HAYIR KAMPANYASI

16/01/2017

Konu malum, başkanlık rejimine yasal geçişin durdurulması.
Soru da açık; doğru strateji nedir?
Siyaset, toplumun ihtiyaçları ile siyasal kümelerin kendi hedeflerinin doğru ilişkilendirilmesi üzerine kurulur.
Bu da toplumun nabzını tutmaksızın geliştirilecek söz, işe yaramaz demektir.
Yine sayısız kamuoyu araştırması yayınlanmaya başladı.
Bu tür kurumların güvenilir olanlarının temsilcileri bilgilerini paylaşmaya başladı.
Bir strateji için bunları derinlemesine inceleyerek başlayabiliriz.
Bu tür incelemeler yaptığımızda görürüz ki, toplam oy veren kitlenin 4/2 si evetin yanında duran partilere oy vermiş. 1/4’ü Hayır diyecek partilere oy vermiş. 1/4’ü ise kararsız.
Bekir Ağardır’ın aktardığı rakamlara göre AKP-MHP kümesi yaklaşık 21 milyon oy anlamına geliyor. Hayırcılar yaklaşık 15 milyon oy, kararsızlar da 15 milyon oy.
Peki Türkiye toplumu söz konusu rejim değişikliğine hangi pencereden bakacak?
Kemikleşmiş oylar dışında kalan “sade vatandaş” – ki bence en az kararsızlar kadar bir kitleyi de buna ekleyebiliriz- her zaman olduğu gibi, yeni rejimin gündelik sorunlarına ne türden çareler üreteceğini anlamaya çalışacak.
Bu da ne diyeceğinden önce neden evet veya hayır diyeceğini anlamasını gerektirir.
AKP, aş, iş, ekmek, sağlık, ulaşım gibi alanlarda çok somut ve büyük sorunlar yaşayan kitlelere, Başkanlık sisteminin hangi faydaları sağlayacağını anlatmak zorunda.
Buna karşın bizim de yeni rejimin hangi belaları açacağını doğru anlatmamız gerekiyor.
Oysa burada herkesi ters köşeye yatıran bir iletişimle karşı karşıyayız.
NEGATİF İLETİŞİM
Saray, bir dönem başarıyla yaptığı gibi sağladığı faydaları, sağlayacağı kazancı anlatmak yerine, yani pozitif iletişim yerine, Haziran’dan bu yana korkuları büyütmek üzerine çalışıyor.
Topluma kendi iktidarının kaybedildiği noktada başına gelecek kötülükleri anlatıyor.
Hikayelerin büyük çoğunluğu iyilerin kahraman olduğu, iyinin nasıl ve niçin kazanması gerektiği üzerine kuruludur.
Ama kötülerin kahraman olduğu hikayeler, toplumun iyi ve kötü hakkındaki bilgisini sarsmadan anlatılamaz. AKP’nin başardığı da bu.
Yarattığı bütün kutuplaşma, otoriterleşme toplumun zaten sarsılmış olan değerler sistemini iyice kendi istediği hale getirmesini sağladı.
2002’deki pozitif iletişime dönmesi imkansız değilse de çok zor olan AKP, büyük ihtimalle bu kampanyada da aynı stratejiyi izleyecek.
“Siz benim başkan olmama karar verin, ben de sizin bütün geleceğinize karar vereyim.
Ancak ben başta olursam Türkiye islami kesimin sınıf atlayabileceği bir yer olmaya devam eder.”
Oysa bu kez çok büyük bir dezavantajı var.
Kasım seçimlerinden başlayarak aslında bu hakkı toplum Erdoğan’a fiilen verdi.
Ama artık, yarattığı “mükkemmel fırtına”nın merkezine AKP kitlesi de sürükleniyor.
Yalnızca 15 Temmuz sonrası yüzbin haneye ateş düştü. Bu hanelerin büyük çoğunluğu o ana kadar kaderini Erdoğan ve AKP ile birleştirmiş durumdaydı.
Üstelik bu mağdurlar topluluğunun büyük çoğunluğunun da darbe ile hiç bir ilgisi olmadığı belli oldu.
Yine hepimizin gözü önünde başlayan ekonomik kriz aldı başını gidiyor. Her hanede sonuçları yaşanmaya başladı.
Yakın tarihimizde ekonomik, siyasi ve idari krizin bu kadar birleştiği başka bir örnek var mı; emin değilim?
Bu durumda bizim yapmamız gereken fırtınayı yaratanın Erdoğan, sürüklenenin hepimiz olduğunu çarpıcı biçimlerde anlatmayı başarmak.
Yani Erdoğan’ın yarattığı korkuyu tersine çevirmemiz gerekir.
Şu anda toplumda büyük bir iyimserlik rüzgarı yaratmak için ne araçlarımız ne kaynaklarımız var.
Ama korku rüzgarıyla biz de yelkeni doldurabiliriz.
Ters rüzgar yelkenlinin en hızlı gidebildiği rüzgardır.
Bir başka deyimle fiili başkanlığın yarattığı ve yaratacağı felaketi anlatmak çok kolaylaştı.
OHAL süreci bunun için müthiş bir malzeme sunmuş durumda.
Bu iletişimin ana hedef kümesi ise öncelikle büyük kararsızlar kitlesi ile, AKP tabanında hayır eğilimi gösteren %20 lik kesim.

