Demokrasi İçin Birlik Buluşması Üzerine

24/10/2016

A. Haluk Ünal

Bu gün İstanbul’da ‘Cemil Candaş (Şişli) Kent Kültür Merkezi’nde yeni bir sivil siyasi girişim kuvveden fiile çıktı.

Sabah dokuzdan akşam yediye kadar süren, başlangıçta formel olsa da giderek forumlaşan toplantı, bir sonuç metni ve gönüllülük esasına dayalı bir meclis oluşumuyla sonuçlandı.

Meclis heyetine de katıldığım girişimle ilgili sıcağı sıcağına gözlemlerimi ve düşüncelerimi paylaşmakta yarar olacağını düşünüyorum.

Yaklaşık üç – dört yüz insan; bunların önemli bir kısmı divandan verilen bilgiye göre 103 parti ve STK. (Taksim Dayanışması da 115 kuruluştan oluşuyordu yanılmıyorsam.)

Eh, her örgüt iki kişiyle katılmış olsa, zaten ezici çoğunluğu oluşturuyor, geri kalanı da benim gibi hiç bir örgütlenmeyle organik ilişkisi olmayanlar. Topluluğun yaş ortalaması ise elli.

Bu tür toplantılara gitme alışkanlığı olan, belirli bir süredir aktif siyaset içinde bulunanlar için tanıdık ve aşina yüzler.

Topluluğun ruhunu ise; “ umudum yok ama burdayım” cümlesi özetleyebilir.

Adaletli olmak bakımından bunu biraz açmak gerekebilir.

Umudum yok; “bizden” umudum yokla, halktan umudum yok, biçiminde ayrıştırılabilir.

“Herşeye rağmen burdayım” ise salonun tamamının ortak paydası kabul edilmeli.

Aşina olduğum ve tanıdığım büyük çoğunluk, zaten hiç bir başlangıçla heyecanlanmayacak kadar  “yüksek tecrübe” dozunda yaşayan, “profesyonel” aktivistler.

Salonda hakim olan bir başka ortak duygu ise, belki de en kuşatıcı olanı, Fırat’ın batısında solun, muhalefetin bir kısır döngü içine hapsolduğu.

Bu durumun üzerinde biraz duralım.

Herkesin kulislerde itiraf ettiği ama sebebleri üzerine çok az düşünüp tartıştığımız bu kısır döngünün ruhunu, bence en iyi iki terim ifade ediyor; ölü toprağı veya sinizm.

Kesitini aldığımızda ise “organize merkezlerle” milyonlarca tekil muhalif arasındaki gerilimle karşılaşıyoruz.

‘Türk coğrafyası’nda (Fırat’ın batısı) 12 Eylül sonrasında, özellikle 90 larda oluşan bu durum, hemen her girişime bir sorun olarak damgasını vurdu.

12 Eylül öncesinin devasa kitleselleşmiş sol örgütleri hızla küçülüp, büzüldüler, milyonlara varan kadro ve sempatizanları ise bu cemaatlerden kopup tekil hayatlar yaşamaya başladık.

Çağırıcısı ve sekreteri olduğum “Kuruçeşme Birlik Toplantıları” sürecinden bu yana her türden siyasal girişim bu derin yarılmayı aşamadı.

Kopanların kalanlara güveni tazelenmedi, tekkeyi beklemekte kararlı olanların ise gidenlerle tekrar buluşacak bir pırıltıları olmadı.

‘Türk coğrafyası’nda hemen her kurum, dar “profesyonel” yönetici kesimle üyeleri arasındaki merkeziyetçi, bürokratik, pasif, sinik, yorgun ilişkiyle tükeniyor.

Bu analizde bence ‘Türk coğrafyası’nın özeti, bir yanda benim gibi süreçten son derece rahatsız tekil milyonlarca muhalif, diğer yanda içine büzülmüş, çoğalma ve yenilenme yeteneğini yitirmiş – yani dişi değil eril- örgütler.

Tam da bu noktada bu girişimin en önemli, ayırt edici yanı, önüne koyduğu hipotez, süreci teklif eden Binnaz Toprak ve Rıza Türmen’in  hem şahsında hem de ifadelerinde saklı.

Sistem içinde varolmak zorunda kalmış; hem kendisini gerçekleştirmek hem de kirasını ödeyebilmek için “profesyonel” solculuk, sendikacılık, particilik dışında uzmanlıklar geliştirmiş, milyonlarca muhalif tekil bireyin buluşmasını sağlayabilir miyiz?

İşte beni bu toplantıya çeken dinamik, bu sorunun yanıtında yatıyor.

Bence yanıtı evet olan bu hipotezin kanıtlanabilmesi için doğru teşhisler koymaya, doğru soruları sormaya devam etmek şart.

Bu güne kadar tanık olduğum bütün girişimlerde (sanırım tanığı olmadığım yok) biz tekil bireylerin en büyük zaafı kendi alanımızı örgütleyememek oldu.

Çünkü hepimiz tek başımıza pamuk ipliğine bağlı dengeler içinde, kitle kültürü ve tüketim toplumunun göbeğinde, artan (?) zamanlarımızda siyaset yapmak zorundayız.

Oysa iddialı siyaset, stk veya parti farketmez, profesyonel koordinasyonu, kalite ve liyakati şart koşuyor.

Çoğumuz iş hayatının içinde kaçınılmaz olarak uyum sağladığımız en ileri teknolojileri kullanıyor olsak da siyasi bir toplantıya katıldığımızda beynimizin bu bilgilerle dolu tarafı değil, eski, “geleneksel solcu” tarafı harekete geçiyor.

Mesleki toplantılarda, işleyişte kullandığımız sosyal teknoloji (toplantı hazırlık süreci ile toplantı usulleri) ve dijital teknoloji; siyasette kullandıklarımızla taban tabana zıt.

Sadede gelirsek; sözünü ettiğim derin yarılma, bu kez tekil bireylerin yeni tarz “örgütünü” şart koşuyor.

Yani paradoksal görünen bir durumla, bir soruyla karşı karşıyayız.

Örgütlenmek bakımından zaten bir çok açmazı olan tekil bireylerin, kendi özgücüyle, varolan örgütler parelelinde çağdaş sosyal teknolojiler ışığında senkronize olması mümkün mü? (Keşke sol örgüt olmanın varlık sebebini, kitlelerin öz insiyatifini ve öz örgütlenmesini geliştirmek olarak kabul eden, faydacılıktan ve küçük olsun benim olsunculuktan uzak bir örgüt olsa; demeden geçemeyeceğim.)

Binnaz Toprak ve Rıza Türmen’in muradının da bu olduğunu umuyorum, sanıyorum.

Geçtiğimiz hazirandaki ilk metin, bu günkü toplantının çağrı metni ve sonuç metni de bu yorumu yapmama neden olacak sayısız kanıtla dolu.

Bu da ne istediğimizden çok nasıl yapacağımıza ilişkin bir tartışma.

Gelinen noktada Kürt özgürlük hareketi Anadolu ve Ortadoğu gündemine demokrat olmanın ilkelerini teklif etti ve bunu Rojava Anayasası ile de taçlandırdı.

Merkeziyetçiliğe karşı adem-i merkeziyetçilik, cinsiyetçilik karşısında cinsiyet özgürlüğü, endüstriyalizm karşısında ekoloji, tekçilik karşısında çoğulculuk.

Bu dört ilkeyi benimsemeyenin artık demokrat bile kabul edilmeyeceği bir çağdayız.

Oysa biz “türkler” nasıl yapacağımızı henüz bilmiyoruz.