çıtı çıkmaz, aman kötü olmayayım sinizmi içinde yuvarlanırken, böyle cesur bir çıkışı yapabilmesi, önemli.

2004 yılında bütün profesyonel sinema meslek örgütlerinin oluşturduğu, Türkiye Sinema Platformu sözcülerinden biri olarak yazımına katıldığım 5224 sayılı Sinema Eserlerini Değerlendirme, Sınıflandırma ve Destekleme yasası ile ilgili hafıza tazelemekte yarar var.

Cumhuriyetin kuruluşundan 2004 yılına kadar sinemada devlet sansürü – 1950 lerde Alman Nazi ve İtalyan Musollini yasaları ile güncellenmiş – yasal bir uygulamaydı.

2004 yılında Devletin AB uyum politikaları ve Erkan Mumcu gibi çok alışık olmadığımız bir sağ politikacının Bakan olmasıyla Türkiye de sansür uygulamasından, bütün Dünya’da uzun zamandır kullanılan değerlendirme ve sınıflandırma sistemine geçti.

Sektörle devlet arasındaki bu müzakere süreci yasanın bir de destekleme boyutu kazanmasıyla taçlandı.

O dönemde medyada bir çok kez anlattığım gibi yasa belki de ilk kez kamu devlet ilişkisi açısından son derece iyi bir model olarak tasarlanmıştı.

Daha önce belediye vergisi olarak filmlerden kesilen rüsumlar bu kez bakanlığın bütçesine dahil ediliyor, burada toplanan paranın sinemaya dağıtılması hedefleniyordu.

Dağıtım yetkisi de geçmişte olduğu gibi Bakanlığa değil, her meslek birliğinin seçtiği temsilcilerden oluşan, bakanlığın genel müdür dahil azami 4 kişiyi belirleyebileceği 11 kişilik bir kurula bırakılmıştı.

Elbette herkes biliyordu ki, bizim gibi katı devletçi bir anayasal sistemde yine de devletin elinde altın hisse olacaktı. Bunu bile sınırlandırmak için Bakan’a tanınan veto hakkını 30 gün süre ve yazılı gerekçelendirme kuralı getirmiştik.

Ayrıca yasa parlamentoda bütün partilerin desteğiyle yani oy birliğiyle geçen nadir yasalardan biridir.

Yılda 10 filmden yüz filme yükselişimizde yasanın rolünü reddetmek mümkün değil.

Elbette yasanın, bildiğimiz bir çok eksiği kusuru vardı. Ama adı üstünde bu kamu ile devletin bir müzakere süreciydi ve müzakereler hiç bir tarafın taviz vermeksizin çıktığı süreçler olamaz.

Sonuç olarak bu yasa bir yıl öncesine kadar bizler için fiili bir kazanım ve mevzi değeri taşıyordu. Gelecekte de asgari müzakere çıtamız bu olacak elbette.

Bu yazının konusu itibariyle geçen 13 yıl içinde yasanın ortaya çıkardığı en büyük, en temel zaafiyet ne oldu biliyor musunuz?

Meslek grubumuzun hem mesleki hem ahlaki bakımdan aldığı zayıf not. Dört buçuktan beş.

Yani sınıfta kalmadıysak her şey o yarım puana bağlı.

O yarım puanı da bize sağlayan inanılmaz nicel, yatay gelişme/üretim içinde Yeni Türkiye Sineması sıfatını bize ulusal ve uluslararası alanda hak ettiren meslektaşlarımız.

Küçük bir azınlık, ama çok güçlü bir nitelik.

Peki handiyse sınıfta kalmamıza neden olan nedir?

Meslek birliklerinin insan seçiminde, seçtiklerini denetlemekte meslek grubu adına gösterdiği büyük zaafiyet. İnsan kayırmacılığın ve otosansürün tavan yapması.

Devletçi ve Özalcı zihniyetin Türk toplumu gibi sektörü de kuşatmış olması.

Yani yasal olarak sansürü aştık ama sektör olarak kayırmacılığı ve  oto sansürü aşamadık.

Bakanlık kurul kararları, çok uzun zamandır, hiç bir film için, vasatın üzerinde bir film markası anlamı taşımıyor! Asıl vahim gerçek bu.

Şu ana kadar bakanlık desteği ile çekilen filmlerin toplu bir incelemesi yeterli kanıt olur.

İnsanın varolduğu hiç bir yerde elbette sıfır kayırmacılık olamıyor, bu başka bir sorun. Ama bizdeki kadar kaliteyi ayak altına alıp, kayırmacılığın ve otosansürün tavan yapması bu ülkenin genel bir hastalığı, büyük çürümenin bir yansıması.

Piyasa kültürü ve tüketim toplumu çürümesi.

Bunun kralicesi Teatcher, yerli sembolü de Özal olmuştu, hatırlarsınız.

Bu günlerin moda deyimiyle otoriter popülizmin öncüleri.