BÜYÜK TUZAK
Bu süreçte düşülmesi muhtemel en büyük tuzak, CHP’yi doğru analiz edememek.
CHP yönetimiyle kitlesini çok net ayıran bir söylem şart.
CHP yönetiminin Saray’ın kurduğu iktidar bloğuna dahil olduğunu görmemek ahmaklık olur.
Görevi de belli, bir yandan Avrasyacı politikaya kan vermek, bir yandan da tabanının sola doğru akmasını engelleyecek bir dalga kıran görevi yapmak.
Sayısal hesaplar üzerinden CHP yönetimi ile basitçe Başkanlık karşıtlığı temelinde yapılacak her ittifak, Erdoğanın kolayca bizi de CHP ile birlikte eski Türkiye olarak tanıtmasını kolaylaştıracak. Dindarların zihnindeki öcüyle özdeşleştirmesini mümkün kılacak.
Elbette bu, CHP düşmanı bir söylem üretmek, CHP yönetimini eleştireyim derken içindeki önemli bir demokratik cumhuriyet yanlısı kesimi karşımıza almak anlamına gelmez.
Önce de söylediğim gibi bu kez ne dendiği kadar, neden hayır dendiği de çok önemli olacaktır.
Bir çok kümeyle #Hayır tavrında güç birliği yapacak olsak da, “Demokratik Cumhuriyet” ten yana tavrımızın, bundan ne anladığımızın çok açık ve net olması şarttır.
Kasım tecrübesi de gösterdi ki, ikna edici alternatif bir söylem kurulamadığında, varolan güçlüye geri dönüş, ağır basabiliyor.
Barış Blokundan bu yana kurulmuş birliklerin tamamı şu ana kadar çok kötü kampanyalar geliştirdi.
Şu anda çoğalmasını dileyeceğim tek iyi örnek “Biraradayız Buradayız” ekibinin “başkanlığın faturası” buluşu.
Bu örnekte mündemiç (içkin) olan STRATEJİNİN üretenlerce kapsamlı bir kampanyaya dönüştürülmesini diliyorum.
En önemli noktalardan birisi de şu sokak tabusundan kurtulmamız.
Sokakla sosyal medyanın birleşik, bütünleyici gücünü gezi sürecinde gördük. Milyonlarca insan sokaktaydı, ama bir o kadarı da evinden katıldı.
Sosyal medya hepimize en az bin kişilik kürsüler sunmuş durumda.
Üçer beşer toplanıp, konuşmak, küçük lokal kampanyalar geliştirmek, beğendiğimiz ürünleri çoğaltıp yaygınlaştırmak bile tahminimizin çok ötesinde etki yaratır.
Yeter ki güvenli, ve kararlı olalım.
Erdoğanizm’in bu ülkeye vereceği hiç birşeyin kalmadığı artık çok çıplak ortada.
Şu ana kadar inandırıcı kıldığı bütün vaatleri artık birer yalana dönüştü.
Ve hiç kuşkunuz olmasın bunu, ona oy verenler de açıkça görüyor.
Yeter ki bu ülkede güvenebileceği farklı odaklar olduğuna inansınlar.
Onlara Kasım’da teklif edilen yolun ülkeyi bu hale getirdiğini görsünler.
Hiç gecikmeden #Hayır kampanyasının büyümesi için her birimiz yakın çevremizle elimizden geleni yapmaya başlamalıyız.
Bence yenilmekten bile korkmayalım.
Unutmayalım, konumuz toplumsal sözleşme, hiç bir toplumsal sözleşme %51 le meşruiyet kazanmaz, hele bir de sıkı bir 49 ortaya çıkmışsa.
Yüzdesi de tek mesele değil, yeter ki #Hayır taraftarları güvenli, cesur, coşkulu ve umutlu olsun.
Yani bu pilav daha çok su kaldırır.

BOYKOT
Burada son olarak boykot tekliflerine de değinmek istiyorum.
HDP ile CHP nin kurumsal olarak ilan edebileceği parlementoyu savunma temelindeki bir boykot AKP/MHP girişiminin bütün meşruiyetini tartışmalı hale getirir. Bu doğru.
Ama bu, tek bir şartla gerçekleşir, varolan iktidar bloğunda oluşacak yeni bir çatışma…
Böyle bir çatışma da taktik nedenlerle olursa yine CHP nin HDP ye yanaşmasına neden olmaz.
Askeri kanat küresel güçler tarafından “demokratik” bir stratejiye ikna edilirse HDP onlar için ehveni şer taktik bir ittifak haline gelebilir.
Oysa ergenekonun önemli isimlerinin Erdoğan’ın kilit taşı olduğunu açıkça dile getirdiği bir ortamda bunun mümkün olmayacağı çok açık.
Hayal görmek kafa karıştırmak yerine, alternatif bir anayasa, farklı bir Türkiye vaadi etrafında güçlü bir hayır kampanyasını nasıl geliştireceğiz; acil mesele budur.
Boykot yalnızca Kürt siyasi hareketinin Kuzey için tartışacağı anlamlı seçeneklerden biridir.