REFERANDUM TARİHİN SONU MU?

23/01/2017

A. Halûk Ünal

Evet de ağır bassa Hayır da, referandum sonucunda “kazanan” taraf nitelikli bir çoğunluk ortaya koyamayacak; bu şimdiden belli.

Yani örneğin toplumun 3/4’ü veya 2/3’si bir tarafta olmayacak.

Bunu bir tarafa yazalım ve önümüzdeki süreçte hiç unutmayalım.

Şu anda hayır kazansın isteyenlerin kaygılarını, korkularını küçümsüyor olduğum sanılmasın. Tersine hepsi de son derece haklı ve yerli yerinde.

Kaygılar, çok hakiki bir nedene dayanıyor; Anadolu coğrafyası Cumhuriyet tarihinin en büyük krizi ile yüz yüze.

Saray bütün Kürtler ve diğer muhalifler için yarattığı “mükemmel fırtınanın” merkezine doğru bütün toplum sürükleniyor.

Sürükleniş öyle bir noktaya geldi ki, dindar kesim ve İslamcılar kendi aralarında savaşmaya başladı ve bir kanat diğerini yok etmeye, kökünü kazımaya çalışıyor.

Bir süredir Oğuzhan Kayserilioğlu’nun sendika.org da sistematik olarak çok iyi anlattığı gibi, bu fırtınayı yaratan güçler, Türkiye’nin siyasi ve sosyal mimarisini yalnızca iç meselelerle ilgili olarak değiştirmek istemiyor.

Ortadoğu çapında bir planın parçası olarak bu kaosa sürükleniyoruz.

Küresel sermayenin yerel uzantısı olan güç odakları, büyümenin ve sınıf atlamanın biricik yolu olarak, Ortadoğu enerji ve su pastasından pay almak istiyor.

Bu yolda Kürt Özgürlük Hareketi’nin temel engel olduğunu düşündükleri için, bütün namluları da o yöne çevirdiler.

Son iki yıldır bir çok yazımda altını defalarca çizdiğim gibi, ülkenin mimarisini de geleceğini de belirleyecek bir yol ayrımının eşiğindeyiz ve herşey bu seçime bağlı.

Kürtlerle stratejik ittifak ya da stratejik savaş…

Tek adam rejimi için referandum da, savaş stratejisini seçen egemen sınıf fraksiyonunun bu yolda hedeflediği çok önemli bir hamle.

Ama hatırlamamız şart, toplumun %80’ı, 2015 Haziran seçimlerinde “yeni bir anayasayı” ihtiyaç olarak tanımlamıştı.

Hemen hemen hiç bir kesimin kastettiği anayasa da bu değildi.

2012 yılında TBMM’de kurulan ilk sivil ‘anayasa uzlaşma komisyonu’ yaklaşık  60 kadar madde üzerinde anlaşmıştı.

Sonra bütün bunlar bir kenara itildi ve bulunduğumuz noktaya geldik.

Bu aynı zamanda 90 yıllık Cumhuriyet serüveninin geldiği nokta.

İdari, siyasi ve iktisadi kriz zemininde bütün kimliklerin neredeyse birbirine düşman olduğu bir iklim.

Bunun anlamı çok açık, ya Suriyeleşme (iç savaş, parçalanma, dağılma) ya da yeni bir toplumsal sözleşme! 

Bu gerçek de gösteriyor ki, öyle ya da böyle, nasıl ki Irak da Suriye de yıllarca süren iç savaşın ardından yeni hakiki bir toplumsal sözleşme konuşmak noktasına geldiyse, biz de geleceğiz.

Parçalansak, parçalar konuşacak, bütünü korursak bütünlüğü korumak için konuşacağız.

ALTERNATİF BİR TOPLUMSAL SÖZLEŞMEMİZ VAR MI?