Toplumda ise büyük çoğunluğun oryantal oryantalistlere dönüştüğü bir çürüme hali.

Gerçekte varolmayan bir Batı hayali üzerinden Batıcılık taklidi, bu taklidin karakterlerini yaratma, olma hali.

Kendi komşusunu bu pencereden bakarak tasvir etme hali.

Çözüm süreci bitip, Kürtlere topyekun savaş ilan edildiği andan itibaren, Batı’daki bütün muhaliflere de “büyük gözaltı” sürecinin başlayacağından bizim gibi sayısız darbe görmüş kimsenin kuşkusu yoktu.

Bu açıdan Barış İçin akademisyenler imzası ve buna verilen desteği o kadar da büyütmeyelim, emin olun bu imzalar biraz işlerini kolaylaştırmıştır sadece.

Zaten devlet her sektörde yeterince göze kulağa sahip. Ve böylesi dönemler ya devletin tarafındasın ya bertaraf ol zamanlarıdır.

Tam da bu noktada Alper’in açıklaması tekrar okuyalım

“Daha önce iki filmimin aldığı onlarca ödülün yanında, yeni projemiz Kız Kardeşler daha proje aşamasında katıldığı üç ön yapım platformunda iki ödül aldı. Başarı faslını daha fazla uzatmak istemiyorum. Kurul kararlarının uluslararası alanda başarılı genç ve muhalif isimleri cezalandırdığı çok açık. İşin asıl acıklı tarafı ise, bu kararların bakanlık tarafından dikte edilmekten çok, kurulun üçte ikisini oluşturan sektör temsilcilerinin inisiyatifiyle alınmış olması. Kurul içinde örgütlü hareket eden bir grup Tolga’nınki (Karaçelik) ve benimki gibi kimi projeleri 70. 80. sıralara düşürecek şekilde notlamış. Bunların arasında saf ideolojik motivasyonla hareket edenler olabilir, ama daha çok devlet kurumlarıyla iş yaptıkları için iktidara yaranmak isteyenler, aman sorunsuz bir liste olsun başımız belaya girmesin diyen korkaklar, eşimin dostumun projesine yer açılsın diyen iş takipçileri ve bizim başarılarımızdan açıkça kinlenen ama bunu açıkça dillendiremedikleri için OHAL’i bahane eden insanlar var. Son derece yozlaşmış bir kurul tablosu karşımızdaki. Tarihte defalarca gördüğümüz gibi otoriterlik ve yozlaşmışlık birbirlerini besliyor.”

Ancak, Alper’in veciz biçimde özetlediği bu ruh iklimi, yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi yeni değil. Hep böyleydi. Bu türden eleştirileri bakan ve bürokratların olduğu toplantılarda da yüksek sesle sayısız kez dile getirmiş biri olarak, bu noktadaki görünmez koalisyonun gücünü yakinen biliyorum.

Elbette devletin son girdiği çıkmaz yolda bu türden tasarruflar çok daha belirginleşecek ve acımasızlaşacak.

Ama bizim de çıkaracağımız dersler olmalı.

İlk olarak bütün meslektaşlarımız “kötü olmama” siyasetini terketmeli.

“Ben sinemacıyım, mesleğimi çok seviyorum, onu sürdürmekten başka bir aşkım yok” diyenler, Istvan Szabo’nun Mephisto adlı filmini yeniden izlesinler bence.

Biz sanatçıların kısmen de olsa özgürce üretmeleri, kültür endüstrisi karşısında, ancak büyük (devlet değil) adil, eşitlikçi, özgürlükçü kamusal fon destekleriyle mümkün.

Aksi halde yaratıcı yapımcı yeteneği olmayan autor’lerin hiç bir şansı olamaz.

Bu güne kadar projelerine kaynak bulmakta sıkıntısı az olanlardan biri olarak, gönül ferahlığıyla söyleyebilirim ki, bu ne adil ne de insaflı bir durum.

Sonuç olarak konuştuğumuz sorun bir yanıyla dönemsel.

Dönemsel olan geçer.

Asıl sorun diğer yanı; bünyesel.

Bu yönümüzle mücadele etmeden, paranın en yüce değer olduğu bir toplumu, değerlerce yönetilen bir toplum/sektör haline getirmeden, bu çamurdan kurtulamayız.

Not : Bütün bu tartışmaların yapıldığı günlerde Mahsun Kırmızıgül’e de bir linç kampanyası başladı. Yine sinemacıların büyük sessizliği ile karşılaştık. Ben bu vesileyle bir filme ve yaratıcılarına yönelen bu şiddet tehdit furyasını lanetliyorum. Demokratlık, Özgürlükçülük, (zıt görsen, sevmesen, hazzetmesen bile) kim olursa olsun her kesin kendisini özgürce ifade hakkı için mücadele etmen demektir. Aksi en hafif deyimle çifte standarttır ve kabul edilemez.