Maalesef bu toplumdaki hiç bir odağın toplumsal sözleşme diyebileceğimiz ve topluma teklif ettiği bir metin ortada yok. Varsa da biz bilmiyoruz. (AKP’nin mevcut teklifini de bir toplumsal sözleşme değil. Aceleyle hazırlanmış, saçma, tutarsız, tuhaf bir metin.)

Asıl büyük tehlike işte bu alternatifsizlik hali.

Ne Kemalistler, ne sosyalistler, ne Kürtler, ne dindarlar alternatif bir Anayasa/toplumsal sözleşme önermiyor, ya da öneremiyor.

Oysa 90 yıllık Cumhuriyet hep diktatoryal bir yönetimle geldi. 50’ler sonrası demokrasi süsü verilmiş dönemler de gördük, demokrasi süslerinin bir kenara atıldığı açık diktatörlük zamanlarını da yaşadık.

Yine demokrasi süslerinin bir kenara atıldığı bir dönemdeyiz, ve bunun kalıcı olması için her zaman olduğu gibi sivil asker ittifakı gündemde.

Üstelik hepimizle alay eder gibi, bizim eski anayasayı Şam’da Esad’a satmaya çalışıyorlar, Esad anayasasını da bize…

Kısacası Türkiye sistemli bir demokratik harekete sahip olmamış, 90 yıllık görevimizi hala gerçekleştirmemiş, insan merkezli, demokratik bir Türkiye tahayyülü geliştirememişiz.

Eğer bu süreçte de bunu yapamazsak, hakedeceğimiz hissiyat için utanç bile yetmeyecek.

Yani asıl sorunumuz, çocuklarımıza karşı asli sorumluluğumuz tek adam rejimini engellemekten daha fazla.

Polise düşer, konuşursunuz, sokağa çıkmaya korkarsınız, hapis kabusunuzdur teslim olursunuz, bunların hepsini bir insanın halleri olarak çocuklarınıza anlatabilirsiniz.

Ama neden bir Türkiye tahayyülünüz olmadı; kimseye anlatamazsınız.

Kendisine sosyalist diyenler, biz sosyalizm istiyoruz zaten diye bu sorumluluktan kaçamazlar.

Bir ülke tahayyülü, bir slogan değildir. Olamaz.

Bir ülke tahayyülü, adı sol bir parti de değildir.

Hele bütün referans ve modelleriniz 90 da duvarın altında kaldıysa ve siz bununla hala yüzleşmediyseniz, yine durumu kurtaramazsınız.

Yapabileceğimiz tek haysiyetli iş, yeni bir toplumsal sözleşmeyi, yani yeni bir Türkiye tahayyülünü, ya da yeni bir Medine sözleşmesini oturup yazmak ve tek adam rejimine karşı bunu çıkartmaktır.

O zaman yenilsek bile, birbirimizin yüzüne bakabiliriz.

Yenilsek bile bir sonraki mücadele için müthiş bir zemin kazanmış oluruz.

Yenilsek bile, galiptir bu yolda mağlup.

Ve sonunda mutlaka kazanırız.

Çünkü varolan saçmalığın hiç bir açıdan sürdürülebilirliği yok.

Oysa bizim ilk kez çok güçlü bir demokrasi için ilkelerimiz var.

Merkeziyetçiliğe karşı adem-i merkeziyetçi; cinsiyetçiliğe karşı, cinsiyet özgürlükçü; insanın doğaya egemenlik mücadelesine karşı, doğanın parçası; tekçiliğe karşı, çoğulcu; tüketim toplumu arsızlığı ve bencilliğine karşı, eşitlikçi ve dayanışmacıyız.

AB standartlarından cok ileriyiz.

Bunlar yeni barış, huzur ve refahın ilkeleridir.

Gerçekten insan merkezli bir Dünya’nın ilkeleridir.

Bütün iş, #HAYIR kampanyası süresince, bunlarla kurulacak bir ülkeden daha güzelinin henüz keşfedilmediğini halka anlatmaya başlamak.

O zaman referandum tarihin sonu da olmaz, başlangıcı da…